Okan Bayülgen: Zamansızlık Geleceğe Bırakılan Bir Mesaj Şişesidir Fotoğraf: Burcu Karademir, Moda Direktörü: Anıl Can
MOTY

Okan Bayülgen: Zamansızlık Geleceğe Bırakılan Bir Mesaj Şişesidir

Okan Bayülgen’le "Zamansızlık" ödülü üzerine röportaj yapma fikri ortaya çıktığında, 2000'li yıllara gittim. İlk canlı yayınlarımdan birinde onun programına konuk olmuştum. Konu oyun ve oyuncaklardı. Okan Bayülgen sormuş ben de, stüdyoya getirdiğim oyuncaklar üzerinden, oyunun ve oyuncakların neden cinsiyet rollerini yeniden üretmemeleri gerektiğini anlatmış, ezberleri biraz olsun bozmaya çalışmıştım. Aradan neredeyse 20 yıl geçmiş… Bu sefer soruları soran benim, ezberleri bozan Okan Bayülgen, konumuz zamansızlık...

Aldığınız "Zamansızlık" ödülü için tebrik ediyorum sizi. Sizi zamansız yapan nedir? Zamansızlık sizin için ne ifade ediyor?

Öncelikle beni zamansız bulduğunuz için teşekkür ederim. Zamansızlık benim için; bayıla bayıla okuduğum, dinlediğim, izlediğim, yapıtlarına hayran olduğum büyük sanatçılar, heykeltraşlar, ressamlar, müzisyenler, romansiyeler, felsefeciler... Neden zamansızlar? Dönüp dönüp tekrar anlaşıldıkları için. Belki kendi yüzyılında karşılık bulamamış, bir sonraki yüzyılda karşılık bulmuş insanlar… Örnek olarak Aldous Huxley’den söz etmek isterim. Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya’sı George Orwell'in 1984'üyle karşılaştırılmıştır hep. Fakat zaman içerisinde bugün yaşadığımız dünyanın Aldous Huxley'in dünyası olduğu fark edilmiştir. Orwell 2. Dünya Savaşı'nın bitiminde, 1949’da yayınlamıştır 1984’ü. Zamanla Huxley'nin 1930'ların başında yazdıklarının daha vizyoner bir iş olduğu anlaşılmıştır. İşte bence zamansızlık budur.

Okan Bayülgen: Zamansızlık Geleceğe Bırakılan Bir Mesaj Şişesidir

Zamanızlık çağlar boyunca hatırlanmak, izlenmeye devam edilmek, sergi ziyaretlerinde tekrar tekrar hayran olunmak değildir. Aslında zamansızlık söylenen sözlerin, bulunulan saptamaların bir sonraki yüzyılda ya da sonraki onyıllarda anlaşılmasıdır. Bu, zamansızlıktır. Geleceğe bırakılan bir mesaj şişesi gibidir. Aslında okyanusta kaybolmuş görünebilir ama mutlaka bir yerde kıyıya vuracak ve birileri onu yakalayacaktır. Bunu birçok felsefeci ve birçok sanatçı için söyleyebiliriz.

E şimdi diyeceksiniz ki “Bu zamansızlıkla senin zamansızlığının ne alakası var Okan?” Eğlenceli bir yerden, şunu kastediyor olabilirim: Siz bazı adamlara “yılın adamı” diyerek onların gönüllerini hoş ediyorsunuz. Ben onlarla dalga geçerim: “Arkadaş senin aldığın ödül bir sene için geçerli. Ertesi yıl onu bir başkasına veriyorlar. Aslında bir yıllık abonelik gibi senin güzel adamlığın; benimkisi ise … zamansız…”

Yıllar içinde bazı değerlerimiz, değer verdiklerimiz değişiyor, dönüşüyor, bazıları ise zamansız. Geriye dönüp baktığınızda değişmeyen değerleriniz var mı, değişenler ne? Ben ‘cesaret’ derdim mesela sizin için…

Çok mutlu oldum beni cesur bulduğunuz için. Hep kendime sorarım, acaba cesur muyum? Evet, birçok noktada hayatımda eyvallahım olmadı ya da tavizsiz oldum. Peki hep böyle miydim? Hayır, birçok yerde susmayı tercih ettim. Beklemeyi tercih ettim. Cesaret aslında birilerine höt zöt yapmak değildir. Cesaret ne olursa olsun hayatta kalabilmek ve ne olursa olsun prensiplerin uğruna bekleyebilmektir. Yani aslında asıl cesaret bazen beklemek, bazen ise hiç tahmin edilemeyecek bir şekilde -özellikle mesleki olarak- risk alabilmektir. Asıl risk bazen hareket etmemek, bazen ise çok hızlı hareket etmek ve her şeyi kaybetmeyi göze alabilmektir. Bu konuda ahkam kesmeyeceğim. Ne diyebilirim? Bazen iç sesimi dinledim, bazen benden beklenmeyen bir şekilde cesurdum. Bazen de benden beklenmeyen bir şekilde sessiz kalmayı tercih ettim. Çünkü bunların hepsi cesarettir. Evet, içimde yırtıcı bir hayvan olabilir. Ama hiç kıpırdamamak da, canavarca sesler çıkarmamak da, bazen cesarettir bence.

Yaptığınız bazı yorumlar, paylaşımlar nedeniyle sert tepkiler, eleştiriler alıyorsunuz. Aynı sözlerle hem muhafazakar, hem de feminist takipçilerinizi, izleyicilerinizi kızdırdığınızı görüyorum bazen. Yıllar içinde aldığınız tepkilerin size hissettirdikleri, düşündürdükleri değişti mi?

Aslında ben politik doğrucu bir feminizmden, politik doğrucu yaklaşımlardan hep nefret ettim. Daha direkt oldum. Bu memleketin insanının mizacına uygun, sarkastik… Sarkazmdaki söz söyleme cesaretini, sarkazmdaki gerçek vurgusunu, memleket insanının espri anlayışındaki müthiş eğlenceyi görmek lazım.

Evet, insanları kızdırdım ama maksadım kızdırmak değildi… Maksadım eğlenceydi. Çünkü ben eğlenceyi düzenleyen adamım. Bir televizyon programında ya da tiyatroda o gün yapılacakları sıraya dizen, içecekleri getiren, kimlerin şarkı söyleyeceğini belirleyen ve insanların bir araya gelmeleri için onlara uygun, dürüst, kendiliğinden, teklifsiz bir ortamı yaratma derdinde olan bir adamım.

Dolayısıyla bazen söylediklerim kafa açar, kafa açarken biraz sinir bozabilir. Bugüne kadar çevremden, sosyal medyadan, basından takip edebildiğim kadarıyla da dönüp dolaşıp “Ya bu herif haklıymış meğerse. Burada bir derdimiz varmış. Bunun üstesinden şimdi dürüstlüğümüzle, kendi ahlakımızla saygılı ve içten davranarak gelebiliriz” diye düşündürttüm insanları. Aslında en önemlisi bu… İçten ve saygılı, dürüst, samimi ama mesafeli. İşte bunlar genelde bana yakıştırılan sıfatlar oldu. Niye böyleydim? Annem, babam, anne-babamın arkadaşları, mahalledeki büyükler ve arkadaşlar ve yetiştiğim çevre; yani tamamıyla bugün ne üretiyorsam hepsi çevremdeki mükemmel insanlardan bana iletildi ve ben de bunları yapmaya devam ediyorum. Her mahallenin bir delisi, bir tatlı amcası, bir bileni, bir delikanlısı, bir zarif olanı, bir yardımseveri vardır. Bunlardan öğreniyoruz hayatı. Bunlardan öğrendiğimiz hayatı da çocuklarımıza iletiyoruz.

Okan Bayülgen: Zamansızlık Geleceğe Bırakılan Bir Mesaj Şişesidir

III. Richard, Drakula gibi sayısız kez yorumlanmış, güçlü, büyük karakterleri Okan Bayülgen'in merceğinden geçirip izleyicilerle buluşturuyorsunuz. Eserleri, rolü, arkadaşlarınızı nasıl seçiyorsunuz, metinlere nasıl yaklaşıyorsunuz?

Bu bahsettiğimiz tragedyalarda, bu oyunları yazarken -ki bir tanesini Shakespeare'den uyarlayarak, bir tanesini de kendi başımıza, arkadaşlarımızla beraber kaleme aldık- bir araştırma grubumuz, felsefe danışmanımız, tarih danışmanımız, psikiyatri danışmanımız, sanat tarihi danışmanlarımız oldu. Dramatik danışmanlarımız oldu. Bütün bunları sadece benim gözümden irdelemiyoruz. Bunların hepsi ekip çalışmasıdır. Ekip çalışması, çağımızın gereğidir. Çünkü insanlar bir adamın ağzından ne çıktığına bakmıyorlar. İnsanlar bilgiye çok rahatlıkla ulaşabiliyor. Bu da aslında yazarı daha dikkatli davranmaya itiyor. Ve istiyoruz ki yazdığımız bu işler, insanlarda soru işaretlerine neden olsun.

Sanat soru sormaz. Sanat soru sordurur. Sanat bir yanıt vermez. Sanat insanları bu sorulara yanıt aramaya yönlendirir. Seyircilerimiz arasında kimler olduğunu bilmiyoruz. Özellikle gençler arasından belki de bu ülkenin ileriki yöneticileri, ileriki felsefecileri, ileriki sanatçıları olacak. Belki biz de başka insanların sözlerini ileterek, kendi sözlerimizin yanında onlara bazı soruları sordurup bazı yanıtları bulmalarını sağlayacağız. Belki de bizi kurtaracak olanlar bu seyircilerimiz arasında olacak.

Oyuncu, yapımcı, programcı, fotoğrafçı kimlikleriniz herkesçe biliniyor. Ben sanat girişimciliğiniz üzerine konuşmak istiyorum. Türkiye'de sanat girişimcisi olmak büyük cesaret. Biraz da çılgınlık gerektiriyor bence. Bir mekanı, sahneyi, tiyatroyu hayatta tutmak çok zor. Dada Salon Kabarett fikri nasıl ortaya çıktı, nasıl cesaret ettiniz, nasıl gidiyor?

Bir yerde çalışmam gerekiyordu. Herkes gibi, bu coğrafyanın kaderini paylaşanlardan biriyim. Kimi zaman işten uzak kalmak zorunda olduğum yıllar oldu. Bu yıllar içerisinde çalışacak bir yere ihtiyacım vardı. Ben de bildiğim şeyi yaptım. Yani bir tiyatro kurdum, bir yer yaptım. Bu yere insanların gelmesini sağladım. Dada Salon Kabarett yedi yıldır sorunsuz olarak devam eden, arkadaşlarımla birlikte hep birlikte ayakta tutmaya çalıştığımız, İstanbul'un en seçkin sanat ve eğlence mekanlarından biri. Bu mekanı birçok yerde açmam için teklifler alıyorum. İzmir'den, Ankara'dan, Adana'dan ve başka birçok ilden. “Gel bizde de, burada da yap” diyorlar. Ben de diyorum ki “Benim, evet bir ekibim var ama, bu kadar büyük bir ekibim yok. Belki de önümüzdeki yıllar içerisinde, yatırımcı desteğiyle, farklı farklı şehirlerde, kendi sanatçı profilimizle, müzisyenlerimizle, şarkıcılarımızla, oyuncularımızla Dada Salon örneklerini çoğaltabiliriz. Türkiye'de ve şimdi gözümü çevirdiğim Berlin’de.” Bunu da çok istiyorum işin doğrusu. Evet ben bir yer yaparım, bir yer inşa ederim ve oraya insanları çağırırım. Orada haftanın her günü farklı içerikler sunarak farklı ekonomik koşullardaki, farklı yaşlardaki insanlara bir buluşma, bir toplanma alanı yaratmaya çalışırım.

Sanat soru sormaz. Sanat soru sordurur. Sanat bir yanıt vermez. Sanat insanları bu sorulara yanıt aramaya yönlendirir.

Pandemiden sonra gördük ki insanların artık simülasyon hayatlar yaşayacağı sanılırken -yani kendi evlerinde oturarak, kendi platformlarımda, akvaryumlarında kendi eğlencelerini yaratacakları sanılırken- insanlar pandeminin bitmesini bile beklemeden sokaklara taşıp kafelerde, restoranlarda, konser alanlarında, özellikle tiyatrolarda birbirlerini buldular. Birbirlerine hasret kaldılar, birbirlerine sarıldılar. Ve ne olursa olsun bugün dünya anladı ki insanları hangi simülasyona sokarsanız sokun, onlar fiziki olarak bir araya gelmekten vazgeçmiyorlar, vazgeçmeyecekler.

Dolayısıyla bir dizinin filan kanalda ne kadar izlendiği, bir şarkının ne kadar tıklandığı, bir şeyin ne kadar satın alındığı değil, salonların ne kadar dolduğu, kaç insanın, kaç kere bir şarkıyı dinlemek için ya da bir oyunu izlemek için bir araya geldiği önemli oldu. Bugün dünyada bir albümün hard copy olarak kaç sattığı artık kimsenin umurunda değil, çünkü satmıyor. Dijital tıklanmanın şu kadar milyon ya da şu kadar yüz milyon olması kimsenin umurunda değil. Artık bu rakamlar, öyle söyleniveriyor. Birileri de bundan, YouTube üzerinden ya da Spotify üzerinden ya da dijital platformlardan bir takım paylar alarak, para kazanıyorlar. Bundan söz ediyoruz ve gidiyoruz. Halbuki bir konserin kaç kişiyle beraber yaşandığı bunların hepsinden daha önemli.

Ben bir yer inşa ettim ve o yerde insanlar bir araya geldi. Ortak bir ruh hâlinde, ortak bir mutluluk içerisinde eğlendiler. Bu çok önemli. Bu politik olarak da çok önemli. Geçtiğimiz yıllar içerisinde az kişiye de oynadık, çok kişiye de. Bu önemli değil, oradaki birliktelik önemli. Şarkınızın 100 milyonlarca kez dinlenmesinden daha fazla önem arz ediyor. Politik olarak da bir o kadar güzel. Belki birileri için de bir o kadar sakıncalı.

Bazı bilim insanları ömür beklentimizin kısa bir süre sonra 150 yılı bulacağını söylüyor. O yaşları görmek ister misiniz, hazır mısınız o kadar uzun yaşamaya?

Kesinlikle istemem çünkü plastikten nefret ediyorum. Silikondan nefret ediyorum. Evlerimizde ve midemizde bu kadar çok plastik, bu kadar çok silikon, bu kadar kimyasal, bu kadar kanserojen madde… Hiçbir şekilde de insanlığın o yılları, yüzlü yaşları görebileceğine inanmıyorum. Bu fantaziler belki 1940'lı yıllarda doğan insanlar için geçerliydi. 1970'lerden itibaren doğan çocukları, hatta 2000'li yıllarda doğan çocukları artık herhangi bir tıbbi kimyasal ya da tıbbi enstrümanla uzun yaşatmanın imkanı yok. Bugün çocuklarımızın yiyip içtiklerine bakarsak… Ben de çok üzülüyorum buna. Allah bütün çocuklarımızı korusun ama çocuklarımızın uzun yaşamları olmayacak. Büyüklerin yakalandığı yaşlılık hastalıklarına çok genç yaşta yakalanmaya başladılar bile.

Eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?

Ben bu güzel sorular ve bu harikulade ödül için teşekkür ediyorum.

 

İZLE
Men of the Year 2025: Late Checkout
İLGİLİ İÇERİKLER
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası