Oyunun içinde: Mert Fırat

Mert Fırat, ne var ne yok diye hal hatır sormadan önce, cevabını dinlemek için yeterince vaktiniz var mı diye düşünmeniz gereken tiplerden. Her cebinde üçer beşer proje, hep bir yerlere yetişme halinde. Hiperaktif de değil üstelik. Biraz tuhaf diyelim, siz anlayın.

25 Nisan 2013

Oyunun içinde: Mert Fırat


Bir hamburgercinin içinde yer alan basketbol sahasında, çocuklar gibi şeniz. Mert Fırat üzerinde jilet gibi takım elbise, elinde paketinden yeni çıkmış, henüz bozulmamış bir rubik küp; sanki küpü çözmüş havalarında, sırıtarak “Yersen Laurent!” diyor. Rubik küpü ısırıyor sonra: “Zeka seksidir lafını yanlış anlamış salak taklidi” yapıyormuş, oluyor muymuş?..

Abaküsü lir gibi çalmaya çalışıyor, küçük lastik toplar fırlatan tüfekle etrafındakileri topuklarından vuruyor, pinpon topu sektirirken falsolu hareketler yapıyor... Çok çocukluğundan beri, çocuk olmayı unutmama hakkını tanıdığı için aktör olmayı arzulamış biri neticede. Çocuktur, ne yapsa yeridir şeklinde yaklaşılan şeylere ömür boyu devam edilebilen yegane mecra olarak addediyor oyunculuğu. Tıpkı bir çocuk gibi, disiplinsizlik ya da şımarıklıktan uzak, kurallarından da oyunun bir parçası olduğu için zevk alarak; bir çocuğun olanca ciddiyetiyle, oyunun içinde…

Geçen yıl tam bu tarihlerde, Vogue için gerçekleşen çekim sırasında, Kelebeğin Rüyası filmine hazırlandığını, kilo vermesi gerektiğini söylemişti. Röportajdan kısa bir süre sonra, Beyoğlu’nda bir kafede rastlaştık. Kemikleri sayılıyor tabiri “kalın” kaçar; alnındaki, şakaklarındaki kılcal damarlar bile yüzeye çıkmıştı. 22 yaşında veremden hayatını kaybeden şair Rüştü Onur’u canlandırırkenki tiridi çıkmış halini izlemiş olanlar, kameranın insanın üzerine 10 kilo koyduğu bilgisini hatırlayıp, gerçek hayatta nasıl bir görüntü arz ediyordu, oradan pay biçsin. Yarım saat önce esir kampından kurtarılmış gibiydi. Şimdiyse içinden yarım porsiyonluk bir başka insan çıkarıp, işi biter bitmez çabucak aslına rücu etmiş sanki.

Shakespeare bayağı magazin yazmış

Çekime paydos dedikten sonra, birlikte arabaya atlayıp, Anadolu yakasına doğru yola koyuluyoruz. Akşam, Oyun Atölyesi’nde sahnelenecek Antonius ile Kleopatra’da Sezar’ı canlandıracak. Geçen mayıs sonunda, Londra’da, dünyanın 37 ülkesinden 37 Shakespeare eserinin sahnelendiği Shakespeare’s Globe için Türkiye’yi temsilen hazırlanan oyun, o günden beri turne temsillerinde de, İstanbul’da da kapalı gişe devam ediyor.

İngiltere’nin tadı damağında kalmış. “Globe’un atmosferi inanılmaz bir şey” derken gözünde flaşörler çakıyor: “Sahnenin üstü açık, etrafında çepeçevre insanlar, buna rağmen kendini bir arenada hissetmiyorsun. Bir kucaklama durumu var seyirciyle. Çerçeve sahnenin o soğukluğu yok. Bizim kültürümüzde de meydan sahne vardır ya, gelenekselimizdeki köy seyirlik... Köy ahalisi toplaşır; ‘Ali abi sen de gelsene, İsmail sen de gel, işte sen kadın olacaksın, sen de muhtar ol, hehehe’ diye kaptırıp giderler. Meydan sahnede oynamaya, köy seyirliğe ihtiyacımız var desen belki gülerler ama o temas çok önemli bence. Bunu in-yer-face’le yapmak da mümkün elbette ama bizim tiyatromuzda da var işte interaktif tiyatronun feriştahı; adam kolundan çekip seni oyuna dahlediyor. Globe da öyle biraz.”

Bir de tabii İngiltere, Shakespeare’in anayurdu. Ha, Shakespeare’e soracak olursanız, zaten bütün dünya bir sahne, o da ayrı: “Oraya gelen seyirci teksti biliyor. Bildiği bir hikayeyi, başka bir oyuncu grubundan, başka bir kültürden seyrediyor. Ben Antonius ile Kleopatra’da Octavius Sezar’ı oynuyorum. Benim amcam Sezar, daha önce Kleopatra’yla sevgiliymiş. O ölüyor, şimdi Antonius, Kleopatra’yla sevgili. E, Kleopatra’nın bir önceki sevgilisi de Sextus Pompeius’un babası, yani baba Pompeius. Bu kadın, Roma İmparatorluğu’nun üç önemli adamıyla sevgili olmuş. Bayağı magazin yazmış herif yani ama nereden baksan Shakespeare! Hamlet’te de ‘Cenaze için pişen yemekleri, soğumadan düğüne servis ettiniz’ meselesi vardır ya hani... Ulan zaten babamla evleneli iki gün oldu, adam öldü, sen iki gün sonra bu sefer amcamla evlendin; nedir, ekonomi mi yapıyorsunuz, diye kafayı yer Hamlet de haklı olarak! Ağır magazin aslında bir bakıma.”

Dağ Muhammed’e gelmezse, Muhammed dağa gider, şeklinde ilerleyen söz malum. Mert Fırat, hayalini kurduğu oyunları oynayabileceği türden bir sahne kurmanın heyecanını yaşıyor bu aralar. 11 arkadaşıyla, eski Moda Sineması’nı satın alıp Moda Sahnesi adını verdikleri bir kültür sanat merkezine dönüştürmeye girişmişler. Herkesin ortaya eşit para ve emek koyduğu 12 ortaklı kolektif tiyatro, bir aksilik olmazsa, ekimde kapılarını açacak. “Üç ayrı sahnesi bulunan, kültür sanat merkezi gibi bir şey” olacak: 80 kişilik, meydan sahne tadında işler çıkarmayı planladıkları, stüdyo ebadında bir sahne. Bağımsız gösterimlerin yapılacağı, sinema haftalarının düzenleneceği 70 kişilik bir salon. Ve tribünü kapanınca 500 kişilik bir konser alanına dönüşen, 270 kişilik bir tiyatro.

Röportajın devamı GQ Türkiye Mayıs sayısında ve iPad edisyonunda