
Eskiden kadın ve erkeğe biçilmiş rollerin sonuna geldik. Dünyanın ekonomik bunalımı, “Eve erkek ekmek getirir, kadın evi çekip çevirir” geleneğini, özellikle entelektüel beyaz yakalı orta sınıf açısından imkansız hâle getirdi. Sadece İstanbul’da değil, Türkiye ve dünyadaki tüm büyük şehirlerde bir üst nesilden geliri olmayan tek bir kişinin tüm ailenin ekonomik ihtiyacını karşılaması çok zor. Çoğu hanede iki kişi birden çalışıyor ve genelde çok çalışıyor. Biraz da sebebi bu olacak ki Y kuşağı babalar, bir önceki kuşağa göre çocuklarıyla tam üç kat daha fazla zaman geçiriyorlar. Yani eskiden, “Çocuğa kadın bakar” algısı giderek yerini eşit ebeveynlik gibi söylemlere bırakıyor. Hâlâ TÜİK verilerinde, kırsal kesimlerde yemeği kadın, tamirat işlerini erkek yapıyor gibi görünse de, araştırmalara göre özellikle eğitim seviyesi arttıkça erkek, ev işi ve mutfakla daha çok haşır neşir oluyor fakat kadınlara sorulduğunda hâlâ evin gelirindeki büyük payın erkek tarafından getirilmesi gerektiğini, hatta erkek yeterince gelir getirirse çalışmayı tercih etmeyeceklerini söylüyorlar. Yani erkek, hayatında belki de ilk defa kendisinden hem para kazanması hem yemek yapıp evi temizlemesi ve hem de çocuklara bakması beklenen bir dönemin içerisine girdi. Bu kadar çok beklenti 1980 sonrası işgücüne katılmış kadın için alışılmış olsa da, erkek için fazlasıyla yeni ve bir yandan “Modern erkek tabii ki eşine yardım eder” denilirken diğer yandan da ekonomik yükün erkek tarafından üstlenilmesinin beklenmeye devam edilmesi kafa karıştırıcı bir hâle gelmiş durumda.
Erkekten ilişki içindeki beklentilerde de, yine modernite ve geleneksel alışkanlıklar iç içe geçtiği için, çeşitlilikler hakim. Özellikle sosyal medyada yaratılan “İdeal erkek, mükemmel sevgili, kusursuz ilişki” imajıyla, erkeğin sevgilisini anlaması, dinlemesi, onun duygularıyla empati kurması beklenirken aynı zamanda hemcinsleriyle rekabet etmesi için gereken fiziksel, duygusal ve ekonomik gücü de elinde tutmasına dair beklentiler var. Yani bir erkek çalışıp para kazanacak, bu sırada beslenmesine, fiziğine dikkat edecek, öte yandan sevgilisiyle hemcinsi gibi ilgilenecek, fakat onu ‘bir erkek gibi’ güvende hissettirmeye, koruyup kollamaya da devam edecek. Üstelik bunların her birine yeterli vakit ayıracak organizasyon kabiliyetine sahip olacak. Bu hipergerçeklik kadın üzerindeki “Evinde eş, yatağında cilvenaz, sokakta hanım” olacak klişesinden farklı bir tablo çizmiyor. Kadında yarattığı gibi erkekte de beklentilerin altında ezilen ve yetersiz hisseden bir ordu oluşturuyor. Bu ordudaki erkekler de üç farklı yola gidiyor. Bazıları Man Going Their Own Way (MGTOW-Ciddi ilişki istemeyen ve kendi yoluna giden erkek) gibi akımlara dahil oluyor. Kimisi, kadınların kendilerini manipüle ettiğini düşünen ve geleneksel erkeğin acilen geri gelmesi gerektiğini savunan Red Pill benzeri akımları benimsiyor, kimileri de bu yaratılmış ‘mükemmel’i yakalamaya çalışıyor ancak genelde ya hemcinslerinden tepki görüyor ya da “Tüm erkekler canidir, hayvandır” gibi karşı cins genellemelerinin kümeleri içerisine dahil ediliyor ve “Öyle mükemmel erkek olmaz, kesin aldatıyordur” denilerek etiketleniyor.
Her ne kadar bu yazıyı bir şeyi savunmak için değil, genel fotoğrafı göstermek için yazsam da, okuyan kadınların bazılarında ya da belki pek çoğunda “Ay kıyamam, bitmedi bu erkeğin çilesi, yazık onlara” diye ironi yapanlar oluyordur. İşte tam da bu ironi, modern erkekte “Ne yapsam yaranamam zaten. Duygulansam ‘prenses’ derler duygulanmasam ‘öküz’ derler” çekincesi yaratıyor. Üstelik erkekler hemcinsleriyle kadınlar kadar açık ve rahat iletişim kurma alışkanlığına sahip olmadığı için tüm bu ikilemleri, endişeleri ve yetersizlikleri kendi içinde yaşıyor. Bu durumda ya serbest piyasadan çekilme ya da yeni modern düzeni reddedip gelenekselliğe sıkı sıkıya tutunma eğilimi yaratıyor. “Erkeğin onaya ihtiyacı yoktur; ilişkiyi ve sevişmeyi erkek başlatır; hayatta ve yatakta performansı yüksek olması gerekir; erkeğin tahrik olma konusunda aç-kapa düğmesi vardır ve kumanda kadının elindedir; utanan, kibarlık yapan, kaygılarını paylaşan erkek, prensestir” benzeri kalıp yargılar sadece kadınlar tarafından değil, belki daha fazla biçimde erkeklerin kendi aralarında da birer manipülasyon, sindirme ve dalga geçme aracı olarak kullanılıyor. Bu da modern erkeği hödüklükten centilmenliğe gideceği yolda engebeler ve virajlarla dolu bir yolculuğa sürüklüyor.
Erkeklerin uzun ilişkiye olan çekincelerindeki en önemli konulardan biri de “değiştirilme” korkusu. Çoğu erkeğe göre, kadınlar bir erkekle birlikte olduktan sonra onda sevdikleri özellikleri değiştirmeye çalışıyor, direnince kavga ediyor direnmeyip değişince de artık eskiden sevdiği özelliklere sahip olmadığı için onu güçsüz görüyor ve çekici bulmamaya başlıyor.
Bu ikileme Michelangelo Fenomeni deniyor. Yani kadınlar erkeği bir yontulmamış taş gibi görerek ondaki bir ideale âşık oluyorlar. Bir süre sonra o taşı yontarak içindeki heykeli çıkarabileceklerini umuyorlar. “Şimdilik idare eder ama ileride ben şu huylarını törpülerim” diye karşısındaki erkeği olduğu gibi kabul etmeyen bir kadın, bir tarafta evcil ve kontrol edilebilir bir aslanın zaman içinde tükenen heyecanı, diğer tarafta vahşi ve belirsiz aslanın kaygı veren çekiciliği arasında cambazlık yapmak durumunda kalıyor. Erkeğin tarafındansa “düzeltilmeye ve daha iyi hâle getirilmeye çalışıldıkları” bu fenomen şöyle algılanıyor. Esaret altındaki aslanlar uzun yaşarlar ancak bu süreyi demir parmaklıklar ardında, başkalarının kontrolü altında geçirirler.
Peki ne olacak?
Hazırsanız toparlıyorum. Şimdi tüm bunları aynı şekilde alıp, kadın tarafından bakarak, onun üzerindeki baskıları, korkuları, güvensizlik hislerini, sosyal medyayı açtığında maruz kaldığı vahşet haberlerini ve bunların üzerindeki yarattığı sosyolojik, psikolojik fenomenleri anlattığım bir yazı da hazırlayabilirim. Her iki tarafı da “mutsuz ve haklı” çıkarabilirim. Bunun sebebi, ortada bir haklı, mutlu filan olmaması. Bu işten tek nemalanan, sistemin kendisi. İletişim çağındaki kültür endüstrisinin seri üretimiyle dayatılan toplumsal algı, kendimizi eksik hissetmemiz ve endişe etmemiz üzerine kurulu. Kendimizi ne kadar yetersiz, ne kadar güvensiz hissedersek o kadar çok tüketiriz. Ne kadar eksik hissedersek, o boşlukları o kadar çok şey satın alarak doldurmaya çalışırız. Spor salonu üyeliği, makyaj malzemesi, süper gıda, daha büyük bir araba, yeni kıyafet, estetikle gelen zerafet... Adını siz koyun. “Şunu da yapmalısın. Böyle de görünmelisin. Bak onlar nasıllar, neler yapıyorlar” diyerek içimizde açılan kara delik, önce banka hesaplarımızda, sonra ruhumuzda ve en sonunda da harcadığımız zamanımızda geri dönülmez hasarlar bırakana kadar, o önümüzde sallanan mükemmel havucun peşinde koşabiliriz. Bu bir tercih. Bir diğer tercih de “Bana ne ya” deme cesaretini göstermek. “Bana ne ya onların hayatından, bana ne ya onların düşüncesinden, ilişkisinden, yediğinden, içtiğinden, giydiğinden, gezdiğinden” diyerek, karşımızdakine; olduğu gibi, tüm dikenleriyle gerçekten baktığımız, yatağa girdiğimizde sadece iki kişi seviştiğimiz, “uzmanları” değil de sezgilerimizi dinlediğimiz ilişkiler kurabiliriz. İşte belki o zaman bize satılan mutluluk yerine, tatmin olduğumuz anları yaşayabiliriz.
Sevgiler...