#GQMOTY2015 İkon: Cem Yılmaz

Hemen her konuda ayrı düşen türkiye toplumunun, üzerinde tartışmasız ittifak ettiği ender kişilerden biri o. Bunu neden yapıyor Cem Yılmaz, nasıl yapıyor?

02 Aralık 2015

#GQMOTY2015 İkon: Cem Yılmaz

O malum tarihi, 21 Ekim 2015’i henüz idrak ettik. 1980’lerde geçen Geleceğe Dönüş II’de, Marty McFly ve Doktor Emmett Brown, geleceğin tadına bakmak üzere, tam da o güne şöyle bir gelmiş, yapacaklarını yaptıktan sonra hızla geri dönmüşlerdi.

Bizim sinemamızda da zaman çizgisinde aşağı yukarı sıçramayı sevenler var. Başta Cem Yılmaz geliyor. Mesela onun afili karakterlerinden Arif, yedi sene evvel, A.R.O.G’da Taş Devri’ne gitmiş, dinozorlara kafa tutmuş, kabile savaşlarına katılmış, kürklere bürünmüştü. Belki ileride geleceğe de gider, yeni bir macera yaşar. Bitmiş gibi durmuyor Arif’in hikayesi. Göreceğiz.

Şimdilik bir başka hayal kuralım. Böyle gidip dönmeyi seviyor madem; bizzat Cem Yılmaz, Geleceğe Dönüş’ü sinemada seyrettiği çağlarda, yani her gördüğü yere bir şeyler çizmeye ve herkesi güldürmeye meraklı bir yeniyetmeyken, 21 Ekim 2015’e gidip dönse, gördüklerini kendine izah edebilir miydi? Aklına hayaline sığdırabilir miydi?

Ne görecekti peki? Türkiye’nin tartışmasız en iyi komedyeni olduğunu evvela... Ama bu noktaya ışınlanarak gelmediğini de. Mizah dergilerinde gecelerce sabahladıktan, karikatürler, tiplemeler çizdikten sonra bir akşam LeMan Kültür’de sahneye çıktığını... Derken o sahneden bir daha inmediğini... Geriye kalanınsa bir tarih olduğunu...

Öyle bir gülüp çıkmak için değil, katıla katıla kendinden geçmek için, onu izlemeye gelenlerin sayısının milyonlarla ifade edildiğini... Milenyum, Bir Tat Bir Doku, CMYLMZ, CM101MMXI Fundamentals gibi stand-up gösterilerinin birer komedi klasiğine dönüştüğünü... Önce bunları görecekti. İlk bunlarla girdi hayatımıza Yılmaz.

25 yaşında, senaryosuna da ortak olduğu Her Şey Çok Güzel Olacak’ta oynadıktan sonra esas kulvarını sinemada açacağını da anlayacaktı. Kendi filmleri G.O.R.A, Hokkabaz, A.R.O.G, Yahşi Batı derken ilk defa tek başına yönettiği Pek Yakında’ya ulaştığını (Hokkabaz ve A.R.O.G’u Ali Taner Baltacı’yla birlikte çekmişti) öğrenecekti. Yavuz Turgul’un Av Mevsimi’nde Hayde’yi söylediği meyhane sahnesinin şimdiden bir klasik olduğunu, Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele’si ve Organize İşler’indeki repliklerinin halen unutulmadığını da... Ferzan Özpetek’in Şahane Misafir’indeki performansını izleyince gözleri dolacaktı. Sadece güldürmediğini, hüzünlendirdiğini, hatta ağlattığını da keşfedecekti. Nihayet bu ay yeni bir filminin, Ali Baba ve Yedi Cüceler’in vizyona gireceğini haber alacaktı. Şahane bir yolculuk yani, şahane bir kariyer... 15-16 yaşındaki Cem Yılmaz, herhalde 42 yaşındaki versiyonuyla gurur duyardı. Öncelikle insanları bu kadar güldürdüğü, güldürebildiği için...

Ben buradayım, onlar neye gülüyor?

Nasıl duymasın? Bu güldürme merakı, kendi sözleriyle daha altı yaşında içine düşmüştü. Şu alıntı, Pek Yakında’nın vizyona çıkmasıyla, filmin oyuncusu Tülin Özen’le yaptığı söyleşiden (Bant Mag, Kasım 2014): “İlk izlediğim şey ne biliyor musun? 1979’da babam beni Sıraselviler’de Devekuşu Kabare’ye götürmüştü. Tam bir kabare düzeni vardı. Hani böyle tiyatro gibi değil de masalı, içkili... Lacivert, çok minimal bir dekor, kostümler de çok minimal. Mesela lacivert tulumvari bir şey vardı Metin Akpınar’ın üzerinde. Bir maymun karakteri yaptı, çok gülünüyor, çok serseri espriler oluyor falan. Nasıl hoşuma gitti! Babama baktım, gülmekten gözlerinden yaşlar geliyor. O an ‘Güldürmek ne acayip bir şeymiş ya’ diye düşündüm. Hiç aklımdan çıkmadı.”

O kadar aklından çıkmadı ki birileri bir yerlerde kendi arasında güldüğünde “Yahu ben buradayım, onlar neye gülüyor” diyecekti sonradan. Ama yine de güldürmeyi kimselere bırakmadı. Çocukken komikli, fıkralı, şarkılı türkülü “ev” kasetleri dolduran da oydu; ailede, arkadaşlar arasında “Ya nereden buluyorsun bu lafları” diye övülen de.

Bir ara not verelim burada. Komik olduğunun hep farkındaydı ama çok yakınında birini her zaman kendinden daha komik buldu Cem Yılmaz. Ağabeyi Can’ı (Barcelona’nın yıldızı Ronaldinho’nun, Messi’yi henüz kimse tanımazken verdiği bir röportajda, “Dünyanın en iyi futbolcusu Ronaldinho diyorlar, halbuki ben kendi takımımın bile en iyisi değilim, o kişi Messi” demesi gibi, “Ağabeyim Can benden komiktir aslında” diyor Cem Yılmaz da.)

Kazananı, kaybedeni olan bir rekabet değil bu; aile olarak çok komikler. Röportajlarında sıkça geçtiği üzere anne, baba, kız kardeş de komik. Mevzu genetik. Nokta. Tuhaf olan, bu becerinin, Cem dahil hiçbirini derhal sahneye çıkmak için teşvik etmemiş olması. Serüvenin başlaması için LeMan Kültür’de bir geceye ihtiyaç duyulması. Gerçi, bir mazereti var Cem Yılmaz’ın: Okuldayken katıldığı ilk tiyatro grubundan atılmış! Gerekçe, komik olması, arkadaşlarını güldürmesi. Yıllar yıllar sonra, Mazhar Alanson’la birlikte yurtdışında “bir görelim” diye uğradıkları oyunculuk atölyesinden de aynı gerekçeyle gönderilmiş. Yaş ilerlemiş, mesele değişmemiş yani: “Öğretmenim, Cem beni güldürüyor!” 

Her zaman ilk gece gibi

Benzersiz meziyetinin kendisi de farkındaydı elbette; çizerlik kariyerinde ilerlememesinin, o çok bahsedilen müzik kulağı ve bilgisiyle bir şeyler yapmaya soyunmamasının ardında belki bu yatıyor. Yakınlarda kaybettiğimiz büyük komedyen Robin Williams, “Size küçük bir çılgınlık kıvılcımı verilmişse onu kaybetmemelisiniz” demişti. Kıvılcıma sahip çıktı Cem Yılmaz. Bir işi yaparken en iyisi olmak gerektiğine inanıyordu. En iyisi olunmayacaksa yapmanın da gereği yoktu ona göre. Kendi hayatına dönüp baktığında “Yapmak isteyip bulaştığım onca şeyin arasında bir tek sahnede yaptığım işte çiçek açtım” da diyecekti.

Bugün, yaptığı işin en iyisi o. Genç yaşında (henüz 42) bir ikon haline gelen o. Hemen her konuda ayrı düşen Türkiye insanının, üzerinde tartışmasız ittifak ettiği ender kişilerden biri de o. Her yıl bir yeni filmle, o yoksa bir gösteriyle, o yoksa bir reklamla, o yoksa bir projeyle kendinden konuşturan da o. Düşünün, bir başkasına bu kadar maruz kalsaydık, yüzümüzü ekşitmez miydik, “bir rahat ver be adam” demez miydik? Ama gülüyoruz Cem Yılmaz’a. Onu gördüğümüze seviniyoruz.

Bu işin sırrını açıklamak zor. Cem Yılmaz’ın “neden mizah” sorusuna cevap vermesi kadar zor. Öyle işte, biraz da... Ama yine de deneyelim. İlkin şu var: Bir Cem Yılmaz gösterisine gittiğinizde, bugün artık tanıdık gelen ama aslında her defasında çok tuhaf bulmamız gereken o duyguyu yaşarsınız; sanki o gösteri ilk defa orada, sizin için sergileniyordur. Üstelik bir daha da aynı şekilde oynanmayacak havası vardır. Sahnedeki adam hakikaten gülüyor, eğleniyor ve tam da o sırada aklına gelenleri müthiş bir ustalıkla söylüyordur; sanki bir metin yoktur ortada. Bu hem onun yeteneğine hayran olmanıza yol açar hem de bir arkadaşınız size dost meclisinde, yakası açılmadık bir fıkra anlatıyormuş rahatlığıyla gülmenize...

Dahası, aynı gösteriye ertesi gece yine gitseniz, aynısını yine hissedersiniz: “Nereden buluyor bu lafları bu adam!” Gösteride kendisi de hep hatırlatır, “Yahu paranızı alıyorum, bilet kesiyorum, buraya mikrofonu boş bulunca çıkmadım; bu şov için o kadar çalışıyorum” deyip durur. Ama seyirci için fark etmez: “Abi, nereden buluyor bu lafları!” Bir de büyük sevgi ifadesi olarak en büyük küfürleri etmeler var ama ona burada hiç girmeyelim!

15-12/21/cem-yilmaz-gq-turkiye-moty-2015-1.jpg

Tek başına Saturday Night Live 

Kendinden önce gelen kimseye benzememesi de onun başarısını anlamakta yardımcı olur. Bir de ortaya yeni bir ürün koymuş olması. Cem Yılmaz’ın hayatımıza girdiği 1990’larda komik olarak tanınmanın ön şartı ya bir tiyatro grubunda, kabarede oynamak, ya bir sinema filminde rol almak ya da bir şekilde televizyonda görünmekti. Gazinoların altın çağı kapanmış, bir başına (ya da genel adet olduğu üzere “iki başına” ama elbette uvertürü, dansözü, assolistiyle topyekun bir gazino ekibi içinde) var olan komikler, artık şansını televizyonda denemeye başlamıştı.

Yılmaz bir başka şıkkı işaretledi. Belki doğru zamanda, doğru yerdeydi, belki kartlar doğru dağıtılmıştı, belki öyle olmasa da bir şekilde rüştünü ispat edecekti ama o kendine yepyeni bir yol açtı. Biraz Amerikan usulü, modern komik olma yolunda yürüdü. Bizde Saturday Night Live gibi komedyen üreten bir fabrika yoktu. Yılmaz, LeMan Kültür’ü kendi Saturday Night Live’ına dönüştürdü. Böylece kendinden sonra gelecek stand-up komedisine de el vermiş oldu. “Sonrası bir tarih” demiştim. Sonra o kadar büyüdü ki, bir kurum haline geldi. Espri tarzıyla, gösterileri, filmleri, reklamlarıyla, sesiyle sazıyla Cem Yılmazlık kurumu.

O kadar büyük bir alanı domine ediyor ki bu kurum, ondan sonra gelenler, “Cem Yılmaz taklidi” yaftası yememek için hep bu alanın kenarından dolaşmak zorunda kaldılar. Stand-up yapıyorsan Cem Yılmaz taklidisin... Risk büyüktü yani... Sesini inceltiyorsan, siyah giyiyorsan, elini kolunu çok oynatıyorsan, kendi esprine kendin de gülüyorsan, seyircilere sataşıyorsan... Bu etiket üzerine yapışmadan yürüyüp gidenler başarılı olabildi (sayıları çok çok az), kimilerine de, ki sayıları epey fazla bu etiket yapıştı. Belki zaten yapışsın istiyorlardı. Belki de yetenekleri zaten taklitle sınırlıydı. 

O espri unutulur mu?

Kendisi, “plütonyumu parçalamış gibi muamele görmek” istemediğini söylüyor. Ama yine de buna cesaret etmiş gibi muamele edebiliriz ona. Çok çok zor bir iş yapıyor sonuçta. Amerikan komedyen Tina Fey, “Kaydırağın başında düşünüp duran bir çocuk gibi olamayız; oluktan aşağı kendimizi bırakmamız gerekir” diyor mesela. Yılmaz da farkında, mesele cesaret: “Sahneye çıkmak, yalnızca tek kişilik anlatı meselesi değil. Sahneye çıkma işi cesaretli bir iş bence.” (Bant Mag, Kasım 2014)

O, Allah vergisi yeteneğiyle kalmadı işte, cesaretini de kullandı. Çoluğu çocuğu, muhafazakarı liberali, askeri bürokratı tüm bir toplumun aklına girdi, aklında kaldı. Peki gücünü nasıl ölçeceğiz? Bin türlü yolu var, en kolayından gidelim. Yaptığı espri halkın ağzına yapışıyor mu? Türkiye toplumunun bugünkü espri dağarcığında Cem Yılmaz patentli onlarca laf var: “Pınar n’oldu?”, “Doktor bu ne?”, “Ne veriim abime?”, “Eğitim şart!”, “Asfalt ağladı be!” Yüzlerce örnek... Tek başına hiçbir anlamı olmayan bir sürü laf, Yılmaz’dan ödünç alınca çerçevesine oturuyor.

Bunların çoğu, şimdi düşününce garip geliyor ama öyle bir filmden, diziden falan değil, sadece konuşmaya dayalı, şov bitince tüm esprilerin hemen havaya karıştığı gösterilerden çıktı. Onlarca, yüzlerce defa seyredilen (çoğu korsan üzerinden), ezberlenen (bu ezber hadisesine bir de Zeki Alasya-Metin Akpınar’ın Devekuşu Kabaresi’nin kasetlerinde rastlamıştık), paylaşılan, çoğaltılan espriler... Elbette reklamlardan da türedi tüm bu laflar, filmlerden de. Hatta kendisinin değil ama başkalarının onun için yazdığı repliklerden de. “Dayak nedir, neden atılır” unutulur mu? Hele “Zeki Müren de bizi görecek mi?”... Cem Yılmaz’ın gücü işte bu. Söylediğinde, anında topluma mal oluyor.

Geleceğe Dönüş bahsiyle kapatalım. Bir gün biraz daha uzak bir geleceğe, mesela 21 Ekim 2045’e gitsek, orada bugünleri anlatan bir film görsek, şu repliğe şaşırmazdık herhalde: “Cem Yılmaz da bizi görecek mi?”

Görmüş ki anlatıyor bizi. Güzel olan, her zaman bu.