Focus Features/Everett Collection
Casusların gerçekten casusluk yaptığı filmleri izlemeyi seven gerilim meraklıları için zamanlar biraz zor. Bugün en iyi casus hikâyelerinin çoğu aslında dizilerde karşımıza çıkıyor. Slow Horses, The Agency ya da The Night Manager gibi, daha ayakları yere basan ve incelikli yapımlar küçük ekranda parlıyor. Sinemadaki gizli ajanlar ise Ian Fleming’in James Bond’u ilk tasvir ederken kullandığı “kaba bir alet” tanımını ciddiye almış gibi görünüyor. Patlatmakta çok iyiler, evet, ama çoğu zaman bundan fazlasını yapmıyorlar.
Oysa gerçek hayatta başarılı bir casusun “öldürme sayısı” tanım gereği sıfırdır. Asıl mesele sırlar ve çoğu zaman ajanın kendi akıl sağlığıdır. Klasik casus geriliminin neden buddy cop filmleri gibi gözden düştüğünü söylemek zor. Dikkat sürelerinin kısalması mı, bugünkü karmaşık jeopolitik tablo mu, yoksa Tony Gilroy’un Andor’la fazla meşgul olması mı. Sebep ne olursa olsun, geldiğimiz nokta burası.
Yine de endişeye gerek yok. Martin Ritt’in 1965 tarihli The Spy Who Came in From the Cold uyarlamasıyla yakılan gerçekçi “tradecraft” meşalesini 21. yüzyıla taşıyan bazı yönetmenler hâlâ var. İşte 2000’den bu yana çekilmiş, “eskisi gibi yapmıyorlar” dedirten favori casus filmlerimden on tanesi.

Brad Pitt, bu filmde bir Québecli’yi canlandırıyor ve Marion Cotillard’la birlikte, kıymeti yeterince bilinmemiş bir İkinci Dünya Savaşı geriliminde başrolü paylaşıyor. Filmin ikinci yarısı, ilk bölümde kurulan her şeyi zarifçe ters yüz ediyor. Yönetmen Robert Zemeckis, Sahra üzerinde süzülen bir paraşütçüyle açılış yapıyor. Ölçek algısıyla oynayan bu sahne, izleyicinin ayağının altındaki zemini çekmeye hazırlanan bir filmin niyet beyanı gibi.

Bu listede Bourne serisini bilerek dışarıda bıraktım. İkonik olmayı sonuna kadar hak ediyorlar ama gerçekçilikleri daha çok üslup düzeyinde. Bunun yerine, yine Gilroy imzalı bu sert ve mütevazı 2018 yapımına bakın. Hikâye 1982’de Lübnan’da geçiyor ve bir Amerikalının, Le Carré’nin en iyi dönem ruhuna bu kadar yaklaşabildiği ender işlerden biri olabilir. Jon Hamm, CIA oyunlarının ortasında kalan, yıpranmış bir diplomatı canlandırdığı performansıyla kariyerinin en iyilerinden birini çıkarıyor.

Seks, yalanlar ve uydu görüntüleri. Bir ajana, aralarında eşinin de bulunduğu potansiyel köstebeklerin listesi veriliyor. Cate Blanchett ve Michael Fassbender, dünyanın en cool orta yaşlı çifti olarak karşımızda. Saat gibi işleyen hikâye, birbirine geçen iki plan üzerine kurulu ve tam olarak kavramak için ikinci bir izlemeyi hak ediyor. Steven Soderbergh ve senaryo ortağı David Koepp, “işte böyle yapılır” demeye kararlı. Eğer bu film gişede daha çok iş yapsaydı, şu anda gerçek bir tür rönesansından söz ediyor olabilirdik.

Köstebeklerden söz etmişken, işte gerçek bir tanesi. Film, yıllarca Rusya’ya istihbarat sızdıran FBI gazisi Robert Hanssen’in hikâyesine dayanıyor. Ryan Phillippe, onu izlemekle görevlendirilen genç bir ajanı oynuyor. Chris Cooper ise Hanssen rolünde hem ürkütücü hem de tuhaf biçimde kırılgan. Yönetmen Billy Ray ve görüntü yönetmeni Tak Fujimoto, filmi donuk floresan ofis ışıklarıyla yıkıyor ve casusluğun hangi tarafta olursanız olun ruh emici bir iş olduğunu hatırlatıyor.

Steven Spielberg’in Munichi belki daha “iyi” bir film olabilir, o meşhur ağır çekim sahnesine rağmen. Ama Bridge of Spies kesinlikle daha iyi bir casus filmi. Tom Hanks, ABD, SSCB ve giderek daha huzursuz hâle gelen Doğu Almanlar arasında üçlü bir esir takasını organize etmek üzere Berlin’e gönderilen bir avukatı canlandırıyor. Senaryoda Coen Kardeşler’in parmağı var ve bu, filmin komediye düşmeden mizahın kıyısında dolaşabilmesinde hissediliyor. Mark Rylance, Sovyet ajanı Rudolf Abel rolüyle Oscar kazandı ve soğukkanlılığıyla filmi sırtladı.

Özünde iki kişilik, son derece şık bir film. Gürcü oyuncu Merab Ninidze, gizli bir muhalif Sovyet bürokratını oynarken, Benedict Cumberbatch de onun Batı’ya bilgi kaçırmasını sağlayan İngiliz iş insanı rolünde. Bir başka “gerçek olaylardan esinlenilmiş” Soğuk Savaş hikâyesi. Film hafif ve eğlenceli başlıyor ama finalde trajediyle patlıyor.


Genç bir kadının, babasının hem casus hem de dolandırıcı olduğunu keşfetmesini konu alan bu zeki, hızlı ve enerjik film, modern bir casus geriliminin nasıl olması gerektiğine dair kusursuz bir örnek. En büyük zayıflığı, kelimenin tam anlamıyla iPhone’larla çekilmiş olması ve açıkçası pek iyi görünmemesi. Ama bu aynı zamanda gücü de. Yönetmen Neil Burger ve ekibi, Seul ve Mumbai’nin gerçek kalabalığı içinde sahneler kurmakta tamamen özgür.

Gözetleme ve takıntı üzerine modern bir klasik. Doğu Berlin’in kasvetli, brutalist konut bloklarında geçiyor. Politik olarak “sorunlu” bir oyun yazarını izlemekle görevlendirilen bir Stasi ajanı, yavaş yavaş onun karanlık gölgesi ve koruyucu meleği hâline geliyor. Casus filmlerini bir kenara bırakın. Eğer sinemayı seviyorsanız, bunu zaten izlemiş olmanız gerekirdi.

Listenin en taze filmi, 1970’ler usulü paranoyak gerilimlere göz kırpıyor ve çok cazip bir fikre dayanıyor. Riz Ahmed’in canlandırdığı karakter, pişman muhbirler için çalışan bir “düzeltici”. İletişimini analog ve anonim tutmak için, işitme engellilere yönelik gerçek bir telefon hizmeti kullanıyor. Büyük sürprizi birkaç dakika önceden tahmin edebilirsiniz ama oraya kadar geçen yolculuk kesinlikle buna değiyor.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.