
Milano, sabah saat 07:12. Gözlerimi oymak isteyen serseri bir baş ağrısıyla Navigli’de asma katlı bir evde uyanıyorum. Ahşap merdivenlerin başında durup, isimlerini hatırlayamadığım insanlarla dolu salonu izliyorum. Herkesin son bulunduğu yerde uyuyakaldığı, dev bir Rönesans tablosuna benzetiyor gözlerim manzarayı…
En sevdiğim Diesel kargo pantolonumu hızlıca üstüme geçirip ayakkabılarımı ararken, hiç hak etmediği bir şekilde çıkarıp fırlattığım deri ceketimi yerde buluyorum. Ayakkabılar da onun altından çıkıyor. Hazırım. Ya da değilim. Ama bunun bir önemi yok.
Sessizce merdivenleri iniyorum. Hemen mutfağın önündeki büyükçe vintage koltukta uzanmış telefonuna bakan, sarı uzun saçları her yana dağılmış soluk tenli bir oğlana sessizce selam veriyorum. Öyle sakin ve sıcak bir karşılık veriyor ki yattığı yerden, sanki bir gece önceki hiperaktif haliyle herkesi bezdiren o değil. Yerdeki bardaklara ve akla gelebilecek türlü saçmalıktaki obje ve kıyafetlere basmamaya özen göstererek evden ayrılırken, son kez kafamı çevirip evin böylesi bir after party’den sonra büründüğü bu huzurlu haline gülüyorum kıs kıs.
Günün hiçbir saati yanımdan ayırmadığım güneş gözlüklerimi takıp, Navigli kanalı boyunca yürümeye koyuluyorum. Kulaklıklarım yanımda olmadığı için bana metronom hissi veren kendi topuk seslerimi dinliyorum boş sokakta. Sabah saatleri için “overdressed” olduğu kesin bilgi olan kılığımla, hafif süren baş ağrımı sahiplenip, bu harika gecenin ardından şehrin ilk ışıklarıyla otele yürüyorum.
Odaya girer girmez oda servisini arıyorum: Bir double espresso, dünyanın en kalabalık omleti ve biraz meyve. Bilgisayarımı açıyorum. Gerçek bir “walk of shame”in ardından, yaklaşık 8 saat önce hayranlıkla izlediğim Glenn Martens’in Milano Moda Haftası açılış defilesini yazmaktan daha iyi ne olabilir?
“Bu, uyanıp nerede olduğuna dair net bir fikrinin olmamasıyla ilgili. Sabah o senaryodan, o ‘kinky’ geceden kaçman gerekiyor ve giyinip çıkmalısın. Her şey dağılmış: Aynaya bakacak vaktin bile yok. Ama sokağa çıktığında inanılmaz seksi görünüyorsun çünkü sahipleniyorsun. Gerçekten harika bir gece geçirdin ve her şey mükemmel, bu yüzden içeriden parlıyorsun” sözleriyle ifade ediyor Glenn Martens, kreatif direktörü olduğu Diesel’in Sonbahar/Kış 2026-27 koleksiyonunu.
Marka, Milano Moda Haftası’ndaki defilesiyle, arşiv kasasını açarak Diesel evrenini tüm geçmişi, bugünü ve geleceğiyle canlı bir şekilde kutluyor. 1978’den bu yana markanın evrimini belgeleyen ve Diesel’in miras parçalarından oluşan yaklaşık 50 bin parçalık arşiv, yaşayan bir kayıt olarak podyumda sunuluyor. Set, 6000 farklı kategoriden dönüştürülmüş obje ve prop ile sürükleyici bir enstalasyona dönüşüyor. Parçalar, neredeyse elli yıllık Diesel partilerinin vazgeçilmez kanıtları gibi parlak ışıklar altında titizlikle sergileniyor.
Martens, markanın her an ve her durum için var olduğu iddiasını Sonbahar/Kış 2026-27 sezonu için de sürdürüyor. Silüetler, unutulmaz bir partinin ertesi sabahına ait o dağınık ama özgüvenli ruhu taşıyor; pişmanlık yok! Giysiler bilinçli olarak bozulmuş oranlarla kurgulanıyor: Kumaşlar bükülerek ve katlanarak yer değiştirmiş gibi duruyor, formlar geri döndürülemez biçimde manipüle edilmiş. Denim kalıcı kırışıklık efekti için ısıyla ve reçineyle işlenmiş, yüzey uygulamaları ise parçaları sanki yerden alınıp giyilmiş gibi gösteriyor. Sonuç kendi anlatısını kuran, altüst edilmiş ama kontrol altına alınmış bir gardırop.
Kısaca bu koleksiyon sert bir gecenin ardından ne giydiğinle değil, o geceden nasıl çıktığınla ilgileniyor. Kusursuzluk artık bir hedef değil, kırışıklık, kayma ve fazlalık bilinçli bir estetiğe dönüşüyor. Başarılı yaşam, steril bir vitrinden öte yaşanmışlığın görünür kalmasını ifade ediyor. Diesel için “successful living”, sabahın ilk ışıklarında bile geri adım atmayan, ikonik bir tavrın adı.



































































