British GQ
The Bear'ın ilk sezonunun yarattığı heyecanı bugün bile tam anlamıyla tarif etmek zor. Birbiri ardına gelen hızlı kurgular. Soğan doğrayan insanlar. Tencereleri savuran şefler. Yanlış miktarda et teslimatı yüzünden çıkan krizler. Birkaç saniyelik nefes alma molasında karakterlere biraz derinlik kazandıran sahneler. Sonra yeniden mutfak kaosu. Dizi acımasız bir tempoya sahipti. Duygusallığa kapılmıyordu. Gerçekçiydi. İzleyiciyi sürekli dengesiz yakalıyordu ve tam anlamıyla mükemmeldi.
İkinci sezon da benzer bir çizgiyi sürdürdü. Tek fark artık daha sofistike yemekler pişiriliyor olmasıydı. Karakterler bu yeni mutfağa uyum sağlamaya çalışıyordu. Bir de Jamie Lee Curtis'in Noel günü arabasıyla kendi oturma odasının duvarına girdiği o unutulmaz geri dönüş bölümü vardı.
Üçüncü sezon ise başlangıçta birbirinden hoşlanmayan karakterleri sürekli barıştırmaya ve neredeyse herkesin kişisel kusurlarını tek tek telafi etmeye fazlasıyla odaklandı. Jamie Lee Curtis yine harikaydı. Jon Bernthal da güçlü performansıyla öne çıktı. Dördüncü sezon hakkında ise mümkünse hiç konuşmayalım.
Peki beşinci sezon? Bu sezonun gelişi büyük dizilerin finallerinde alışık olduğumuz kutlama ve hüzün karışımı bir heyecanla karşılanmadı. Onun yerine tedirginlik vardı. Pek çok hayran dört buçuk saatini bir zamanlar çok sevdiği diziye dair güzel anılarını daha da zedeleme ihtimali bulunan yeni bölümlere ayırıp ayırmama konusunda kararsızdı.
Dördüncü sezona kısa bir dönüş yapacak olursak en büyük sorun aşırı dozda duygusallıktı. Sürekli "aile", "mükemmellik" ve "birbirimizin arkasındayız şef" üzerine yapılan klişe konuşmalar izleyiciyi fazlasıyla yormuştu.
Beşinci sezonun ilk yarısı da benzer bir yolda ilerliyor gibi görünüyor. Hikaye fırtınanın vurduğu karanlık bir Chicago'da açılıyor. Eskiden dizinin en güçlü yanlarından biri şehrin kendine has ruhunu başarıyla yansıtmasıydı. Bu sezon o his biraz geri dönüyor. Restoranın belki de son günü yaşanıyor. Uncle Jimmy'nin parası tükenmiş durumda. The Bear hala kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlü değil. Işıklar loş, moral ise ondan da düşük.
Kısa süre sonra sezonun restoranın bu belki de son çalışma günü boyunca geçeceğini anlıyoruz. Bu aslında diziyi ilk yıllarında özel yapan alışılmadık anlatım tercihlerinden biri. Sorun şu ki ilk birkaç bölüm boyunca karşımıza çıkan tek şey birbirinden bağımsız felaketler oluyor. Üstelik bunların çoğu inandırıcılık sınırlarını zorluyor. Bu dizide ya inanılmaz kötü şans var ya da inanılmaz iyi şans. Ortası yok gibi. Daha da kötüsü yaşananların önceki sezonlarda kurulan hikâyelerle neredeyse hiçbir bağı bulunmuyor. Bu felaketlerin arasına yine dördüncü sezondan tanıdığımız birlik ve beraberlik konuşmaları serpiştiriliyor.
Bunun en büyük temsilcisi Cousin Richie. Karakterin kişisel gelişim kitabından çıkmış gibi duran motivasyon konuşmaları Richie'nin kişiliğine aslında uyuyor. Hatta dozunda kullanılsa sevimli bile olabilirdi. Sorun bunların izleyiciye de hayat dersi gibi sunulması.
Dizi ancak üçüncü bölümde hareketlenmeye başlıyor. Carmy'nin restorandan ayrılmayı planladığını öğreniyoruz. Açıkçası bu gelişmenin ilk bölümde yaşanması gerekirdi. Buna rağmen sezon gerçek ritmini ancak yedinci bölümde buluyor. Sekiz bölümün yedincisi. Bu gerçekten çok geç. Pek çok izleyici muhtemelen o noktaya gelmeden diziyi bırakacaktır. Ama dördüncü sezonu sabırla tamamladıysanız beşinci sezonun son iki bölümü beklenmedik ölçüde buna değiyor.
Yedinci bölüm The Bear'ı neden sevdiğimizi yeniden hatırlatıyor. Odak neredeyse tamamen mutfakta ve salonda kalıyor. Artık oldukça uyumlu çalışan şefler ve servis ekibi her zamankinden daha fazla müşteriye daha kısa sürede ve daha az malzemeyle servis vermeye çalışıyor. Üstelik kaliteyi de düşürmeden. Gerilim yüksek. Her karakter bir noktada yaratıcı bir çözüm buluyor ve bunu izlemek son derece keyifli. İyi bir spor filminde takımın imkansızı başardığı sahneyi izlemek gibi. Bu bölümde yemek gerçekten hikayenin merkezinde. Onu güçlü yapan da tam olarak bu. Bolca aksiyon var. Eksik bir malzemeyle bir tabağın nasıl servis edileceğine dair gerçek tartışmalar var. Buna karşılık "Siz benim için çok şey ifade ediyorsunuz" konuşmaları neredeyse yok.
Aslında bu bölüm aynı zamanda sinir bozucu. Çünkü dizinin nerede raydan çıktığını çok net gösteriyor. Final sezonu dört buçuk saat boyunca sadece bu insanların restoranda son sürat birlikte çalışmasını izletseydi ve biz de ilişkilerinin çalışma biçimleri üzerinden nasıl değiştiğini görseydik ortaya çok daha güçlü bir sezon çıkabilirdi. Bunun dışındaki pek çok tercih ne yazık ki gereksiz hissettiriyor.
Sekizinci bölüm ise açıkta kalan hikayeleri toparlıyor. Bu kolay ama etkili bir tercih. Çünkü sonuçta bu karakterlerin hikayelerinin nereye vardığını görmek istiyoruz ve ulaştıkları noktalar büyük ölçüde inandırıcı ve tatmin edici. Duygusal yüzleşmeler bu kez daha sınırlı tutulmuş. Yine de Will Poulter'ın havaalanındaki sahnesi sezonun en zayıf anlarından biri. Öte yandan Jeremy Allen White'a da sonunda biraz alan açılıyor. Bu sezon boyunca daha geri planda kalan oyuncu ilk iki sezondaki sert ve hızlı diyaloglara denge sağlayan uzun monologlarını yeniden sergileme fırsatı buluyor.
Genel tabloya bakıldığında The Bear'ın final sezonu dizinin zirve dönemini temsil etmiyor. Ama bize o günlerin tadını son kez hatırlatıyor.Üçüncü ve dördüncü sezonlardaki düşüş büyük bir hayal kırıklığıydı. Bu final bunu tamamen telafi etmiyor.Yine de diziyi ilk başta neden bu kadar sevdiğinizi yeniden hatırlamak istiyorsanız son iki bölüm tam da ihtiyacınız olan şey olabilir.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ UK WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.