The Godfather ve geride bıraktıkları

Mario Puzo’yu zengin etti. Marlon Brando’yu efsaneler arasına soktu. Sinemaya Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki kral aktör kazandırdı. The Godfather üçlemesini tekrar tekrar izlemek için çok nedenimiz var.

23 Ekim 2015

The Godfather ve geride bıraktıkları

Roger Moore ve Liv Ullman, 27 Mart 1973 gecesi Akademi ya da bilinen ismiyle Oscar Ödülleri’nin dağıtım töreninde sunucudurlar. En İyi Erkek Oyuncu’yu açıkladıklarında, ödülü kazanan Marlon Brando, alışık olunduğu gibi izleyenlerin arasından mutluluk içinde ayağa fırlayıp sahneye gelmez. Çünkü salonda değildir. Ama yerine vekaleten bir arkadaşını göndermiştir. Geleneksel Apaçi kıyafetleri içinde bir kadın ağır ağır sahneye yürür.

Salonda şaşkınlığın yarattığı bir sessizlik vardır. Roger Moore, Oscar heykelciğini kadına uzatır. Ama karşılığında beklenmedik bir tepki alır. Az sonra adının Sacheen Littlefeather (Küçüktüy) olduğunu söyleyecek olan Apaçi kadın, eliyle ödülü reddettiğini belirten sakin ama kesin bir hareket yapar.

Sacheen Littlefeather, Marlon Brando tarafından gönderildiğini, kendisinin ödülü almaya gelemediğini, onun yerine uzun bir açıklama gönderdiğini fakat zaman darlığı sebebiyle hepsini okuyamayacağını belirtir. Ama meselenin özünü ortaya koyar: Brando, Amerikan yerlilerine beyazlar tarafından tarihte uygulanan şiddet ve soykırımla birlikte Hollywood’un ürettiği dizi ve filmlerde Kızılderililere yönelik ayrımcılığın devamını protesto için Oscar ödülünü reddetmektedir.

Oscar tarihinin bu en ünlü sahnelerinden birinin kahramanı olan Sacheen Littlefeather’ın Maria Cruz adlı, Apaçi kökenli Meksikalı bir oyuncu olduğu anlaşılacak ve 1973–81 yıllarında yedi filmde rol alsa da kariyerinin en büyük “rolü” bu konuşma olarak kalacaktır. 

Al Pacino burada doğdu

Marlon Brando, ödülü The Godfather’daki (Baba) Vito Corleone rolüyle kazanmıştı ve kendisine “reddedemeyeceği bir teklifte bulunduğunu” zanneden Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin teklifini reddetmişti. Filmde olsa bu reddetmenin karşılığı kurşundu ama salonu dolduranlar Brando’yu ıslık ve alkışlarla protesto etmeyi tercih ettiler!

Bundan tam 43 yıl önce, 1972 yılının Mart ayında gösterime giren The Godfather filmi, tüm zamanların gişe rekorlarını altüst edip ilk haftasında 5.3 milyon dolar hasılat elde ettiğinde, filmin yapımcı şirketi Paramount Pictures yöneticileri bile şaşkındı. Çünkü Mario Puzo adlı İtalyan kökenli bir yazarın 1969 yılında tüm dünyada “bestseller” olan aynı adlı romanını sinemaya uyarlarken, başarıdan tam emin olamadıklarından, filmin yönetmeni Francis Ford Coppola’yla çatışarak bütçeyi kısıtlı tutmuşlardı.

Filmde çocuk yaşta Amerika’ya göç etmiş, mafya lideri Vito Corleone’yi efsanevi bir oyunculukla canlandıran Marlon Brando, o sıralarda çoktan kariyerinin zirvesindeydi. Vito’nun oğulları Michael ve Sunny’yi canlandıran Al Pacino ve James Caan başta olmak üzere diğer oyuncularsa oyunculuk hayatlarının dönüm noktasına bu filmle gelmişlerdi.

Filmin büyük başarısının ardından 1974’te çekilecek devam filmi The Godfather II’de Vito Corleone’nin gençliğini ve sıradan bir İtalyan göçmenin mafya lideri konumuna yükselişini canlandıran Robert De Niro da aynı şekilde ışıltılı kariyerinin kapısını yine The Godfather sayesinde aralayacaktı. Ama film, en başta romanın yazarı Mario Puzo’nun hayatını değiştirecekti.

İtalyan göçmeni yazar olunca

Aslında, 1920 yılında dünyaya gelen Mario Puzo’nun, romanlarında anlattığı İtalyan mafyası karakterlerinden biri olması için bütün şartlar mevcuttu. İtalyan göçmeni fakir bir ailenin çocuğuydu. Yarattığı ünlü karakter Vito Corleone’den farklı olarak anne ve babası Sicilya usulü bir kan davasına kurban gitmemişti. Hatta annesi biraz fazla otoriterdi.

Çocukluğu İtalyan mahallesinde geçti. Büyük Bunalım’a, içki yasağı günlerine, İtalyan mafyasının yükselişine, mahallesinden tanıdığı beş parasız tiplerin güzel otomobillere binip şık kıyafetler giyen insanlara dönüşmesine bizzat tanıklık etmişti. Ancak onlardan biri olmak için bazı şeyler eksikti onda. Her şeyden önce gözleri ileri derece miyoptu ve pek de cesaretli bir çocuk değildi. Ama Tanrı vergisi bir yeteneği vardı: Hikaye anlatmayı çok iyi beceriyordu ve kalemi kuvvetliydi.

Genç yaşta evlendi ve tipik bir Sicilyalı olarak beş çocuk yaptı. Bu aynı zamanda para sıkıntısı demekti. En iyi bildiği iş yazmaktı ama 1955–65 arası yazdığı ilk üç romanı bir parça tanınmasını sağlasa da hiç para kazandırmadı. 1965’te son kozunu oynamaya karar verdi. İlk üç romanda kendisinden ve ailesinden yola çıkmıştı. Bu defa başka bir yol denemeye karar verdi; İtalyan mafyasını anlatacaktı.

The Godfather adlı romanı 1969’da yayınlandığında kısa sürede dünya çapında çok satanlar listelerine kuruldu. Puzo artık zengindi. Roman için, itirafçı olan mafya tetikçilerinin verdiği, sayfalarca tutan ifadeleri okumuştu. Ama ana esin kaynağı ünlü mafya babası Vito Genovese’ydi.

15-10/23/baba2.JPG

Mussolini’nin yakın dostu

1897’de Napoli’de doğmuştu Genovese. Ve tıpkı Vito Corleone gibi küçük yaşta, 1913 yılında ve 16 yaşındayken ABD’ye göç etti. 1917 yılında ilk sabıkasını “kazandı”, silah taşımaktan 60 gün hapis cezası aldı. Amerikan mafya tarihinin ünlü isimleri Şanslı Luciano, Frank Castello gibi isimlerle çalıştı ve meşhur “içki yasağı”nın hüküm sürdüğü 20’li yıllarda alkollü içki kaçakçılığından büyük paralar kazanarak güçlendi.

İçki yasağı 1933’te kaldırılsa da Genovese bu kez de uyuşturucunun yanı sıra “sarı sendikacılık” faaliyetleriyle servetini daha da büyüttü. 1929’da ölen ilk karısının ardından 1931’de yeniden âşık oldu. Ama küçük bir pürüz vardı. Aşkı Anna Petillo, zaten evliydi. Sonra birdenbire kocası yüksek bir binanın çatısından düşüverdi ve Petillo iki hafta sonra Genovese ile nikah masasına oturdu!

Mafya içi hesaplaşmalar devam ederken tetikçilerinden biri yakayı ele vermekle kalmayıp polise patronu hakkında itiraflarda bulundu. Bunun üzerine Genovese, 1937 yılında İtalya’ya kaçtı ve burada kendisine çok iyi bir arkadaş buldu: Benito Mussolini.

İtalya yıllarını Mussolini ailesinin önde gelenleriyle uyuşturucu trafiğini yönetmekle değerlendiren Genovese, Sicilya’nın biraz mafya, biraz Robin Hood tabiatlı tanınmış karakteri Salvatore Giuliano’yla da ortak işler yaptı. Giuliano da aynı Genovese gibi Mario Puzo’ya ilham kaynağı olacak ve Puzo, 1984 yılında sinemaya da uyarlanan “Sicilyalı” adlı romanında ondan yola çıkacaktı. 1. Dünya Savaşı’nın bitiminde Genovese, ABD’ye döndü. Hakkında tanıklık edebilecek sağ kimse kalmamış ve davalar düşmüştü. 1946 yılında The Godfather II’de önemli yer tutan Havana’daki ünlü mafya buluşmasına katıldı. Kanlı hesaplaşmalarla “Babaların Babası” konumuna kadar yükselmişken, 1957’de bir mafya buluşmasında beklenmedik bir şekilde yakayı ele verince hikayenin sonu birdenbire değişecekti.

Genovese, The Godfather’daki Vito Corleone gibi kalp krizinden öldü ama küçük bir farkla. Corleone gibi evinin bahçesinde torunuyla oynarken değil, 15 yıllık cezasının 10’uncu yılında, hapishanede... Ve öldüğü 1969 yılı, aynı zamanda Mario Puzo’nun romanını yayımladığı yıldı.

Kimlere niyet, kimlere kısmet

The Godfather romanının büyük başarısı üzerine Hollywood, sinema hakları için Puzo’nun peşine düşmüştü. Sonunda Paramount Pictures ile el sıkışıldı. Yapımcılar, filmin yönetmenliğini Sergio Leone’ye vermek istemişti. Ancak Leone, Bir Zamanlar Amerika’da adlı bir proje üzerinde çalıştığını söylerek teklifi reddetti. Sonunda Francis Ford Coppola’da karar kılındı. Coppola, ismi bilinen bir yönetmen olsa da henüz çok büyük bir başarıya da imza atmış değildi.

Oyuncu seçimine sıra geldiğinde yapımcılarla Coppola ve Puzo arasında hararetli tartışmalar geçti. Puzo, Vito Corleone rolü için Marlon Brando’da ısrarcıydı. Paramount yetkilileri istemeye istemeye kabul ettiler. Akabinde ikinci sorun baş gösterdi. Michael Corleone’yi kim canlandıracaktı? Yapım şirketi Robert Redford dedi ama bu kez Coppola başka bir isimde ısrarcı oldu. Rolü, o sırada adı sanı pek duyulmamış Al Pacino’ya vermekte direndi.

Kariyerlerinin ilk büyük rollerini alan James Caan, Robert Duvall, Diane Keaton, John Cazale’nin katılımıyla kadro tamamlanmıştı. Aynı durum The Godfather II’de de yaşanacak, yine Puzo-Coppola ikilisinin ısrarıyla bu kez Robert De Niro, Vito Corleone’nin gençliğini oynayarak kariyerinde büyük bir sıçrama yapacaktı.

Filmin büyük başarısı, aslında yapımcıların da, Puzo’nun da, Coppola’nın da beklemediği bir şeydi. 1973 yılında En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En iyi Senaryo Oscar’ları The Godfather’a gitti. Puzo, aynı Brando gibi ödül salonunda yoktu. Ama onunki bir protesto değildi, sadece ödül alacağına ihtimal vermemişti!

Yazarlıkta kazanan kumarda kaybeder

Mario Puzo, sinema tarihinin en kült karakterlerini yaratarak bir servete sahip olsa da kötü bir huyu vardı: Kumara düşkündü. Uzun fakirlik yıllarının ardından kazandığı büyük paraları kumar masalarında kaybetmeyi âdet haline getirmişti. Ve bu yüzden onca servetine karşın 2 Temmuz 1999’da hayata veda edişine dek zaman zaman büyük para sıkıntısına düşmekten geri durmadı. Hatta 1990 yılında gösterime giren The Godfather III’ün senaryosunu, çok da gönüllü olmadığı halde, kumar borçları yüzünden yazdığı söylenir.

İşin ilginç tarafı, bu kadar güçlü karakterler ve konu örgüsü yaratabilen yetenekli bir yazar olmasına karşın hiçbir zaman kendisini bir “edebiyatçı” olarak görmemiş, para için yazdığını söylemekte de ısrarcı olmuştu.

Puzo ve Brando, bugün aramızda değiller. Ama sizin aklınızda bulunsun. En başta onların anısına olmak üzere, sinema tarihinin en önemli filmi kabul edilen bu yapımı, hatta üçlemenin tamamını peş peşe izlemenin tam sırası. Çünkü The Godfather sinema adına bize hâlâ “reddedemeyeceğimiz bir teklif” sunuyor.