"Kim Abi O?" Hataları Olan, Çok İyi Biri: Ali Sunal

Evet, Kemal Sunal’ın oğlu. Evet, hayata herkesten birkaç adım önde başladı ve belki hiçbir şey yapmasa da tanınan biri olacaktı. Son zamanların en sevilen adamlarından birini yakından tanımak istiyorsanız buyurunuz.

23 Mart 2016

Geriliyorum. Aklıma Ali Sunal’ın sert ve ciddi mizacı da gelince gerginliğim çifte kavruluyor adeta. Mevzu çok hassas. “Babası olmasa” diyen insanlardan gına getirmiş bu adamla röportaj yapıp, koca kralı da hakkıyla anıp, eleştirmek ve kalp kırmak için pusuda bekleyenlere “Bak gördün mü, gene babasını anlatıyor” dedirtmeden, bu görevi ince bir sanat gibi ifa etmem, onu tanımam gerekiyor. Çünkü gerçekten ben de merak ediyorum nasıl biri olduğunu. Koşsan çarpıp yere serileceğin sert bir duvar gibi geliyor hep bana. Komedi yapmasına rağmen böylesine ciddi ve sert durmasıysa babasından kalan ironik bir miras gibi sanki.

“Nasıl bir adam acaba, iyi biri mi?” diye soruyorum, “İşte git bunu ona sor diye verdim bu görevi ben de” diyor ve o anda karar veriyorum bunu ona sormaya.

Çekim saatinden önce stüdyoda alıyorum soluğu. Muhabbeti zerk edeceğim damar yolunu iyice bulmam lazım. “Bey faslıyla ölürüm, abi diyeyim mi?” diyorum “Ali de” diyor. Abi diyorum. Çekim gayet keyifli geçiyor. Sürekli yakın pres halindeyim. Evet gerçekten sert ama insanı rahatlatan bir dinginliği de var. Çekimden sonra Bebek’te sakin bir yere oturuyoruz. “Soru hazırlamadım” diyorum, “İyi yapmışsın” diyor gülümseyerek.

“Neden oyunculuk?” minvalli bir giriş yapıyorum. Çünkü normal şartlarda büyük bir risk bu, hele komedi oyunculuğu büyük çılgınlık. “Messi’nin oğlunun futbolcu olmaya karar vermesi gibi bir şey bu” diyorum, “Maradona” diye düzeltiyor gülümseyerek. “Pele?”, “Bak, Pele de olur.”

İşletme eğitiminin akabinde oyunculuğa başladığından, sanki sonradan karar vermişlik gibi görünüyor göze. Ama işin aslı öyle değil. Oyunculuk evveliyata dayanıyor. İlkokul, ortaokul, lise; hep sahnedeymiş Ali Sunal. Drama kulübü, sonrasında edebiyat hocası önderliğinde bir skeç topluluğu... Ama iş liseye gelince bütün arkadaşları dönemin popüler bölümü işletmeyi seçtiğinden “kankalık kitabında ayrılmak olmaz” deyip araya bir de bu eğitimi sıkıştırmış. Sonrasında babayla bir dizi projesi ve üstüne Propaganda filmi de eklenince “Artık benim yolum belliydi” diyor: “Zaten bunu yapmasam ne yapardım, ne işe yarardım, onu da bilmiyorum.” Oyunculuğu seçmenin büyük bir çılgınlık olduğunu inkar etmiyor kendisi de: “Adam Ah Şu Çılgın Türkler diye kitap yazmış, hakkını vermek lazım kitabın, işte o çılgınlardan biri de benim sanırım” diyor kahkahayla karışık.

16-03/23/ali-sunal-guldur-guldur-gq-1.jpg

Ali’nin hakkı Ali’ye

Avantajı yok değil Kemal Sunal’ın oğlu olmanın. Bir kere kafadan marka olarak başlıyorsun; Ali olarak başlayıp o marka değerini elde etmek zor ama Ali Sunal olunca direkt belli bir değerle start alıyorsun. Ben dezavantajlarının daha fazla olduğunu düşünüyordum ki onları saymaya başlayınca haklı olduğumu ispatladı. Herkes elleri kavuşturup “Bakalım ne yapacak?” diye soruyormuş ama bu öyle pozitif bir soruş şekli değilmiş; “Hani yapamaz da bi yapsın bakalım, görelim” tadında. Sonrasında kıyas başlıyormuş; bakalım babası gibi komik olacak mı, bakalım o kadar başarılı mı? diye devam eden. “Ama bende de öyle bir baba var ki” diyor, “Daha komik, daha başarılı bile olsam fark etmez ki. İnanılmaz seviliyor, aileden birini sever gibi seviyorlar onu.”

Kemal Sunal adı sanıldığı gibi kapılar açmıyormuş, “Bir şeyler yapabildiysek biraz genetik, biraz şans, biraz da doğru işleri seçmiş olmaktan geçiyor” diyor. Ben Ali Sunal’ın başarılı bir adam olduğuna canı gönülden inanıyorum. Biz halk olarak gönlümüze taht kurmuş insanların çocuklarını sevmiyoruz kolay kolay. Bunun altında biraz kıskançlık da var, artık bunu kendimize itiraf edelim. Yani Ali Sunal şu an olduğu konumda sadece Ali olarak bulunsaydı başarısı çok daha kolay kabul görürdü kanaatimce. Lakin bu durumda “... ama onun babası Kemal Sunal” deyip Ali’nin hakkını Ali’ye vermiyoruz. Daha doğrusu vermiyorduk. Ama Ali hakkını bizden söke söke aldı. Belki çok yoruldu, çok yıprandı ama sonunda varlığını, başarısını kabul ettirdi. Anlıyorum ki onun tek derdi iyi işler yapmak ve adına yaraşır bir kariyer elde etmek. “Bence belli bir yol da oturttuk yaa” diyor çok samimi bir ses tonuyla. Önünde çıkılması gereken daha çok merdiven olduğunu ama insanların sevgisinin doğru yolda yürüdüğünü hissettirdiğini anlatıyor.

Ali Sunal’ın çok enteresan bir kontrol mekanizması var. Söz konusu babası olunca çok hassas. Sanki onu ipek mendiller içinde narince tutuyor. Onun adını kötüye kullanmaktan ya da o şöhretin ekmeğini yemekten ödü kopuyor. Bu yüzden de babasıyla ilgili röportaj vermeyi sevmiyor. Ben Ali’ye Kemal Sunal’ı sormuyorum, evdeki babasını soruyorum. Derdim gerçekten Ali Sunal’ı tanımak.

“Milyonların sevgisine mazhar olmuş bu insan senin baban, kıskanmadın mı, bir ülkeyle paylaşmak sana ağır gelmedi mi?” diyorum. “Babam hiç star gibi bir hayat yaşamadı ki, evde de sıradan bir Kemal’di” diyor. Hatta babasının şöhretini sokakta ilk fark ettiğinde çok şaşırmış ama çok da keyif almış bu durumdan. Sıradan bir hayat yaşaması beni hiç şaşırtmadı. Zaten ben de risotto siparişi veren bir Kemal Sunal hayal etmemiştim hiç. Kafamda kuru fasulyeye ekmek banan bir adam canlanıyor. “Peki” diyorum, “sizde durumlar ne alemde? risotto mu, kuru fasulye mi?” “Ben Malatya kayısısıyım” diyor kahkaha atarak. Başka hayat tanımamış ki Ali Sunal. Yalıları da olsa, bilmem kaç metre teknesi de, aynı tişörtü giyer, aynı kuru fasulyeye ekmeğini banarmış. “Çok da severim ayrıca. Etli, pastırmalı, sucuklu fark etmez. Ama risottoya da söz hakkı doğdu, onu da bu kadar gömmeyelim, arada yiyince güzel oluyor” deyip İtalyanların da gönlünü alıyor.

Çevremde kime “Ali Sunal’la röportaj yapacağım” desem gelen tepkiler hayli benzer ve ilginçti: Aa, ben onu eskiden hiç sevmezdim ama artık çok seviyorum! Sebebini soruyorum ona, “Keşke onlara sorsaydın da biz de öğrenseydik” diyor gülerek. “Bir insan hiç tanımadığı birini neden hiç sevmez ki? Önyargı çok kötü bir şey. Hiç bilmiyorlar ki bu çocuk ne yapar, ne eder, ne yer, ne içer, babası varken nasıldı, babasını kaybedince ne yaptı, bir elinden tutan oldu mu, hayatla nasıl başa çıktı? Bir annesi, bir kardeşi var ve 23 yaşındaydı aile reisi olduğunda, bununla nasıl mücadele etti, bunları düşündüler mi acaba beni hiç sevmedikleri zamanlarda? O çok sevdikleri adamın oğlu nasıl hayat mücadelesi veriyor diye hiç sordular mı? Sonra ben her şeyi çözmüşüm, güçlenmişim, aslan gibi olmuşum; öyle beni ben de severim.”

Hayallerim, filmim ve ben

Ali Sunal’ın en büyük insani zaafı, aşırı duygusal oluşu. “Belki de bu yüzden böyle katı, sert görünüyorum” diye açıklıyor o halini. “Nasıl bir hayat düşlüyorsun?” diye sordum ama o düşlediği hayatı yaşamaya başlamış çoktan. Hayal kurmaktan vazgeçmiş. Sebebi hayal kırıklıkları değil; onlara yetişmeye çalışırken yorulmak istemiyor, o an nelerden mutlu oluyorsa onun tadını çıkarıyor. Mesela şu zamanlarda en büyük keyfi Tuzla’daki evlerinde mangalı yakıp, sevdiği insanları sofraya oturtup, bahçesinde kendilerinin yetiştirdiği domatesi, salatalığı, patlıcanı paylaşmak.

Ama hayal kurmuyor diye hayattan bir şey beklemiyor da değil. Aile kurup baba olmak istiyor. Geçenlerde Instagram’da bir takipçisinin yazdığı yorum onu çok duygulandırmış. “Hadi artık çocuk yap da Kemal babanın torununu sevelim” demiş biri. “Valla ben de çok merak ediyorum nasıl bir şey olur?” diyor gülerek: “Bir yerden sonra başardıkları için, yaptıkları için, hatta bahçesinde yetiştirip mangalda közlediği patlıcan için bile bir amaca kavuşmak istiyor insan.”

Bir anda çark edip “Çok da hayal kurarım bu arada” diyor. İçimden “Eee, hani vazgeçmiştin?” desem de dışımdan söylemiyorum. Zaten inanmamıştım böylesine duygusal bir adamın hayal kurmadığına. Onlardan biri film çekmekmiş, bu yaz zaten onu yapmış. Yusuf Yusuf adlı komedi filmi geçen sezon vizyona girdi. Hayatı boyunca hep rallici olmak istemiş Ankaralı dolmuş şoförü Yusuf’un, başka bir Yusuf’la imtihanını anlatıyordu film. Ankara caddelerinde, dolmuşta geçen bir şehir içi yol hikayesi diyebiliriz.

Güldür Güldür yeni sürprizlerle aynen devam ediyor. Çok zevk alıyor bu işten. “Süper bir enerji var seyirciyle aramızda, birçoğuna psikoloğundan bile daha yakınım” diyor.

16-03/23/ali-sunal-guldur-guldur-gq-2.jpg

Çolpan İlhan anısına

Kitap okumayı çok sevdiğini duymuştum hakkında araştırma yaparken. Konsantrasyon sorunu olmasına rağmen keçi gibi inatlaşırcasına daha da çok kitap okuyarak bundan kurtulmaya çalışıyor. Kendiyle savaşmayı seviyor. Bir kitap vakfına da projelerinde yardımcı olup küçüklerine, büyüklerine örnek olmaya çalışıyor. Çünkü babasının “Türkiye’nin okuyan insana ihtiyacı var” sözünü vasiyet kabul etmiş adeta.

Şu an Harlan Coben’in No Second Chance (İkinci Şans Yok) kitabını okuyor, “Hatta Murat Menteş’in tavsiyesiyle okuyorum” diye ekliyor. Ali Sunal için bir Murat Menteş hayranı desek yeri, tanışma hikayeleriyse bir harika. Menteş’in şimdiye kadar yazdığı ne varsa okuyup bitirdikten sonra yenisini yazmasını beklerken dayanamayıp, telefon numarasını bulup arıyor. “Ben Ali Sunal, yazdıklarınızı severek okuyorum” diyor ve başlıyorlar muhabbete. Murat Menteş şaşırıyor ama bir yandan da çok mutlu oluyor. Sonra Menteş onu arıyor, derken işlerinden fırsat buldukları zamanlarda konuşan, görüşen iki arkadaş haline geliyorlar. 

Ali Sunal başını yastığa koyduğu gibi deliksiz uyuyabileceği bir hayat yaşamaya çalışıyor. Ama her şeyin de muhasebesini yapıyor kafasında. Uyumayı sevmiyor, kayıp zaman olarak görüyor, yatak keyfi gibi bir alışkanlığı asla yok. “Uyandığım gibi çıkarım o yataktan, hemen ne işim varsa ona hazırlanmaya başlarım” diyor. 

“Peki sence sen iyi biri misin?” diye soruyorum pat diye. Önce bir şaşırıyor. “Çoook” deyip kahkaha atıyor. Sonra gayet ciddi olduğumu fark edip “Senin benim gibi işte” diye geçiştiriyor. Tatmin olmamış gülümsememden sonraysa “Hataları olan, iyi biriyim galiba” diyor.

Duymak istediğimi duydum. Teşekkür ve veda faslının ardından taksiye biniyorum. Beş dakika sonra telefonum çalıyor, arayan Ali Sunal. “Ben sana çok önemli bir şeyi söylemedim” diyor. İçimden “Hayırdır inşallah”, dışımdan “Buyrun” diyorum. “Hani bu sene tiyatro yapmak istiyorum dedim ya” diyor biraz hüzünlü bir sesle, “İşte onu Çolpan İlhan’ın anısına yapacağım. Bendeki manevi değeri çok büyük. O benim elimden tutup tiyatro sahnesine ilk çıkaran insandır. Söylemeyi unuttum, benim hatam.” Garip bir biçimde sızlıyor burnum, gözlerim doluyor, “Siz hiç merak etmeyin” deyip telefonu kapatıyorum. Meraklı taksici “Kimdi abi o?” diye soruyor, “Hataları olan, çok iyi biri. Tanısan sen de seversin” diyorum.

Şimdi, sizden yazının başlığını tekrar okumanızı rica ediyorum. Yanılıyor muyum? Tanısanız siz de sevmez misiniz? Bence seversiniz.