Everett Collection
Yıllar boyunca IMDB Top 250, en azından internet üzerinden sinema ve ödül sezonuyla ilgili içerik üreten belirli bir kesim için hayatın değişmez gerçeklerinden biriydi. Çeşitli filmlere verilen kullanıcı puanlarını ortalayıp bunları 10 üzerinden sıralayan o liste hâlâ varlığını sürdürüyor. Ancak 2010'ların "İnterneti Daha Kötü Hâle Getirme Yasası" sayesinde IMDB de artık eskisi kadar iyi çalışmayan internet sitelerinden yalnızca biri. Aynı durum, tartışmalı da olsa, Rotten Tomatoes için de söylenebilir. Bir zamanlar temel işlevi belirli bir filme yazılmış eleştirileri tek bir yerde toplamak olan site bunu hâlâ yapıyor, ancak artık kullanıcıların ne düşündüğüne yeniden (ve belki de talihsiz biçimde) daha fazla ağırlık veriyor. Üstelik bunu yaparken, toplam yüzdelerin yalnızca olumlu eleştiri yazan eleştirmenlerin oranını göstermesine rağmen, bunlar filmlere verilmiş gerçek bir "puanmış" gibi bir izlenim de yaratıyor.
Rotten Tomatoes'un işin içine Popcornmeter'ı (sonuçta patlamış mısır, domatesin sinemadaki doğal eşlikçisi) katması ise platformun kendi IMDB Top 250'sini yaratmasına yol açtı. Rotten Tomatoes'taki filmleri yüzde 100'e ya da ona en yakın eleştirmen onay oranına göre sıralamak yerine (ki böyle bir liste büyük ihtimalle zararsız üç yıldızlık filmler, fazla eleştiri almamış iyi niyetli yapımlar ve araya serpiştirilmiş birkaç gerçek başyapıttan oluşurdu) Tomatometer'ı (eleştirmenler) ve Popcornmeter'ı (izleyiciler) bir araya getirerek tuhaf, görünmez ama sıralanabilir yeni bir puan oluşturuyorlar. Başka bir deyişle Rotten Tomatoes, tam olarak nasıl hesaplandığı belli olmayan bir yöntemle kendi "en iyi filmler" listesini hazırlıyor. Sonuçlar klasik IMDB listesine kimi açılardan benziyor, kimi açılardan ise ondan belirgin biçimde ayrılıyor. İlk göze çarpan fark mı? The Shawshank Redemption yok. IMDB'nin yıllardır zirvede yer alan bu vazgeçilmez filmi Rotten Tomatoes listesinin tamamen dışında kalmış durumda. Bunun en büyük nedeni muhtemelen filmin "yalnızca" yüzde 89 olumlu eleştiriye sahip olması. (Dürüst olmak gerekirse bu oran bile muhtemelen yıllar sonra yazılan değerlendirmeler sayesinde yükseldi; Rotten Tomatoes 1994'te var olsaydı puanının yüzde 80'e daha yakın olacağına bahse girerdim.) Hatta IMDB'nin ilk 10'undaki filmlerin büyük bölümü Rotten Tomatoes'un ilk 25'ine bile giremiyor. Aynı şekilde Rotten Tomatoes'un ilk 25'indeki filmlerin yüzde 20'si ise IMDB Top 250'ye dahi giremiyor. Acaba yeni bir sinema klasiğinin doğuşuna mı tanıklık ediyoruz?
En azından bu, internet sinemaseverlerinin zihnine göz atmaya çalışan yeni bir çevrimiçi liste denemesi. Bu yönüyle incelenmeye değer. O hâlde Rotten Tomatoes'un sözde en iyi 25 filmine göz atalım ve yapılan seçimleri birlikte değerlendirelim.

The Godfather'ı listelerin zirvesine yerleştirmekten hiç sıkılıyor muyuz? Görünüşe göre hayır. Casablanca'dan otuz yıl sonra gelen bu film de bambaşka bir dönemin ürünü olsa da Hollywood ustalığının tartışılmaz örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Hatta Rotten Tomatoes listesi, zirvesinde The Godfather yer almasına rağmen IMDB kadar "Godfather odaklı" bile sayılmaz. Çünkü IMDB'de Coppola'nın başyapıtı ikinci sırada, devam filmi dördüncü sırada yer alıyor; ikisinin arasında ise, ciddi ve karanlık atmosferli epik suç filmi anlayışından en azından dolaylı biçimde etkilendiği söylenebilecek The Dark Knight bulunuyor. (Gerçi Nolan'ın sinema zevki Coppola ya da Scorsese'den ziyade Michael Mann ve Steven Spielberg'e biraz daha yakın.) Bu yüzden Rotten Tomatoes'u (eleştirmenleri ve bu puanlamaya katkıda bulunan izleyicilerin bir kısmını) işi basit tutup listeyi Batman'siz bıraktıkları için tebrik etmek gerekiyor. Elbette The Godfather Part II (ve bu arada The Dark Knight da) son derece başarılı ve çok sevilen filmler; hem de How to Train Your Dragon'dan katbekat iyiler. Ama bazen ihtiyacınız olan tek şey, orijinal başyapıtın kendisidir.

Rotten Tomatoes listesindeki dört yabancı dilde filmden (İngilizce yerli dil olarak kabul edilirse) üçünün Asya'dan gelmesi ilginç. Bunlardan ikisi listedeki en yeni yapımlar arasında yer alırken, bu film 1954 yapımı. Üstelik 1954, Hitchcock ve Kazan'ın da katkısıyla listede en fazla temsil edilen yıl; aynı zamanda 1950'ler, ilk 25 filmin yedisini çıkararak on yıllar arasında açık ara öne geçiyor. Her neyse, Amerikan sinemasında doğrudan yeniden çevrilen (The Magnificent Seven) ve Three Amigos! ile A Bug's Life gibi sevilen pek çok yapım için yeniden yorumlanan bir Japon klasiğinin, yalnızca Kurosawa'nın diğer filmlerini değil birçok rakibini de geride bırakabilecek kadar kalıcı olması çok da şaşırtıcı değil. Fazla klişe olmak istemem ama, 16. yüzyılda geçen ve üç buçuk saat süren Seven Samurai'ın kıtaları ve kuşakları bu kadar rahat aşabilmesi, "sinema evrensel bir dildir" sözünü doğrulayan en güçlü örneklerden biri olabilir.

Nedendir bilmiyorum; belki de onları ilk kez birbirine yakın zamanlarda izlemiş olmamdan ya da gösterime giriş tarihlerinin birbirine görece yakın olmasından, Casablanca ile Citizen Kane'i ana akım sinemanın üstünlüğü için bitmek bilmeyen bir savaşın iki tarafı olarak hayal ediyorum. Bir yanda seyirciyi kucaklayan, En İyi Film Oscar'lı büyük gişe başarısı; diğer yanda aynı derecede eğlenceli ama çok daha entelektüel, sinema tarihinin en dâhi auteurlerinden birinin ürünü. Filmlerden biri birçok tür kutusunu aynı anda işaretliyor (Romantizm! Dram! Savaş! Üstelik müzikal olmamasına rağmen bolca müzik de var!) ve sürekli alıntılanıyor; hatta gerçek bir klasiğin en büyük göstergesi olarak, doğru alıntılanmasından bile daha sık yanlış alıntılanıyor. Diğeri ise sinema dilini derinden etkilemiş ama yapısı gereği taklit edilmesi son derece zor bir eser. Halkın iradesini (ya da en azından internet kullanıcılarınınkini) hesaba katan bu tür listelerde Casablanca neredeyse her zaman galip geliyor. İkisini bire bir karşı karşıya koyduğunuzda bu anlaşılır görünüyor. Ama diğer filmleri düşünmeye başlayınca biraz tuhaflaşıyor: Gerçekten All About Eve ve The Third Man'i izleyip seven insan sayısı Citizen Kane'den daha mı fazla? (Hepsi harika filmler; sadece merak ediyorum.)

"Hangi Hitchcock?" sorusunun cevabı sanki hayatım boyunca defalarca, hatta belki aynı anda değişip durdu. 2012'de Sight & Sound anketinin zirvesine yerleşen Vertigo'dan, slasher türünün zamanla daha fazla saygınlık kazanmasıyla birlikte (Psycho'nun da IMDB listesindeki en yüksek sıradaki Hitchcock filmi hâline gelmesi), kariyerinin erken döneminden Shadow of a Doubt ya da geç döneminden Marnie gibi daha sıra dışı tercihlere kadar uzanan bir değişim bu. Bu yüzden Rear Window'un bu listenin zirvesine yakın bir yerde yer alması hoş bir sürpriz. Çünkü film, Hitchcock'un psikolojik unsurları (hikâyeyi ileri taşıyan mahalle gözetleme sahneleri ve "iyi adam" James Stewart'ın daha karanlık dürtüleri temsil etmek için kullanılması), pratik kısıtlamaları (sınırlı mekânlar ve sınırlı hareket alanı) ve saf eğlenceyi belki de en ustaca bir araya getirdiği yapım olma iddiasını taşıyor. Vertigo ve Psycho, insan davranışının rahatsız edici ama dahiyane uç örneklerini sunuyor olabilir. Ama çoğumuz, ölü bir kadının görüntüsüne saplantılı hâle gelmeyeceğimizi ya da büyük miktarda para çalıp kaçmaya çalışan biriyle yolumuzun kesişmeyeceğini düşünerek kendimizi o filmlerin dünyasından kolayca uzak tutabiliriz. (Bunu kendinize söylemeye devam edin.) Ama hepimiz, ister masum bir merakla ister takıntılı bir şekilde olsun, hayatımızın bir döneminde insanları izlemişizdir. Rear Window, Hitchcock'a özgü o tehdit hissini eve taşıma konusunda neredeyse rakipsiz.

Daha önce de söylediğim gibi, bu listede çağdaş filmlere aşırı ağırlık verilmemiş olması hem dikkat çekici hem de sevindirici. Ama bugün artık bir klasiğe dönüşmüş bu seçimin listedeki belki de en tuhaf tercih olduğunu düşünüyorum. Beşinci sıra mı? Gerçekten mi? Harika oyuncu kadrosuna sahip, gayet başarılı bir noir pastişi için? Üstelik listede zaten Chinatown da varken? Elbette bu sıralamalar bir jüri tarafından değil, sayısal verilerle oluşturuluyor; dolayısıyla "İlk 25'te gerçekten iki Toy Story ve Los Angeles'ta geçen iki neo-noir filme ihtiyaç var mı?" diye tartışma açma şansı bulunmuyor. Usule ilişkin bu tuhaflıkları bir kenara bıraksak bile, L.A. Confidential bana her zaman 1997'nin "havalı çocuk" tercihi olarak kazandığı kusursuz itibardan biraz daha fazla zanaatkârlık ürünü, biraz daha mekanik bir film gibi gelmiştir. En İyi Film Oscarı'nı Titanic'e kaybetmesi de beni hiçbir zaman ikna etmeyen sözde Oscar haksızlıklarından biri oldu. Titanic'in ezici popülerliğine, kazanacağının baştan belli olmasına ve hiçbir "alternatif favori" kredisine sahip olmamasına rağmen, James Cameron'ın filmi bana göre daha iyi bir yapım.

Sorunlu favoriler, aralarında 20 yıl olmasına rağmen bir araya geliyor! Elbette Roman Polanski'nin suçu (tecavüz), Elia Kazan'ınkinden (HUAC önünde isim vermesi) çok daha açık ve ağır bir ihlal. Ayrıca 21. yüzyılın başında Kazan'a verilen Onur Oscarı'nın protestolarla karşılanırken, birkaç yıl sonra Polanski'nin The Pianist ile En İyi Yönetmen Oscarı'nı kazanmasına kimsenin neredeyse ses çıkarmamış olması üzerine başlı başına ayrı bir yazı yazılabilir. Öte yandan, filmin kahramanının sendika içindeki yolsuzluklara karşı tanıklık etmeye karar verdiği On the Waterfront, Kazan'ın kendi davranışını oldukça doğrudan savunan bir metin gibi okunuyor; buna karşılık Chinatown ise Polanski'nin suçlarından önce çekildi. Her iki film de yönetmenlerinin en fazla kanonlaşmış yapımları arasında yer alıyor. Ben kişisel olarak Chinatown'un karanlık noir atmosferini, On the Waterfront'un melodramına tercih ederim. Ama doğrusu, Kazan'ın sinemasıyla hiçbir zaman tam anlamıyla aynı frekansta buluşamadım; isim vermesi meselesini tamamen bir kenara bıraksak bile.

İşin ilginç yanı, listedeki tek sessiz film, senkronize diyalogların ortaya çıkışından neredeyse on yıl sonra çekilmiş olmasına rağmen kendi içinde senkronize diyaloglara ve ses efektlerine de yer veriyor. Buna rağmen Modern Times'ın senaryosunu yazan, yöneten, müziklerini besteleyen ve başrolünde oynayan Charlie Chaplin, ikonik Küçük Serseri karakterini bu veda performansında sessiz bırakmayı tercih ediyor. Kulağa tuhaf geliyor olmalı: Tam anlamıyla 1930'lara ait bir yapımın, sessiz komediyi son kez selamlamak için daha da eski bir döneme dönmesi (üstelik bunu Mel Brooks'un Silent Movie'si gibi yıllar sonra yapılmış nostaljik bir deneme hissi vermeden başarması). Yine de Chaplin'in bu kısıtlamaları ne kadar doğal ve ustalıkla koruduğunu görmek etkileyici. Karakteri, bugün bile geçerliliğini koruyan "modern zamanlar"a taşıyan bir dizi talihsiz olay boyunca bunu başarıyor. Filmin en unutulmaz sahnelerinden birinde Küçük Serseri, kapitalist makinenin dişlileri tarafından kelimenin tam anlamıyla yutuluyor; devam eden bir espride ise korkunç çalışma koşullarıyla baş edememesi onu bu kez hapishaneye gönderiyor. Farklı sektörlerden tüm çalışanlar, üretim bandındaki bir sorunun, işçilerin sistemi ne pahasına olursa olsun çalışır durumda tutma zorunluluğu yüzünden sürekli kesintiye uğradığı o sahnenin komik olduğu kadar ürkütücü tarafıyla kolayca bağ kuracaktır.

Bu sadece One Battle After Another etkisi olamaz, değil mi? (Muhtemelen değildir; çünkü o film Rotten Tomatoes'un daha uzun listesine bile giremiyor.) İlk 25'te yer alan tek Avrupa filmi, Cezayirli Kuzey Afrikalıların Fransız ordusuna karşı mücadelesini siyah-beyaz, belgesel estetiğinde anlatan bu İtalyan yeni gerçekçi savaş filmi. (Evet, One Battle After Another'da Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı karakterin izlediği film de bu.) Üstelik Oscar tarihinde de ilginç bir yere sahip. Film, İtalya'nın 1966 En İyi Yabancı Dilde Film adayı olarak Oscar'a aday gösterildi; ardından ABD'de gösterime girdikten sonra 1968 yılında senaryo ve yönetmen dallarında yeniden adaylık elde etti. Bugün IMDB listesinde 244. sırada yer alıyor. Geçmiş yıllarda olsaydı One Battle After Another'ın kısa sürede onu geride bırakmasını beklerdim. Bu hâlâ gerçekleşebilir. Ancak artık film izleme alışkanlıkları bile öylesine kutuplaşmış durumda ki, One Battle After Another ya da Sinners gibi olay yaratan ve geniş kitleleri kolayca peşinden sürükleyen yapımların bile, The Battle of Algiers'ın sahip olduğu tarihsel itibara benzer bir geçmişleri olmadan IMDB listesinde ciddi yükselişler yakalaması zor görünüyor. Peki şu anda IMDB listesinde yükselişe geçen tek 2025 yapımı hangisi? Görünüşe bakılırsa kimseyi rahatsız etmeyen İngiliz biyografik filmi I Swear.

E.T.'nin bu listede yer almamasının nedeninin, her ne kadar döneminde çok iyi eleştiriler almış olsa da, Rotten Tomatoes eski eleştirileri gerçekten titizlikle topluyor olsaydı Spielberg'in eleştirmenler tarafından bugünkü kadar yüceltilmediği bir dönemde gösterime giren E.T.'nin şaşırtıcı derecede "düşük" bir puana sahip çıkabilecek olması olduğunu düşünmüştüm. (Yani yüzde 100 yerine yüzde 90 civarında bir puan.) Ama ister Rotten Tomatoes eski eleştirileri çok iyi derleyemediği için (ki öyle görünüyor), ister E.T. karşıtı yazılar bulmak gerçekten zor olduğu için (bu da mümkün), durum hiç de öyle değil. E.T.'nin Rotten Tomatoes puanı aslında Schindler's List'ten biraz daha yüksek. (Eleştirmenler tarafında "yalnızca" yüzde 94'e ulaşabilen film Raiders of the Lost Ark.) E.T.'nin bu listeyi tamamen kaçırmasının nedeni ise "izleyici" puanı. Film, Rotten Tomatoes'un ilk 300 listesine bile giremiyor; buna karşılık Raiders ilk 200'e giriyor. Bunun sebebi ise E.T.'nin izleyici puanının bir şekilde yüzde 70'lerin başında seyretmesi. Yani olur da biri o tartışmalı Popcornmeter puanını size kanıt olarak göstermeye kalkarsa bunu aklınızda bulundurun: Döneminin en sevilen Amerikan filmi olan E.T., bir şekilde yalnızca dörtte üçlük bir beğeni oranıyla yetinmek zorunda kalıyor. Elbette bu, Schindler's List'in değerinden hiçbir şey eksiltmiyor; bizim son derece tarafsız listemizde de E.T. ve Raiders'ın hemen üzerinde yer alıyor.

Ya da "Kızlar ve Erkekler." Bu iki filmi kapsayacak kadar geniş tutulan neredeyse her "en iyi filmler" listesinde ikisi de yer alıyor; bariz farklılıklarına rağmen birbirlerini istemeden tamamlıyor gibiler. İkisi arasında daha doğrudan etkili hissettiren ise tiyatro dünyasında geçen drama All About Eve. Sahne arkasındaki entrikalar da jüri odasındaki fikir çatışmaları da Amerikan sinemasında pek daha iyi anlatılmış sayılmaz. Yine de All About Eve, her nedense 12 Angry Men'e kıyasla yeniden yorumlara ve taklitlere daha açık bir film gibi duruyor. Belki de bunun nedeni, bir grup karakter oyuncusunu (ve burada adalet ile dürüstlüğü temsil eden yıldız isim Henry Fonda'yı) bir odaya kapatmanın fazlasıyla doğrudan bir yeniden çevrim hissi uyandıracak olmasıdır. Buradaki "kız filmi"nin yaşlanan bir oyuncuyu (Bette Davis), onun yerini almaya çalışan kurnaz genç bir aktrise (Anne Baxter) karşı konumlandırması ilk bakışta cinsiyet temelli bir karşıtlık gibi görünebilir. Ama dürüst olmak gerekirse, 12 Angry Men'de de bolca dedikoduculuk, çocukça yakınmalar, düşünce deneylerini gösterişe dönüştüren çıkışlar ve çirkin bir ırkçılık var. Üstelik filmi didiklemek de biraz daha kolay. (Örneğin Fonda'nın makul şüpheye ilişkin savları neden cinayetin gerçekten planlanıp planlanmadığına dair şüpheleri hiç gündeme getirmiyor? Oysa savcılığın açık ara en zayıf iddiası bu gibi görünüyor.) İlginç bir simetri de söz konusu: All About Eve, tiyatro dünyasını anlatan son derece sinematik bir filmken; 12 Angry Men teknik olarak bir tiyatro oyunundan değil, bir televizyon bölümünden uyarlanmış olmasına rağmen oyun hissini koruyan kapalı bir yapıya sahip. Buna rağmen iki film de hem televizyon öncesi bir döneme aitmiş gibi hissettiriyor hem de günümüzün arketiplerine uzanabilecek kadar evrensel kalmayı başarıyor.

Bu 25 filmin yalnızca yedisi En İyi Film Oscar'ını kazandı. Ama o yedi filmin tamamı ilk 13'te yer alıyor; onlara "Tartışmasızlar" diyebiliriz. One Battle After Another ileride onların arasına katılabilir. Ama şimdilik, ve belki de şaşırtıcılığı sayesinde her zaman, Parasite, 21. yüzyıldan bu listeye giren, En İyi Film Oscar'ını gerçekten hak edip etmediği konusunda pek tartışma yaratmayan tek temsilci olarak duruyor. Üstelik 2019'da karşısında Once Upon a Time in Hollywood, Marriage Story ve The Irishman gibi modern dönemin en güçlü Oscar adaylarından bazıları varken. Bong Joon Ho'nun gerilim filmi, yarı komik bir dolandırıcılık hikâyesinden sınıf çatışmasını merkezine alan keskin bir hicve, oradan da trajediye zikzaklar çizerek ilerleyen yapısıyla hem yönetmenin en az fantastik hem de en cüretkâr filmlerinden biri.

İlginç bir yan yana geliş. Neredeyse kimsenin sevmediğini söyleyemeyeceğiniz bir müzikal (ben de buna dâhilim; "Moses Supposes" sahnesini saymazsak neredeyse kusursuz bir film) hemen önünde ise müzik çevrelerinde neredeyse herkesin sevdiği bir grubu konu alan bir konser filmi var. Ancak bu film, sinema tutkunlarının ilk aklına gelecek türden bir yapım gibi de durmuyor; bırakın bunu, 1980'lerden ilk 25'e giren tek film olmasını. Belki bunda Jonathan Demme etkisi vardır ya da filmi sinemada izleme şansı bulmuş seyircilerin oluşturduğu bir oy bloğu söz konusudur. Stop Making Sense'in evrensel olarak sevilen bir film olduğuna inanmak isterdim ama ilk 20'ye girecek kadar özel bir yapım gibi görünmüyor. Bir konser filmi için gişesi gayet saygın olsa da bu listedeki en düşük hasılatlardan birine sahip. Sonra üniversitede filmi izlediğim günü hatırlıyorum; insanlar gerçekten koridorlarda dans ediyordu. İşte o zaman her şey anlam kazanmaya başlıyor.

Sunset Boulevard'ın, Billy Wilder filmleri arasında Some Like It Hot'ın (Marilyn; döneminin çok ötesindeki finaliyle), Double Indemnity'nin (Stanwyck; birçok kişinin ilk noir deneyimi) ya da The Apartment'ın (tek kelimeyle kusursuz) önünde yer almasını sağlayan şey herhâlde Hollywood üzerine kurduğu o meta anlatı. Sunset Boulevard'a karşı hiçbir şeyim yok ama Wilder'ın en ünlü filmleri arasında, ününün filmin kendisinden önce geldiği en belirgin yapımın bu olduğunu söyleyebilirim. Hatta filmi hiç izlememiş ama en ikonik repliklerini ve genel hatlarını bilen bir seyirciye sunacağı sürprizlerin de en az olduğu film olabilir. Elbette bu filmin suçu değil. Hatta tam tersine, saydığım Wilder filmleri arasında belki de en ileri görüşlü olanı. Sorun şu ki, "zamanın unuttuğu film yıldızları"nın kaderine artık o kadar aşinayız ki Gloria Swanson'ın canlandırdığı Norma Desmond'ın, Miss Havisham'ı andıran yazgısına verdiği tepki bugün neredeyse tamamen normal görünüyor. Kısacası, gerçekten de küçülen filmler değil, perdeler olmuş.

Bana sorarsanız, Toy Story'nin bu kadar çok listede üst sıralarda yer almasının ardında biraz "ilk albüm sendromu" yatıyor. Ama aynı zamanda karşı çıkması da pek kolay bir film değil. Bu, 20. yüzyılın sonundaki Snow White and the Seven Dwarfs. Üstelik dürüst olmak gerekirse, izlemesi Snow White'tan çok daha kolay bir film. (Farkındayım; bu yazı boyunca Snow White epey nasibini alıyor.)

İşte IMDB listesiyle Rotten Tomatoes listesi arasındaki belki de en öğretici farklardan biri. IMDB'nin üst sıraları Seven, The Dark Knight, Inception, Pulp Fiction, The Matrix, Fight Club, The Departed ve The Usual Suspects gibi modern kara filmler ya da kara film etkisi taşıyan yapımlarla dolup taşıyor. Bir örüntü fark ettiniz mi? Yakın dönemin neo-noir filmleri zamanla erkek odalarının vazgeçilmez posterlerine dönüşüyor. (Yanlış anlaşılmasın; saydığım filmlerin neredeyse tamamını ben de seviyorum.) Rotten Tomatoes ise doğrudan kaynağa gidiyor ve birçok kişi tarafından türün zirvesi kabul edilen gerçek bir 1940'lar kara filmini seçiyor: Carol Reed'in savaş sonrası Viyana'da geçen gizem filmi The Third Man. Alman dışavurumculuğunu andıran gölgeleri ve hafızalara kazınan zither ağırlıklı müzikleriyle film, türün en önemli örneklerinden biri. Modern kara filmlerden etkilenen birçok popüler yapımda da gerçek bir umutsuzluk hissi var elbette. Ama asıl kara filmlerde hem çok daha doğrudan ve sert hem de aynı anda çok daha stilize ve rüya gibi bir atmosfer bulunuyor. Bu durum özellikle The Third Man için geçerli. Film, savaş sonrası ahlaki belirsizliği bizim dünyamıza hiç benzemeyen bir görsel anlayışla, karanlık ama büyüleyici siyah-beyaz görüntülere damıtarak aktarıyor.

Bu filmi, bir zamanlar Rotten Tomatoes'taki kusursuz yüzde 100'lük puanını ünlü muhalif eleştirmen Armond White'ın "bozduğu" ve bu yüzden tepki çektiği yapım olarak yanlış hatırlıyordum. Ama elbette öyle değildi; o film 2010 yapımı Toy Story 3'tü. Zaten 1999'da Rotten Tomatoes tartışmaları diye bir şey henüz yoktu. Armond White aslında Toy Story 2'ye bayılmıştı; ben de öyle. Filmi sinemada beş kez izledim ve bugün bile hâlâ en sevdiğim Pixar filmi olmayı sürdürüyor. Eleştirmen olarak kusurları ne olursa olsun (bana göre bunlar hangi filmleri sevip sevmediğinden ziyade daha çok cümle yapılarıyla ve ilerleyen yıllarda ideolojik tercihleriyle ilgiliydi) White'ın üçüncü filme verdiği olumsuz oyun küçük de olsa bir zafer kazandığını kabul etmek gerekiyor. Sonuçta Toy Story 3 bu ilk 25 listesinde yer almıyor, öyle değil mi?

Bu gerçekten tarihî hissettiriyor: Star Wars'tan ilham alan bir devam filmi ilk kez, hem de çok küçük bir farkla da olsa, Star Wars'ı geride bırakıyor. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Star Wars hiçbir zaman üretmeyi bırakmadı; filmler, diziler, oyuncaklar, uyumlu valiz setleri... Kaliteleri değişken olsa da sürekli yeni içerikler geldi. Buna karşılık Top Gun yaklaşık 40 yıl boyunca sessiz kaldı ve ardından şaşırtıcı derecede şık bir miras devam filmiyle geri döndü; öyle bir film ki, onu izleyen herkesi ama en çok da Tom Cruise'u, aradan geçen sürede ölmediği için adeta kutluyor. Her nasılsa birçok profesyonel eleştirmen bu filmi örneğin The Force Awakens'tan daha sofistike ve daha duygusal olarak tanımladı. Ama iş gişe rakamlarına geldiğinde, belki de birçok izleyici aslında sadece Star Wars'ın, 40 yıl sonra aynı formülün yeniden uygulanmış hâlini izlemeyi tercih ederdi. Eğer öyleyse Top Gun: Maverick doğru fikri bulmuş olabilir.

IMDB listesini yıllardır domine eden Stephen King uyarlaması The Shawshank Redemption'a sembolik bir karşı hamle yapacak film belki de Paul Newman'ın kariyerini tanımlayan performansını sergilediği bu hapishane filmi. The Shawshank Redemption'a kıyasla çok daha açık biçimde sisteme başkaldıran ve duygusal anlamda çok daha az teselli sunan bir yapım. Konusu ve popülerliği açısından en doğal karşılaştırma noktası elbette The Shawshank Redemption. Ancak Cool Hand Luke, tematik açıdan One Flew Over the Cuckoo's Nest ile çok daha fazla ortak nokta taşıyor. Söz konusu film hâlâ IMDB'nin ilk 20'sinde yer alırken, Rotten Tomatoes'un ilk 300 listesinin son sırasında bulunuyor; bunun nedeni ise yalnızca çok az daha fazla sayıda olumsuz eleştiri almış olması. Cool Hand Luke'un, yıldız oyuncu merkezli sistem karşıtı ruhun daha saf bir örneğini temsil ettiği de söylenebilir; sorunlu bir karakteri bu kadar açık biçimde yüceltmeyen ve toplumsal mesajının farkındalığını bu kadar gözümüze sokmayan bir örnek. Ancak sevilen diğer filmlerle yapılacak bütün bu indirgemeci karşılaştırmaları bir kenara bıraksak bile, Newman'ın Luke'u tek başına tatmin edici, hatta ikonik bir sinema deneyimi olarak dimdik ayakta duruyor.

Hazır konu açılmışken şunu da söylemek gerekir: Rotten Tomatoes verilerini temel alan herhangi bir listenin yakın dönem filmlerine kayması oldukça muhtemel. Çünkü 21. yüzyılın ana akım yapımları çok daha fazla sayıda eleştiri topluyor ve her ne sebepleyse bu eleştiriler son on ya da yirmi yılda giderek daha olumlu bir eğilim gösteriyor. Öyle ki bugün tür sineması hayranları, bir süper kahraman filmi eskiden tamamen normal karşılanacak türden tepkiler aldığında, yani Rotten Tomatoes'ta yüzde 90'ın belirgin biçimde altında kaldığında, endişelenmeye başlıyor. Çünkü artık favori filmlerinin bu seviyenin üzerinde puan almasını beklemeye şartlanmış durumdalar. Bu yüzden Rotten Tomatoes listesinin üst sıralarının tamamen son 20 yılın filmlerinden oluşmadığını görmek başlı başına hoş bir sürpriz. Daha da güzeli ise listedeki en yeni filmin gerçekten bir Godzilla filmi olması. Daha birkaç yıl önce bana Godzilla'nın böyle bir listede Batman'ı geride bırakacağını söyleseler buna inanmazdım. Ama işte buradayız. Hikâyesi büyük ölçüde II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında geçen yeniden çevrim Godzilla Minus One, Amerikalı sinemaseverler arasında haklı olarak yerli gişe filmlerinin çoğundan daha güçlü bir itibara sahip. Film Japon tarihine doğrudan temas ederken klasik Godzilla devam filmlerindeki o ilkel eğlence hissini de koruyor. Aynı zamanda 1990'ların Amerikan gişe filmlerinden bazı önemli dersler çıkarıyor ve kayıp duygusuyla öylesine yoğruluyor ki, seyirciyi alkışlatmak için özel olarak tasarlanmış gibi görünmüyor. Buna rağmen sonunda tam olarak bunu başarıyor.

İşte DreamWorks meselesinden sonra hızlı bir toparlanma. Günümüzde gelmiş geçmiş en iyi romantik komedi dendiğinde çoğu kişinin aklına muhtemelen When Harry Met Sally... geliyor. Kuşkusuz o film, son 35 yılın sineması üzerinde screwball komediler döneminden çıkan hemen her yapıttan daha büyük etki yarattı. Benim screwball dönemi favorim ise, nefes kesen diyalog temposu ve peş peşe gelen esprileri sayesinde His Girl Friday. Ama gelmiş geçmiş en iyi filmler listesine bir romantik komedi koyacaksanız (ki kesinlikle koymalısınız seçenek büyük ölçüde ya The Philadelphia Story ya da It Happened One Night oluyor. It Happened One Night, tıpkı When Harry Met Sally... gibi son derece etkili bir film. Ancak türün sunduğu saf keyif söz konusu olduğunda Cary Grant, Katharine Hepburn ve James Stewart'ın yer aldığı, "kim kazanırsa kazansın biz kazanıyoruz" hissi veren aşk üçgenini geçmek kolay değil. Bunu aynı zamanda, 1989 öncesine yeterince dönmeyen "gelmiş geçmiş en iyi romantik komediler" listelerini çok da ciddiye almamanız yönünde küçük bir çağrı olarak da değerlendirebilirsiniz.

En azından Shrek değil. How to Train Your Dragon tartışmasız biçimde DreamWorks'ün en iyi animasyonlarından biri. (Yine de onu Kung Fu Panda ya da The Croods'dan çok daha üstün gördüğüm söylenemez.) Ancak birkaç Pixar filmi dışında kalan tüm Pixar yapımlarından ve Disney'in klasik animasyonlarının tamamından daha iyi olduğu fikri doğrusu biraz gülünç. Rotten Tomatoes'taki yüksek sıralaması da büyük ölçüde çok sayıdaki üç yıldızlık eleştirinin doğal sonucu gibi görünüyor. Öte yandan bu da, teknik başarısı ve çocuklara hitap etmesi sayesinde animasyon filmlerini ödüllendirirken geri kalan kusurlarını görmezden gelmeye alışkın köklü Amerikan geleneğinin bir parçası. Bu yaklaşım, How to Train Your Dragon'daki zaman zaman oldukça hantal anlatımı ve durmadan konuşan diyalogları görmezden gelmeyi de kapsıyor; Snow White'ın yer yer sinir bozucu ölçüde mızmız tavırlarını affetmeyi de.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.