Kolaj: British GQ
Swatch denince insanın aklına ister istemez şu kelimeler gelir: “Eğlenceli!”, “Canlı!”, “Ulaşılabilir!” ve “Quartz aslında cool!” Tüm bunlar düşünüldüğünde, markanın genellikle kapalı ve mesafeli olan sanat dünyasında edindiği konum daha da etkileyici hale geliyor. Swatch, Kiki Picasso, Annie Leibovitz ve Keith Haring gibi isimlerle iş birlikleri yapmanın yanı sıra, dünyanın en ünlü müzelerinin arşivlerini de talan etti (Uffizi ve Louvre Abu Dhabi’ye selam) ve bu koleksiyonlardaki eserleri giyilebilir sanat objelerine dönüştürdü. 2026’da ise sıra Guggenheim ve Peggy Guggenheim Collection’a geldi. Üstelik dört güçlü modelle.
Guggenheim iş birliği, Swatch için transatlantik bir ilk olma özelliği taşıyor. Marka, her iki koleksiyondan seçilen dört eseri alıp kelimenin tam anlamıyla kadranlara ve kayışlara yaymış. Pollock örneğinde bu “yayılma” fazlasıyla literal: 1974 tarihli Alchemy’den bir detay, saatin tamamını kaplıyor. Degas’nın 1903 tarihli Yeşil ve Sarı Elbiseli Dansçılartablosundaki silik balerin ayakları (£86) ise Swatch’ın ikonik Gent siluetinde kendine yeni bir tuval buluyor.
Diğer iki model ise bazı sürprizler barındırıyor. Paul Klee’nin 1919 tarihli Bavyeralı Don Giovanni’si (£86), hayranlık duyduğu iki opera sanatçısı ile oldukça pervasızca birlikte olduğu üç kadının ismini taşıyor. Monet’nin 1908 tarihli San Giorgio Maggiore’den Görülen Palazzo Ducale tablosu ise güneşle yıkanmış, dalgalı atmosferini kadrana taşıyor. Klee modelinde saat 12 yönünde açık bir pencere bulunuyor; arkasındaki disk her gün renk değiştiriyor. Monet modelinin kadranı ise UV ışığına maruz kaldığında parlak bir turuncu renkte parlıyor. Ayrıca bu model SwatchPAY ile, yani markanın temassız ödeme sistemiyle donatılmış durumda.
“Swatch’un ünlü sanatçılarla iş birliği yapmaya başlamasının temelinde, sanat dünyasında bir yer edinme arzusu vardı,” diyor Amerikalı sanatçı Esther Glina Montagner. Montagner, saat dünyasında özellikle 2023’te LAMA aracılığıyla açık artırmaya çıkardığı, çoğu nadir parçalardan oluşan 600 Swatch’luk koleksiyonuyla tanınıyor. “Marka, ‘giyilebilir sanat’ dediği şey için gerçekten risk aldı. Bu, Swatch’ın ucuz plastik saatlerini daha kültürel, daha trend, sanat ve modayla iç içe bir kitle ürününe dönüştürmesinin de bir yoluydu.”
Eğlenceli bir plastik saat olarak yola çıkan bir marka için bu yolculuk gerçekten etkileyici. Ama aynı zamanda oldukça mantıklı. “Markanın temel fikri üç ana sütuna dayanıyordu: eğlenceli olması, ulaşılabilir olması ve İsviçre’de üretilmesi,” diyor Swatch Vintage Collection’ın kurucusu ve sahibi Jean Vanheurck de Tornaco. “Bu fikir son derece cesurdu ve o dönemin saatçilik anlayışını tamamen parçaladı. Pazar, İsviçre’nin üst segment ürünlerine alışmıştı; Swatch ise rahatsız edici bir sadelikle ortaya çıktı ve saate, modaya bambaşka bir anlam kazandırdı.”
“Hep şunu aklımızda tutmamız gerekiyor: Swatch’a özgü bir bakış olmalı,” diyor Swatch kreatif direktörü Carlo Giordanetti. “Bir kartpostal ya da hatıra objesi yapmak istemiyoruz. Mesele pozitif bir provokasyon yaratmak. Eseri yeniden yorumlayabilmeli, içine biraz Swatch katabilmeliyiz.”
Kıyafetine biraz Swatch katmak, bileklerdeki günlük sıkıcılığa karşı da birebir panzehir. Sade kalmak güzel ama eğer sürekli monokrom saatlerden sıkıldıysan ve stilini baştan aşağı technicolor’a çevirmek istemiyorsan, bu modeller biraz caz katmanın en kolay yolu. Üstelik “yetkili satıcı”, “ikinci el” ya da “Rolex” kelimeleri geçmeyen bir saat sohbeti başlatma ihtimali de cabası. Yalnız küçük bir uyarı: yeni saatinle dışarı çıkmadan önce sanatla ilgili birkaç bilgiye göz atmanda fayda var. Kimse “art shaming” yaşamak istemez, değil mi?




BU İÇERİK İLK OLARAK BRITISH GQ WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.