
Böyle bir cümle kuracağımı asla tahmin etmezdim ama berbat seyreden bir günü tam tersine çevirmemde Will’in payı büyük. Titreyen sesim ve stresten cenin pozisyonuna geçen postürümle bir şekilde ilk soruyu sormayı başarıyorum ve Will kocaman bir kahkaha atıyor. Kalabalık bir restoranda uğultulu seslerin arasında Zoom ekranımda çocukluğumdan çok tanıdık bir yüz ve devasa bir aktör var. O samimi kahkaha beni kendime getiriyor, omuzlarım bir anda geriye doğru açılıyor ve kendimi Will’in 13 inç ekrana dar gelen güçlü aura’sına teslim edip onu dinlemeye başlıyorum.

Beş yıla yayılan, yedi kıtayı kapsayan ve bedeni olduğu kadar zihni de zorlayan bir yolculuktan söz ediyoruz. Antarktika’dan Amazon’a, Himalayalar’dan Afrika çöllerine uzanan, Smith’in deyimiyle “Hayatında daha önce yaptığı hiçbir şeye benzemeyen” bir deneyim bu.
“Zaman zaman eve dönebilecek miyim diye endişelendim” diye anlatıyor epik yolculuğunu, konuyu çok dramatize etmeden, sakin ve net bir ses tonuyla. Ve sizin o an buna inanmaktan başka çareniz kalmıyor.
Beş yılda tamamlanan Will Smith ile Kutuplar Arasında, Smith’i bu kez bir oyuncu olarak değil, gezegenin en uç noktalarında sınırlarını test eden bir yol arkadaşı olarak karşımıza çıkarıyor.
Smith’in “Bu yapıma başladığında hayatımın ilk yarısı tamamlanmış gibiydi” sözleri, bir kariyer muhasebesinden öte varoluşsal bir eşik hissine gönderme yapıyor. Hayatında bir dönemi geride bırakırken sonrasında başına neler geleceğini bilmeden yola çıktığını, bildiği tek şeyin, yolunu ancak sınırların ötesine geçerek bulabileceği olduğunu anlatıyor.
Bu yolculuk bazen absürd detaylar da içeriyor; zehirli bir tarantulanın sağılabildiğini öğrenmek gibi. Ama Smith meseleye çok daha derin bir anlam yüklüyor: İlacın zehirden yapılması… En zor, en toksik deneyimin merkezinde bir dönüşüm ihtimali olduğu fikri ise, bu serinin ruhunu özetliyor.

Waorani’lerle ormanda ayakkabısız yürümek, Botsvana’da toprağın titreşimini hissetmek, anakondaların olduğu sularda oynayan çocukları izlemek… Tüm bu anlar, Smith’i tek bir noktaya getiriyor: “Farklı olduğumuzu sanıyoruz ama değiliz.” Botsvana’daki bir kabile üyesiyle Butan’daki bir keşiş arasında sandığımızdan çok daha az mesafe var.
100 gün süren bu çok yönlü yolculuk, aslında gezegenin uç noktalarından çok insan olmanın ortak kırılganlıklarını merceğe alıyor.
Şu anda seninle konuştuğum için gerçekten çok heyecanlıyım Will, bu benim için büyük bir zevk. Öncelikle zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim. Dün gece arka arkaya dört bölüm izledim. İnanılmaz bir işe imza atmışsın.
Çok teşekkür ederim!
Hayatının bu aşamasında böyle bir projeye seni “evet” demeye iten neydi? Aslında şunu merak ediyorum; çekimler esnasında sence kendine kaç defa bunun kötü bir karar olduğunu söyledin?
Kesinlikle öyle oldu (dev bir kahkaha atıyor)! Bu proje aslında kendimle ilgili bir arayışta olduğum bir döneme denk geldi. Sanki hayatımın ilk yarısı tamamlanmış gibiydi. Maddi karşılığı olan işleri başarma arzusunu arkamda bırakırken yepyeni bir dönemin arifesinde olduğumu hissediyor ama bunun içeriğini henüz kestiremiyordum. Ancak hikâye anlatımına dair sezgim bana şunu söylüyordu: Yolumu ekstrem yolculukların içinden geçerek bulacaktım…
Bu yolculuk sırasında dünya hakkında keşfettiğin en şaşırtıcı ya da en tuhaf şey neydi?
Bir tarantulanın sağılabildiğini öğrenmek. Gerçekten çok şaşırtıcıydı.

Evet bunu gördüm. Merak etme, kesinlikle sana inanıyorum!
Evet, tarantula da şaşırmıştı zaten. Oldukça tuhaf bir bölümdü. Ama oradan çıkan fikir daha da şaşırtıcıydı: İlacın zehirden yapılması. Bu çok ilginç bir bilimsel bulgu ama aynı zamanda güçlü, spiritüel bir anlamı da var. Belki en zor, en zehirli olan şeyden en büyük şifa doğabiliyor. Başka bir deyişle, o “en kötü” addedilebilecek deneyimin bile, içindekini şifaya dönüştürme ihtimali olabilir. Yolculuğum boyunca bu fikrin gücüne inanarak hareket ettim.
Anlıyorum. Bazen temelde bize acı çektiren şey, sonrasında iyi gelebiliyor. Nasıl baktığımıza bağlı. Waorani ve San halkı gibi topluluklarla da tanıştın. Onlardan hayata dair neler öğrendin?
Waoraniler’le ilgili beni en çok etkileyen şey, kıyafetlerini ve ayakkabılarını çıkarıp ormanda, evlerinin salonundaymış gibi yürümeleriydi. Doğayla inanılmaz güçlü bir ilişkileri var. Altı metre uzunluğunda bir anakonda vardı. Onu inceledik ve tekrar suya bıraktık. Dört yüz metre yukarıda ise çocuklar derede oynuyordu. Onlara “Kimse tedirgin değil mi?” diye sordum. “Hayır” dediler. “Çocuklar çevrelerini tanıyor. Anakonda gelirse, zaten yer değiştirirler.”
Çevrelerine o kadar hakimler ki, anakondaların bulunduğu bir suda rahatça oynayabiliyorlar. Kişinin doğayla gerçekten uyumlandığında ne kadar konforlu bir yaşam sürebileceğine tanıklık etmek gerçekten çok etkileyiciydi.
O topluluklarla tanışmak sana modern hayata dair neleri sorgulattı?
En büyük farkındalık, toprağın üzerini betonla kaplamanın ne kadar büyük bir kayıp olduğunu görmek oldu. Botsvana’daydık ve ava çıktığımızda herkes ayakkabılarını çıkarıyordu. Ayakkabısızken büyük hayvanların hareketini hissedebildiğini anlattılar.
Evet, etraftaki tüm titreşimi hissediyorsun.
Aynı zamanda sıcaklık değişimini de hissediyorsun. Yeryüzüyle temas halinde oluyorsun, duyuların gelişiyor ve doğal ritimlerle uyumlandığında daha doğru kararlar alabiliyorsun. Şehirlerde ise her yeri betonla kaplıyoruz ve doğayla olan bağımız giderek zayıflıyor.
İzleyicilerin 7 bölümlük seriyi hangi duygularla sonlandırmalarını isterdin?
Yolculuk boyunca, sahip oldukları tüm farklılıklara rağmen aslında insanların birbirine ne kadar benzediğine dair önemli bir bilinç oluştu bende. Botsvana’daki bir kabile üyesinden Butan’daki bir keşişe, aynı duygularla hareket ediyor insanoğlu.
Kısaca hepimiz hayatta birkaç temel problem ve zorlukla mücadele ediyoruz. Farklılıklardan çok benzerliklere sahibiz.
Umarım bu seri, samimiyet ve saygı çerçevesinde etkileşime girmenin ve üretmenin önemi üzerine ilham verir. Şu anda dünyada en çok ihtiyacımız olan şey bu.
Çok teşekkür ederim Will, benim için seninle konuşmak çok eğlenceli ve zevkliydi. Son olarak bir fotoğraf çekebilir miyiz?
Tabii ki, lütfen!
Gülümseyebilir misin? Evet harika görünüyoruz şu an, çok teşekkür ederim. Güzel bir gün geçirmeni umuyorum!
Çok keyifliydi Şahin, ben de sana güzel bir gün diliyorum.