Kendinize bir kariyer inşa etmek üzere Almanya’dan Türkiye’ye ilk geldiğiniz günleri hatırlıyor musunuz? Almanya’da ekonomi okumuşsunuz. Ama Türkiye’ye gelip modellik ve oyunculuğa yönelmişsiniz. Neden ve nasıl alınmış kararlardı bunlar? Hayatınızda bir kırılma yarattığını söyleyebilir misiniz?
Hatırlıyorum ve hatırlamayı çok seviyorum. Tüm duyguları aynı anda yaşıyordum. Hem müthiş bir coşku ve inanç hem korku hem de bilinmezliğin kaygısı. Üzerine düşünülmüş bir karar değildi, uzun uzun düşünmeyi tercih ettiğim bir dönem de değildi. Okul bittikten sonra iş hayatına atılmadan Türkiye’ye gelmek istedim sadece. Burada bir süre yaşayıp sonra başka ülkelere geçer, diyordum ama kalmaya karar verdim; meğer hayatımın en büyük kırılmasıymış, o an bilmiyordum.

Aynı yolu Berlin’de yürümeye karar verseydiniz meslek hayatınız ne noktada olurdu sizce?
Sanırım daha kolay olurdu ama Berlin’de kalsam bu yolu yürümeye karar verir miydim, bilmiyorum.
Oyunculuk bir nevi delilik değil mi? Hiç tanımadığınız birini oynamak… Sesi olmayan birine ses vermek… Onu yaşamak, içindeki ve dışındaki dünyayı anlamaya çalışmak… Başka biri olmanız gerektiğinde bunu nasıl başarıyorsunuz?
Çok güzel bir soru, teşekkür ederim. Bu deliliğin içinde olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Özgürce delirebilmek büyük bir lüks. Her karakter öncesi bir süre “Acaba ne çıkacak ortaya?” diye heyecandan uyuyamıyorum, çünkü çıkana kadar ben de bilmiyorum, sadece tahmin ediyorum, hayal kuruyorum.
Bir oyuncu olarak işiniz "insanla". Malzemeniz insan ve belki de insanı ilgilendiren her şeyi merak etmek zorundasınız. Meraklı mısınızdır?
Eskiden hiç değildim. Ayrıca hayata dair şeyler beni çok heyecanlandırmazdı. Her şey normaldi, olması gerektiği gibiydi sanki. Oyunculukla beraber bu ekonomist bakış açısı hayatımdan tamamen çıktı. Artık keşfettikçe daha çok merak ediyorum, daha çok heyecanlanıyorum. İnsanları, tepkilerini, duygular arasındaki geçişlerini, aynı olaya bambaşka bakış açılarını…
Bu bağlamda baktığınızda, bir oyuncunun en iyi gözlem malzemesi nedir size göre?
Kendisidir. Başkalarının hikâyelerini anlatabilmek için önce kendini tanımak, kendini anlamak, anlamlandırmak gerekiyor. En sarsıcı kısım orası. Kendinle gerçekten baş başa kalıp neyi neden yaptığın ve hissettiğin konusunda kendine dürüst olma ânı… İşte orada bir kapı açılıyor. Empati işin sonrası.
Aslında her karakterin kendine özgü bir ritmi var ve belki de mesele, bunu yakalamaktan geçiyor. Örneğin Fatih Sultan Mehmet’i oynadığınızda bu ritmi nasıl yakaladınız?
Başlarda sakin ve güçlü hissettiren ama yükseldiğinde veya hızlandığında sizi etkisi altına alan bir ritimdeydi, benim hayal ettiğim ve çizdiğim Fatih. Duygularını çok iyi tartan ve gerektiğinde törpüleyen bir hükümdar. Hep duygusunu tutmaya çalışan ve içinde kopan fırtınayı nadir gösteren bir karakter. Sanki hep birkaç adım ilerisini gören ve etrafındakilerin kendisine yetişmesini bekleyen bir adam. İnancı, inadı ve heyecanı bedeninde müthiş bir enerji birikimi oluşturuyor. Zihnini kontrol edebiliyor ama sanki bedeni aklına yetişemiyor... Doğru yerde ve anda ise, biriktirdiği gücün patlamasına izin verip zamanın akışını değiştirebilen bir fırtına oluşturuyor.

At üstünde savaşlar, zırhlar, oklar, kılıçlar… Zaman zaman “Ben burada ne yapıyorum?” dediğiniz oluyor mu?
Yoğun günlerde, özellikle savaş sahnelerinde koşturan atların, yanan okların, birbirine mızrak sallayan insanların etrafında elimde kılıçla savaşırken bir an “kestik” sesiyle günümüze dönüyorum ama duygum hâlâ sahnede; ya da duygudan çıkıyorum ama vücudum hâlâ savaş hâlinde… Garip bir his. Ekipten birileri benzin döküp bir yerleri yakıyor, diğerleri ellerinde güllelerle koşturuyor. Yaptığımız iş tam bir delilik. Sonra anons geçiliyor: “Tekrar alıyoruz, ölüler dirilsin”. Kontrollü bir kaos yaratılıyor ve kendinize sorduğunuz soru tam olarak “Biz burada ne yapıyoruz?” oluyor.
Başkalarının hikâyelerini anlatabilmek için önce kendini tanımak, kendini anlamak gerekiyor. En sarsıcı kısım orası. Kendinle gerçekten baş başa kalıp neyi neden yaptığın ve hissettiğin konusunda kendine dürüst olma ânı… İşte orada bir kapı açılıyor. Empati işin sonrası.
Çok güçlü bir karakteri canlandırdınız. Sizin güçle ilişkiniz nasıl? Güç sizin için nedir ve onu nasıl kullanırsınız? Güçsüz hissettiğinizde ne yaparsınız?
Benim için güç ayakta kalmakla ilintili. Bir koza kurup orada yaşamak değil de gelen giden her şeye rağmen savaşın ortasından canlı çıkmak gibi. Yaşamak o kadar da kolay bir şey değil. Herkes doğduğu andan itibaren kabına göre bir mücadele veriyor ve zamanla mücadelenin dozu artarken kap küçülüyor. Hayatta iyi şeyler de olur kötü şeyler de… Önce bunu kabul etmek, sonra da ‘bununla ne yapabilirim’ diye bakmak gerek. "Bu nasıl oldu, niye oldu" demek yerine "Bunu nasıl çözerim"e odaklandığımda güçlü hissediyorum. Sorularla boğuşmak iyi gelmiyor, eyleme geçmem lazım. Ayrıca iyi şeylerle baş etmek de güç gerektirir; onu kaçırıyoruz bazen.
Dış görünüşü çoğu zaman önceliklendiren bir sektörde, spektrumun “yakışıklı” tarafındasınız. Dış görünüşünüzle, aynadaki yansımanızla nasıl bir ilişkiniz var?
Küçükken kilolu bir çocuktum; ergenliğe girip boy atınca fazla kilolarımdan kurtuldum. Yani görece iyi görünüme de, görece iyi olmayan görünüme de hakimim. Şu an hissettiğim yerde de önceliklerim başka elbette. Kendime iyi bakıyorum, modayla ilişkim de iyi ama bakış açım netleşti. Bizi iyi gösterme konusunda dış görünüşün etkisinin sandığımız kadar büyük olmadığının ve bu etki süresinin kısa olduğunun farkındayım. Görünüşe ekleyebildiklerim sayesinde devam edebildiğim bir hayatın içindeyim.
Sizinle ilgili seyirci yorumlarında hep aynı şey öne çıkıyor: İlk başlardaki tedirginliğinizi zamanla ustaca yendiğinizi, kendinize ve oyunculuğunuza çok şey kattığınızı ve en önemlisi de ciddi bir çaba sarf ettiğinizi, çok çalıştığınızı söylüyorlar. Siz başlangıçtan bu yana olan gelişiminizi nasıl anlatırdınız?
Kendime, mesleğime ve işimi sunduğum insanlara saygım var; o yüzden sürekli üstüne koymak için çabalıyorum. Çalışmak en iyi bildiğim şey. Bu yüzden beni en güvende hissettiren yer. Başka bir iş yapıyor olsaydım da, süreç -uzun ya da kısa- aynı şekilde işleyecekti; elimden geleni yapmaya çalışacaktım. Bu iş özelinde ise, kısaca Şehzade Mehmet ve Fatih Sultan Mehmet, en başından beri iki ayrı insan gibiydi benim gözümde. Mehmet kendine çok inanıyordu ama tedirgindi çünkü etrafındakiler ona inanmıyordu ve ortaya koyduğu, hem kendi hayatı hem de devletin istikbaliydi. Fatih Sultan Mehmet ise kimse ona inanmadığında tedirgin olmayacak kadar kendine ve zekasına güveniyor, güvenmesi için muhteşem sebepleri var; bunlardan biri de İstanbul.
Ekipten birileri benzin döküp bir yerleri yakıyor, diğerleri ellerinde güllelerle koşturuyor. Yaptığımız iş tam bir delilik. Sonra anons geçiliyor: "Tekrar alıyoruz; ölüler dirilsin". Kontrollü bir kaos yaratılıyor ve kendinize sorduğunuz soru tam olarak “Biz burada ne yapıyoruz?” oluyor.
Set dışında zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kalan vaktimin önceliği eşim Özge’de. Zaten çok yoğun çalışıyorum ve az görüşebiliyoruz; bu yüzden onunla vakit geçirmek istiyorum. Ne yaptığımızın önemi yok. Bütün gün boş oturup dinlenebiliriz ya da arkadaşlarımızla görüşebiliriz.
Kariyeriniz boyunca aldığınız en değerli tavsiye neydi?
Hiçbir şeyi gözünde büyütme!
2026’ya girmek üzereyiz… Hem mesleki hem de kişisel hayatınızda gelecek dönem neler yaşamak, neler yapmak istiyorsunuz? Nasıl bir Serkan var 2026’da?
Özel bir dileğim var bu yıldan, gerçekleşince paylaşırım. Herkese sevdikleriyle beraber mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir yıl dilerim; geri kalan her şey hallolur.