İkon: Kemal Sunal

Türk sinemasından belki binlerce komedyen geçti ama o gerçek bir efsane. Bugün hala gülüyorsak onun sayesinde...

02 Ocak 2015

İkon: Kemal Sunal

Gözlerindeki kederi kocaman gülümseyişle saklayan mahcup adam,

Arkandan el sallayışımızın ardından geçen onca zamana karşın bugün,

İyiliği ilke edinmiş son kaleler zapt edilirken,

Can verdiğin bedenlerde kaybettiklerimizi buluyor

Ve ağlanacak halimize gülebiliyorsak hâlâ,

Senden ötürü.

 

Elleri öpülesi bir öğretmen Belkıs Balkır. Vefa Lisesi’nde yetiştirdiği yüzlerce öğrencisi için öncelikle. Sonra bir de, o öğrencilerinden birinin elinden tutup Müşfik Kenter’e götürdüğü için. Tiyatro sahnesi tozu yutsun diye Müşfik Hoca’nın yamacına bıraktığı o genci, Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda izleyip beğenen ve beyazperdeyle buluşturan isimse Ertem Eğilmez. Kim bilir kaç kuşağa daha, adının hemen altına yazdığım satırları yazdıracak büyük usta Kemal Sunal’la tanışmamızı sağlayan isimler arasından aklıma ilk gelenler bunlar. Sona saklamak istemedim.

Ses Tiyatrosu’nda sadece sahnenin bir ucundan bir ucuna yürüdüğünde salonu kahkahaya boğduğu anları saymazsak, gülüşünün hayatımıza girişi 1973. Ertem Eğilmez'in yönettiği bir film, Tatlı Dillim. Bütün figüranlara birer cümle dağıtıldığında “Sana bir şey kalmadı, sıra sana gelince sen sadece gül” dediklerinde başlamış hikayesi. Sonrasında büyük işlerde ufak tefek replikler. Birbirinden kıymetli isimlerin yer aldığı kalabalık kadrolu filmlerde, akıllara yer eden yardımcı roller. Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Mavi Boncuk; o en sevdiğimiz naif yönünü fark etmemizi sağlayan eserleri. İlk başrolü, Salako. Türk sinemasını inleten “Hababam güm güm güm, Hababam güm güm güm” sesleri. “Eşşoğlueşşek” lafının RTÜK’e değil dilimize takıldığı yıllar. Film şirketlerinin İnek Şaban’ın, İnek Şaban’ınsa bir gece tiyatro sahnesinde izleyicilerin arasında gördüğü güzeller güzeli bir kızın peşine düşmesi...


70’lerde yaşanan klasik aşk ritüeli; önce mektuplaşmalar, sonra pastanede uzun ince bardakta içilen limonata. Tertemiz bir sevdaya laf, söz değmesin endişesiyle fazla uzatmadan kıyılan bir nikah. Şişli, Koca Mansur Sokak, Funda Apartmanı, no 1. İki oda, bir salon; önden bodrum, arka taraf apartman boşluğu. Misafir gelecekse evdeki rutubet kokusunu bastırmak için patates kızartan, kendi küçük, gönlü büyük bir kadın. Filmleri kapalı gişe oynayan bir sanatçının varlık içinde yokluk, yokluk içinde mutluluk yılları. Kartal Tibet’in Tosun Paşa’sı. Adile Naşit’in süt oğlu. Şener Şen’in Çöpçüler Kralı. Güllüşah’ın İbo’su. Sinemanın usta isimlerini oyunculuğuna hayran bırakan Sahte Kabadayı. Altın Portakal Film Festivali’nin ödüle layık gördüğü Kapıcılar Kralı. Festival tarihinde ödül alan ilk komedi oyuncusu olarak komedyenlikten oyuncu mertebesine yükselişi. En güzeli de, delik yanaklı Ali bebeğin aileye katılması.

18 ay süren askerliği boyunca unutulur muyum endişesinin yersizliği. Askerden döner dönmez çektiği Davaro’nun gişe rekorlarını altüst edişi. İlk yapımcılık tecrübesi, Yüz Numaralı Adam. İnek Şaban, Dokunmayın Şaban’ıma, Bekçiler Kralı’nda da hem başrolde, hem yapımcı koltuğunda. Kartal Tibet ve İhsan Yüce’yle birlikte senaryo denemeleri; Çarıklı Milyoner ve Sosyete Şaban. Ama o yıllardaki en güzel eseri, masmavi gözleriyle babasının aklını başından alan Ezo kız. Ömrü boyunca sevdiği kadına sitem ettiği tek konu, “Ah Gül ah, banyo yaptırıp dışarı çıkardığında hasta oluyor kızım, götürmeyiver parka!”

Sevgisini göstermekten çekinmeyen ama otoriter bir baba figürü. O “hayır” dediğinde, sırf üzülmesin diye, bir de anne üzerinden şansını denemeyi aklının ucundan bile geçirmeyen iki çocuk. “Öyle az beklentisi, öyle makul istekleri var ki neden karşı çıkıp onu üzeyim” diye düşünen bir eş. Ev halkının gözbebeği. Dört duvar arasında milyonları güldüren adamı güldürmek için sonu gelmez bir çaba. Bir gece sessiz film, bir başka gece katil kim. Bu gece kağıt oynayalım, yok olmadı, koltukları kale say, ikiye iki maç yapalım. Ali bir taklit yapsın, Ezo bir şarkı söylesin. Ama n’olur hep evde olalım, hiç dışarı çıkmayalım. Eş dost bize gelsin, upuzun sofralar kuralım, Gül birbirinden güzel yemekler yapsın...

İyi günde, kötü günde eve asla iş getirmeyen, evi asla işe götürmeyen bir adam. En Büyük Şaban, Orta Direk Şaban, Atla Gel Şaban, Sosyete Şaban. Ailesinin onun kim olduğunu fark ettiği anlar, nadiren dışarı çıktıklarında, ilgiden sokakta yürümekte zorlandıkları anlar. O zaman bile, sevenlerinin iltifatları karşısında utancından yerin dibine giren alçakgönüllü bir adam. Her güzel sözde, “Gül n’olur götür beni buradan” diye yalvaran bakışlar.


Anneannesinin ağzı yamuk, karnı tuluk torunu

Deli Deli Küpeli’de akıl hastanesinden kaçan ve kendini kaymakam sanan bir delinin halka canla başla hizmet edişi. Kim bilir yıllar sonra gelen belediye başkanlığı teklifinin ilham kaynağı o rol. En yakın arkadaşı Fatma Girik’le alışılmadık bir aşk filmi, Japon İşi. Düttürü Dünya, Şaban karakterine saplanıp kaldığını iddia eden “eleştirmenlere” ağır bir tokat. Salya sümük ağlatan Gülen Adam. Türk sinemasına, yıllardır televizyon kanallarının yayınlamaktan vazgeçmediği 82 değerli eseri kazandırmış ancak son birkaç filmi hariç telif hakkından hiç faydalanamamış mağdur bir sanatçı. Peki en yakınındakilerin bile filmleri hakkında olumsuz tek bir kelime etmesine müsaade etmediğini söylesem ne geçer aklınızdan? Bu savunma kalkanını filmlerinde kamera önünde ve arkasında çalışan yüzlerce emekçiyi korumak için kullandığını tahmin edecek kadar tanır mısınız onu?

Kararlarına kimseyi karıştırmayacak kadar sabit fikirli, hayat arkadaşını sıkıntılarına ortak etmeyecek kadar da ketum. Anneannesinin ağzı yamuk, karnı tuluk torunu. Çok düşünen, az konuşan bir bilge. Tiyatro nedeniyle bırakmak zorunda kaldığı üniversite eğitimini 51 yaşında tamamlayacak kadar azimli. Kimsenin akıl edemediği “Kemal Sunal Güldürüsü”nün sosyolojik temelleri hakkında tez yazacak kadar da vizyon sahibi. Sanat Güneşi’mizin tabiriyle biraz Fernandel, biraz Belmondo

Bir filmi yakaladığınız yerden itibaren gülmeye başlıyorsanız, başrol oyuncusu iyi performans sergilediği içindir. Bu, o oyuncunun her filmi için geçerliyse, o zaman başınız belada demektir. Yeri doldurulamaz bir oyuncuya denk gelmişsiniz. Bir de o oyuncu sadece varlığıyla bile bu etkiyi yaratabiliyorsa acı gerçekle yüzleşmeniz gerekir; ondan daha iyisine denk gelmeniz belki de hiç mümkün olmayacaktır. “Avet” kelimesi her ağızda sakil duracaktır. Kimse onun gibi bakmayacak, kimse onun kalbinizde dokunduğu yere dokunmayacaktır. Kimseye ona güldüğünüz kadar gülmeyecek, kimseye ona ağladığınız kadar ağlamayacaksınızdır.

Kemal Sunal’ı sevme nedenlerimizi sayfalarca sıralayabilirdim ama ailesiyle tanıştıktan sonra aslında tek bir neden olduğunu fark ettim. Son noktayı onunla koymak isterim. Kadim nasihattir; bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Kemal Sunal, ÇOK olurken HİÇ olmayı başarmış bir adam. Şimdi onu bir de bu gözle izleyin dostlar...

Biz bu adamı çok sevdik, iyi ki o da seni sevmiş güzel kadın

Bazı adamlar hakkında yazmakta zorlanıyorum; haklarında söylenmemiş söz kalmamış. Yeni bir şeyler demek için verdiğim uğraşlar zorlama olacak diye korkuyorum. Bazı adamlar hakkında yazmak günlerimi alıyor; özenle seçtiğim kelimeler değerini ifade etmekte yetersiz kalmasın diye çok uğraşıyorum. Ama belki de en zoru buydu. Hakkında söyleyecek o kadar çok şey olduğunu sandığım bir adam hakkında, “birisi” o kadar dolu dolu yazdı ki okurken gözlerim doldu, dilim tutuldu. O müsaade etmediği sürece tek bir kelime bile yazamayacağım bir büyünün etkisi altında olduğumu hissettim. Elim kolum bağlandı. Gül Sunal’ı arayıp Kemal Sunal hakkında yazı yazmak için müsaade istememin nedeni buydu. Eğer bana telefonda “Hadi gel, bi kahve içelim” demeseydi, biliyorum ki bu yazıyı asla yazamayacaktım.

Yağmurlu bir sonbahar öğleden sonrasında kahvesini içmek nasip oldu. Onu, 16 sene önce kendi adını verebilmek için sevdiği adamdan (aşklarına hürmetimden bu tanımlamayı sık sık kullanacağım) utana sıkıla izin istediği Gül Sunal Anaokulu’nda ziyaret ettim.

Gül Sunal kitap yazmaya karar vermemiş, zorunda kalmış: “Her gün beni görünce gözleri dolan ama hiç tanımadığım 15-20 kişinin acısını paylaşmak zorunda kalıyordum. Acıları öylesine yoğun, öylesine gerçekti ki, yıllarca kendimi bir kenara atıp onlarınkini hafifletmek için uğraştım. Zamanla diner, gün gelir beni kendi acımla baş başa bırakırlar sandım. Ama öyle olmadı. Sadece bana ait olmadığını hissettirdiler. Asla şikayet etmek için söylemiyorum bunu. Şükürler olsun ki onu hiç unutmadılar. Aslında hiç tanımadan sevdikleri bir adamı, geç de olsa yakından tanıma çabasıyla sorular, sordular. Yıllar içinde o sorulara cevap vermekten yorgun düştüm. Ama onu bu kadar güzel seven insanları, aradıkları cevaplardan mahrum bırakmaya içim el vermedi. Ben de en iyisi, ne var ne yok yazayım dedim.”

Haklıydı. Tanıştığımız ilk an, Kemal Sunal’ın benim için ne anlama geldiğini açıklamaya çalışırken sesimin titrediği anlarda beni elimden tutup kaldırmak yine ona düşmüştü. Aradan geçen bunca yıla rağmen taziyelerini iletme derdine düşenlere gösterdiği nezakete büyük bir saygı ve hayranlık duysam da, acısını demleyen bir kadına bu kadar haksızlık yapmış olmamız içimi çok acıttı. Acı, çekenindir ne de olsa.


Hadi Gel, Bi Kahve İçelim isimli kitabını bizim için yazmış. Kendi için yazmış. Sevdiği adama 70’inci doğum gününde bir hediye vermek için yazmış: “Önceleri etrafta bulduğum boş kağıtlara; listelerin, yemek tariflerinin arkalarına... Sonra baktım, duramıyorum. Yazdıkça açılıyorum, açıldıkça yazıyorum. Yıllarca içimde biriktirdiğim her şey satır satır dökülüyor, tutamıyorum. Kimseye haber vermeden, köşedeki kırtasiyeden yüz tane harita metot defteri aldım. Tükenene kadar yazdım.”

Tükenirken tükettiği tükenmez kalemleri de saklamış, sevdiği adamın arkasında bıraktığı yüzlerce anının arasına kaldırmış. Bir süre kimseye bahsetmemiş yazdıklarından. Bir gün takside Haldun Dormen’e söyleyivermiş. Yakın dostundan “Geç bile kaldın” cevabını alınca çocuklara söyleyecek cesareti bulmuş.

Yazdığı defterlerden bir kopya almış ve okusun diye Ali’ye vermiş: “Ali’nin evindeydik. Ben, bizi yazdım dedim, özenle spiral taktırdığım sayfaları uzattım. Almadı. Masanın üzerine bıraktım. Bir ay boyunca bıraktığım yerde durdu, dokunmadı bile. Sordum. Tehditkar bir hali var anne, okuyamıyorum dedi. Bayramın ilk günüydü. Bana geldi. Elinde ona verdiğim kopya, tek başına okumak istememiş. Bir seferde hepsini okudu. Çığlığını duydum anne, dedi. Başka da bir şey söylemedi.”

Geceleri evden kaçıp babasının mezarına sarılan Ali’yi, o dönemde annesinin neler yaşadığını okumaya ikna etmek elbette zor olmuş. Ali’yi zor olmuş da Ezo’yu ikna etmek mümkün olmamış: “İlk 17 sayfayı okuduktan sonra, anne ben bunu okuyamayacağım, okuduktan sonra hayatıma devam edememekten korkuyorum, dedi. Ezo babasına çok benzer; çok düşünür, az konuşur. Okur da üzülür, üzülür de paylaşmaz, yeniden içine kapanır diye ısrar etmedim. Kitap basıldıktan sonra okumuş. Yorumu az ve öz oldu. Vay be, dedi. Ben anladım.”

Kitabın son sayfaları, aile albümüne ve Kemal Sunal’ın yıllarca özenle sakladığı evraklara ayrılmış. Şanslıyım ki, orada olmayanları da görmek kısmet oluyor. “Ne kadar çok şey saklamışsınız” dediğimde, “Saklamaz mıyım, bu adam anneannemin bana yazdığı mektupları büyük bir hürmetle saklardı” diye karşılık veriyor. Varlığıyla sevinmiş de yokluğuyla yerinmemiş, “Bazıları yokken bile fazlasıyla vardır” diyebilecek bir kadın bırakmış arkasında. Kitabı henüz okumadıysanız, okuyunca anlayacaksınız. Yokluğuna alışmak değil onlarınki, yokluğuyla yaşamaya çalışmak. Canımızın bir parçası koptuğunda hepimizin yaptığı bu değil mi zaten...

Yanında biraz daha vakit geçirmek için oyalandığınız, bahaneler ürettiğiniz insanlar vardır. Gül Sunal onlardan biri. Dobralık ve zarafetin tek bir bedende toplanması nasıl mümkün olmuş, inanılır gibi değil. Keskin tavırları ama sıcacık bir ses tonu var. Kahkahalarındaki güven tınısı huzur veriyor. Sanki o yanındayken başınıza bir şey gelme ihtimali yok.

Telefonunun çalmasıyla benimle ilgilendiği dakikaların sonuna geldiğimizi anlıyorum. Okuldaki çocukların akşamüstü kahvaltısı saati gelmiş, artık onlarla ilgilenmesi gerekiyor. Kendi çocuklarını nasıl büyüttüyse, ona emanet edilen her çocuğa da aynı özeni gösterdiğini fark etmek hiç de zor değil. İzin istiyorum. Kapıya kadar eşlik ediyor bana. Okulun kapısına geldiğimizde, annesine çantasını kendisinin taşıyabilecek kadar büyüdüğünü kanıtlamaya çalışan bir öğrencisiyle karşılaşıyoruz. Bizi görünce bütün gece bunu söylemek için beklediğini anladığım bir cümle dökülüyor minik dudaklarından: “Gül Hanım, dün gece televizyonda Ezo’nun babasını gördüm!”