Hit Makineleri Nasıl Çalışıyor: Tutan İş Yapmanın Formülü

İyi roman kahramanı işinin erbabıdır. Şarkıları şarkı yapan kafiye değil, bizi şaşırtmasıdır. Televizyonda sersem bir karakteri güzel bir başkasıyla dengelersen o dizi tutar…

17 Mayıs 2016

Hit Makineleri Nasıl Çalışıyor: Tutan İş Yapmanın Formülü

 

1000 GERÇEK HAYRANLA HAYATA TUTUNUN 

Ressam, müzisyen, yönetmen, senarist, oyuncu, reklamcı, zanaatkâr… Herkes bir hit üretebilir mi? Elbette! İlham geldiğinde yakalayabilirse, fikrini bir ürüne dökmek için üşenmeden çalışırsa, milyonlarca hayalin ve hayal sahibinin aynı anda var olmaya çalıştığı bir dünyada gerekli yöntemleri kullanarak sesini duyurmayı becerebilirse, promosyonunu yaparsa, sonrasında da geri dönüşleri doğru değerlendirebilirse, evet, herkes bir hit, tutacak bir iş üretebilir!

Peki üretmek zorunda mı? Ya da şöyle soralım, herkes tanınmak, ayakta kalmak, yaşamak için “milyonların sevgilisi” haline gelmek zorunda mı?

“Gerekmez” diyor Wired dergisinin kurucu editörü Kevin Kelly: “Başka yollar, yöntemler de var. Bir yöntem, 1000 gerçek hayran bulmak. Birçok sanatçı, aslında bilmeden bu yöntemi kullanıyor. Ama yine de tanımlamak şart. İşin özü şu: Ortaya bir ürün koyan herhangi biri, bir müzisyen, bir tasarımcı, bir yazar sadece 1000 kişinin takibiyle yaşayabilir.”

Grafiği sağlam Çin filmi ismi gibi: 1000 Gerçek Hayran… Çorbayı nasıl kaynatacak peki bu afili laf? Kelly’nin hesabı, her bir gerçek fanın, sevdiği sanatçı için yılda 100 dolar harcadığı. Yani kitle fonlama projelerinden ne satsanız, kendi kendinize ne üretseniz alırlar. Albümdür, tişörttür, seramik kupadır, kitaptır, boş bırakmazlar, diyor Kelly. “Gerçek hayran sizi görmek için 300 km yol yapar. Adınıza Google alert kurar. Açılışlarınıza gelir. İmza gününüze katılır. Bir sonraki işinizi sabırsızlıkla bekler.”

Ama her şeyden öte konuşurlar. Yayarlar. Size olan ilgiyi diri tutarlar. Size daha az bağlı insanlardan da para kazanmanızı sağlarlar (onların sayesinde albüm yapabilir, kitap yayımlayabilir, televizyonda bir proje alabilirsiniz). Yapmanız gereken hem üretmek hem de iletişimde kalmak. Zahmet olmadan hiçbir şey olmuyor.

Kısacası, siz herkes için üretin ama sizi gerçekten seven o 1000 kişiye bağlı kalın.

KİTAP: BESTSELLER’A GİDEN HER YOL MÜBAHTIR

Kestirmeden bestseller yazmanın formülü var mı? Var! Amerikan yazar ve bilim insanı Clifford Alan Pickover öyle diyor en azından. Pickover’a kulak kabartmak lazım çünkü adam hem birçok dile çevrilmiş bir yazar (50’den fazla kitabı var, daha çok bilim alanında) hem de hayatı formüllerin gözüne gözüne vurarak geçiyor (bu arada 200’ü de aşkın patente sahip; yani sıfırdan bir şey yaratmak, ilham perisiyle alışverişe girmek konularında boş değil). Üstelik hayırsever de bir adam; Amerikan kitap endüstrisinde zirveye tırmanmış kitapları uzun uzun analiz etmiş, yetinmemiş, bunların başarılarının arkasında duran sırları formüle döküp bizlerle paylaşmış. Hızla Pickover’a  bağlanıyoruz.

Dergi fiyatına ilham bulunur

Pickover’dan hakikaten işe yarar, kurnaz bir tavsiye: Önce gidip bir National Geographic dergisi satın alın. Aklınıza yatan herhangi bir konuyu seçin. Fotoğrafları, metni iyice içinize sindirin. Gördüğünüz yer her neresiyse, hikayeniz burada geçsin. Yeter de artar. Piyasada çok satan birçok romana göz atın; sadece şu dergi işini bile hakkıyla uygulasanız, mekan bilginiz o romanları yazanlardan daha sağlam olur.

Senden bir elektrik alıyorum

Flörtöz ortamı kurmak önemli. Varsa yoksa elektrik alışverişi. “Hikayede biri erkek biri kadın iki temel karakter olsun (ayrıca yine bir erkek, bir kadın yan karakterler de olsun); baş kahramanlarınız birbirleriyle aşka düşsün” diyor Pickover. Bu aşkı kitap boyunca geliştirin. Yetmez. Hikayenin anlatıcısı olan kahramanınızla yan karakterlerden biri arasında da aşk olabileceğine dair subliminal mesajınızı verin. Yalnız bir noktada da artık durun; çok usta değilseniz, bütün ipleri birbirine dolamayın. Gerçek hayatta ona buna yazmak sizi ilgilendirir de, insan okuyacaksa bunu, flörtözlüğü abartmayın.

Kahramanı devlet üniversitesinden mi alsak, özelden mi?

Başkahramanın özel bir becerisi olsun. Sorunları bu becerisiyle çözsün. Dedektiflik, biliyorsunuz zaten ideal ama Dan Brown’un Da Vinci’nin Şifresi’nde işe başlattığı, sonradan Tom Hanks’in canlandırdığı Robert Langdon da Harvard Üniversitesi’nde dini ikonoloji ve sembolbilim hocasıydı. Malzemeniz geliştikçe, kahramanınıza böyle CV’ler de gerekecektir. Unutmayın; bu yiğit kişi olayların akışını etkileyen sıkıntılı bir durumla boğuşmalı, sonra tabii ki bu kavgayı kazanmalı. Bir not: Tehlike önce geçti sanılsın, sonra geri dönsün. Çünkü bir bestseller yazmak istiyorsanız, bela sizin işiniz.

Olaylar Rusya’da geçiyor

Uzun uzun anlatmayın… En önemli tasvirlerinizi beş cümlede bitirin. Çok mühim bulduğunuz birkaç yer hariç, bu kuraldan vazgeçmeyin. Cliff A. Pickover böyle diyerek Tolstoy’u, Dostoyevski’yi silip atmış ama işte Woody Allen’ın Savaş ve Barış özeti de bu yüzden kısa. Aklında kalmayan bütün ayrıntıları elemişti Allen: “Olaylar Rusya’da geçiyor…”

Bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti

“Bir kitap yazdım ve bütün hayatım değişti” demek istiyorsanız ilk cümleniz güçlü olmalı, diğerlerinin arasında parlamalı. Orhan Pamuk’a boşuna Nobel vermediler; adam olacak kitap (başlıktaki, Yeni Hayat’ın ilk cümlesi) en başından belli oluyor.

Asla geri bakma

Yani bakın ama bunu birer “bölüm” olarak yapmayın. Pickover’a göre flashback’ler olayın akışını, okurun da ritmini bozuyor. Sonuçta bu bir bestseller, Geleceğe Dönüş değil. Okuyacağız, unutacağız; yormayın bizi.

Herkes yazar değil

“Bir kitabı asla birkaç başka insana okutmadan yayımlamayın” diyor Pickover. Siz de “Yahu zaten bu iş böyle değil mi, birkaç kişi okumadan dosya yayınevine gönderilir mi” diye soracaksınız haklı olarak. Aramızda kalsın, yayınevi editörlerinin dertlerini dinlemek istemezsiniz. Biz özetleyelim: “İlkokul terk düzeyde kalemlerden çıkma eserler başyapıt diye sunuluyor; olmamış deyince de zaten siz ne anlarsınız diye yanıt geliyor.” Herkes yazar değil, gerek de yok. Belki de en temizi bu.

 

MÜZİK: YAZ TAHTAYA BİR DAHA, TUT DEFTERİ KİTABI

İngiltere’nin en iyi, en revaçta söz yazarlarından, Adele’e, Florence and the Machine’e ve daha birçok isme söz yazan, şarkılarını sıklıkla en iyi 10’a sokan Eg White anlatıyor: Hit şarkı yazmanın da kuralları vardır!

Kuantum fiziği değil

“Çok fazla yenilik getirmeyin, çok radikal olmayın” diye anlatıyor The Independent’a White: “Meseleyi zorladığımızda kimse anlamıyor. Tamam, duygularla ilgili sözcük dağarcığı biraz fakir, dışarıda daha geniş dağarcığa sahip bir dünya var ama bu ikisini birleştirmeyi denemeyin, birleşmiyor.” Sözün özü, kuantum fiziğinden şarkı çıkmıyor. Çıksa da aşk şarkısı çıkmıyor. Onu da becerseniz, o şarkı kimsenin diline dolanmıyor.

Çocuk da yazın, kariyer de

Şarkı sözü yazarı için altın değerinde bir tavsiye: “Herkesin anlayacağı ama şimdiye kadar söylenmemiş bir şeyler söyleyin.” Eg White, bu mevzunun çok faydasını görmüş: “Hep bildiğiniz bir şeyin sizi şaşırtması olağanüstüdür ama tabii her zaman da olmaz bu.” Bizde Nil Karaibrahimgil bu konuda tipik bir örnek, üstelik hemen her şarkısında 12’den vuruyor. “Çocuk da yaparım, kariyer de” slogan olmadı mı? “Tektaşımı kendim aldım, tek başıma kendim taktım”ı bir düşünün. Ya da “Bütün kızlar toplandık”ı… Kadınlar cephesinden Nil çıktı; modern erkek dünyasını birkaç dizede bu kadar iyi anlatan hâlâ kimse yok. Demek ki ihtiyaç var… Not edin bunu!

Seviyorum! Bir daha söyle! Seviyorum…

White’tan bir başka tavsiye: “Sonuçta aşk hakkında yazıyoruz, karbonun yapısı hakkında değil. Çoğu şarkı 18-25 yaş aralığındaki insanlar içindir. Onların da hayatta başlarına gelen en önemli olay ya aşktır ya da ayrılık… Popüler müzik de başka bir şey değil zaten.” Yani demek istiyor ki; ekmeğinizi aşktan çıkarın, başka alanda iş yok. Haksız değil ama siz yine de baktınız olmuyor, başka alanları da keşfe çıkın.

 

TELEVİZYON: GÜLDÜK EĞLENDİK TAMAM DA SEN BUNU NASIL YAPTIN?

“Televizyona iyi sit-com nasıl yazılır” diye soracaksanız efsaneye sorun. Peter Mehlman örneğin. Jerry Seinfeld ve Larry David’le birlikte, seyrettikçe halen karnımızı tuta tuta güldüğümüz Seinfeld’i yazan ekibin bir parçasıydı (örneğin George Costanza havuzdan bazı uzuvları “büzüşerek” çıktığında, Jerry Seinfeld’in kız arkadaşına çıplak biçimde yakalandığı ve sonrasında travmaya girdiği bölüm onun eseri). Zamanında Reader Digest’e “iyi komedi nasıl olmalı” tavsiyelerini vermiş Mehlman. Dinleyelim…

Yarım dakikada mevzuyu anlatabilir misin?

Çok iyi bir fikrinizin olması yetmez. Bunu yapımcıya doğru şekilde satmanız gerekir. Hollywood’da dikkat eşiği yarım saatle üç saniye arasında değişiyor (Türkiye’de az biraz daha fazla ama yapımcılarla o fazla zamanı geçirmek istemeyebilirsiniz; o yüzden siz yine de ilgi eşiği yarım dakikaymış gibi davranın). Mehlman’dan örnek fikir alalım: “Hali vakti yerinde siyah bir çift, beyaz bir çocuk evlat edinmeye karar verir ve olaylar gelişir.” Bu cümle tutacak bir dizi için yeterliymiş. Yalnız hatırlatalım; Türkiye açısından bu konular espriye değil, melodrama müsait. Erkan Petekkaya buradan kariyer yaptı, düşünün. Her neyse; fikriniz varsa kısa tutun, mevzu bu.

Sevelim sevdirelim, dünya kimseye kalmaz

Seinfeld, “hiçbir şey hakkında bir dizi” olmasıyla övülür. Mehlman’a göre buraya kadar iyi hoş ama çark herkes için aynı şekilde dönmüyor. Bu numara bir defa tutar. Demek ki, hit yakalamak için artık “somut bir şeyler hakkında” bir dizi yazmak gerekiyor. Bunun için de temel şart: Sevilesi karakterler yaratın! Yetmez. Çok sevilesi karakterler yaratın. Seinfeld örneğinde bu karakter elbette George Costanza. Friends’de Joey. Yenilerden Unbreakable Kimmy Schmidt’te Tituss. Yerlilere dönelim: Avrupa Yakası’nda Burhan Altıntop, Yalan Dünya’da Vasfiye Teyze, Tatlı Kaçıklar’da mafya babası Tarumar, Geniş Aile’de Ulvi, İşler Güçler’de yapımcı Hakkı… İşte böyle güldür güldür bir liste. Bu karakterleri çok sevmesek bu diziler de yaşamazdı.

Yiyor ama güldürüyor

Devam ediyoruz. Hafiften nevrotik ama tatlı karakterlerden iyi sit-com malzemesi oluyor ama bencil ve hain karakterlerden mükemmel mizah çıkıyor. Mehlman, bu kadar kusurlu tiplere kimsenin ekran teslim etmediğini kabul ediyor ama neyse ki bunun için de bir formül bulmuş: “Ana karakterleri yüzde 90 iyicil yapın ama yüzde 10’luk bir sapma payı bırakın! Kişilikleri bu şekilde hem daha eğlenceli, hem daha nahoş hem de daha meraklı olur.” Jerry Seinfeld’in ara ara duygusuz davranabilmesini örnek veriyor Mehlman. Örneğin diğerlerinin gözyaşını sildiği bir mendile ağzını silebilecek kadar hoyrat olabiliyor Seinfeld. “Ama mevzu başka” diye hatırlatıyor Mehlman: “Kahkaha o kadar güçlü bir baharat ki başka her şeyin tadını örtüyor. Yeterince komik yazabilirsen, cinayetten bile yırtabilirsin.”

Size bir ahlaksız lazım

İyi bir komedide karakterlerin dağılımına bakalım. Sevilesi karakterler üretmek gerektiğini zaten söylemişti Mehlman. Sevmekten sevmeye fark var. Şimdi yeni unsurlar da ekliyor. İlk örnek: “Erkek tiplerin arasına zeki, ahlakçı, güvensiz, kendine eziyet eden, hastalık hastası birini katmak gerekiyor çünkü izleyici kendini televizyonda gördüğü bir tipten daha üstün hissetmeyi seviyor.” Sene olmuş 2016, izleyici olarak hâlâ aynı çocukça hislerin peşindeyiz, o da ayrı. Bahsi geçen kişi, tahmin etmişsinizdir, yine George Costanza bu arada… Mehlman devam ediyor; bu sevimliliği dengelemek için bir karaktere daha ihtiyaç olduğunu söylüyor. Sınırlardan, ahlaktan, utanç duygusundan yoksun; sorumsuz, teklifsiz, ağzına geleni söyleyen bir soytarı lazım. Böylesi izleyene hem komik geliyor hem de herkesten saklanan konuları pimi çekilmiş bomba gibi ortaya bıraktığından hikayenin hızlı ilerleyip çözülmesini sağlıyor. Son olarak: Biraz çatlak ama kimseye gözdağı vermeyen bir kadın eklenmeli karışıma. Kim o? Hollywood’da bu işlerin bir prototipi var: Zooey Deschanel.

Güzele kim bakmaz…

Nihayet esas nokta. Ortada, bazısı evlat olsa sevilmez bir sürü marjinal tip var. “Bunları bir grup olarak sevdirin” diyor Mehlman. Yöntem: Hem erkeklerin hem de kadınların bayılacağı, hayran olacağı, güzel bir tip. Öyle güzel ki, çevresindeki uyumsuz tipleri nötralize ediyor. En iyi örnek Friends’de Jennifer Aniston. Mehlman izleyicinin bir tipe bayılırsa eninde sonunda diğerlerini de seveceğini iddia ediyor. Friends’in bir hit makinesi haline gelmesinde büyük pay sahibi olan Aniston işte bu yüzden çok özel. 

HERKESİN İNANACAĞI BİR DİL NASIL UYDURULUR?

Hit üretmek en çok insanları inandırmakla ilgili… Üstelik en uyduruk şeylere inanmaya bile hazırız hepimiz. Hiç yaşanmamış bir tarih, varolmamış bir halk, konuşulmamış bir dil. Bizi bunlara inandıran, hit bahsini kazanır! Bu konuda gerçekten fikir soracak birkaç iyi isim var. Mesela Uzay Yolu evrenindeki Klingonlular tarafından konuşulan dil, Berkeley’de linguistik doktorası yapmış Marc Okrand’ın icadı. Game of Thrones’daki Dothraki ve Yüksek Valyrian dilleri de dilbilimci David J. Peterson’ın eseri. Ama bu konulara gireceksek, herkese yolu açan o benzersiz yazara bırakmalı sözü. İcat ettiği dillerde (bir değil, iki değil; lehçeleriyle beraber onu aşkın dil) metinler kaleme alan, sonra onları oturup İngilizceye çeviren bir adam, Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı J. R. R. Tolkien, bu işin gerçek piri. O da diyor ki:

- İcat edilen isimler ve kelimeler uyumlu, kolay anlaşılır ve tutarlı olmalı. Bir sözcüğün sesi, belirttiği “şey”e uygun olmalı. Bu sesler hem estetik açıdan tatmin etmeli hem de onu konuşan topluluğun doğasına yakışmalı.

- Öyle uydurup geçmek olmaz; icat edilen dilin gramer yapısını da düşünmeli. Sınavda soru olarak çıksa sırıtmamalı.

- Dilin kurulumu bir mitolojiyi de beslemeli.

İşte Yüzüklerin Efendisi, işte Game of Thrones. Bunları yaptığınızda zaten bir dünya kurmuş oluyorsunuz. İcat ettiğiniz dil tutmasa da en azından siz eğlenirsiniz. Zaten Hobbit de Tolkien’in çocuklarına geceleri yataklarının başında anlattığı masallardan çıkmadı mı?