Cimbomlu değil Galatasaraylı spor yazanı

Kendisini “spor yazanı” olarak tanımlayan Mehmet Demirkol, bugün sadece yazılı basında değil televizyon önünde de, Türk erkeklerinin neredeyse hepsinin çok iyi yapabileceğini iddia ettiği o “kebap işi” yapıyor: Futbol eleştirisi. Ama bir nüans var; onun kontrpiyede bırakan ters köşe yorumlarını beğenmesek bile hep saygı duyuyoruz.

22 Mayıs 2014

Cimbomlu değil Galatasaraylı spor yazanı

Kayıt cihazını kapattıktan sonra kurduğu cümle hoşuma gidiyor, not alıyorum: “Futbolun iki unsuru vardır: Seyirci ve oyuncu. Geri kalan her şey talidir. Dört taş, dört çocuk, bir yuvarlanabilen cisim. Hele bir de pencereden seyreden amca olursa tadından yenmez!”

İyi de, penceredeki amca olmayı hepimiz çok seviyoruz. Öyle ki bugün kahvelerde, ofislerde, yemek sofralarında onun mesleğine talip milyonları zor tutuyoruz. Futbol eleştirmenliğini iş olarak yapmak nasıl bir şey? Demirkol kendi üslubuyla, “Eleştirmenler hatırlanmaz. Çünkü eleştirmen olmasa da sinemanın, resmin, sporun eserinde hiçbir eksilme olmaz. Ama çirkinleştirmiyor, zenginleştiriyor” derken, bazı şeyleri çok büyütmüyor muyuz ifadesi beliriyor yüzünde.

İstanbullu terzi bir anneyle Hataylı bir devlet memurunun oğlu olan Mehmet Demirkol’un doğduğu Beyazıt’taki Adapalas Apartmanı şimdi otopark olmuş. Ondan sonra hiçbir evde kendini yuvasında hissetmediğinden mi bilinmez, tam 16 ev değiştirir. Yatılı okuduğu Galatasaray Lisesi’nde yeni bir yuva keşfettiğini hissediyorsunuz. O kadar ki, üniversitede okuduğu Marmara Fransızca Kamu Yönetimi bölümünü, “O zamanlar Galatasaray Üniversitesi yoktu. Onun şimdiki karşılığı diyebiliriz. Liseden çıkanlar oraya devam ederdi” diye anlatıyor.

1994 yılında, halkla ilişkiler şirketi Capitol’de metin yazarı olarak kariyerine başlar: “O zamanın en baba kreatif işlere imza atan şirketiydi. Lise ve üniversitede rehberlik gibi ıvır zıvır işler yaptım tabii ama hayatım boyunca sigortalı işlerim, hep yazı üstüne oldu.”

1997 yılında şirkette beraber çalıştığı bir abisi, “Sen anlıyorsun bu futbol işlerinden. Bir yazı yazsana Gazete Pazar’a” der. Aslında arada sırada yazacakken, bu ilk yazısı spor bölümünün kapağında çıkınca, oradan yürür iş. “Ne yazdığınızı hatırlıyor musunuz?” diyorum. “Önce Lazaroni gidecek başlıklı, Ali Şen’in gitmesi gerektiği üzerine bir yazıydı” diyor.

Metin yazarlığının yanında, her hafta spor yazılarına da devam eder. 1999 yılında askere gider. “Zor bir askerlikti, cesetlerle falan uğraştık” diye anlatıyor. Malum, Gölcük’teki deprem dengesini bir hayli sarsmış, kafasındaki taşları yerinden oynatmıştır bir kere. Dönüşte, 9-5 bir işte çalışmak istemiyorum der. Ne yapacağını düşünmeye gittiği Amerika dönüşünde yazılarını bilen bir başka arkadaşından cüzi ücretli bir iş teklifi alır.

Sadece bir maça gidip yazacağı için hayatına zaman kalacağını düşünür. Bir başlayalım diye düşünür. “Bugün Doğan Grubu’nda 14. senem. Bir daha durmadım” derken gülümsüyor. Kariyerine Gazete Pazar, Yeni Binyıl, Radikal, Milliyet, Fanatik gazetelerinde spor yazarı olarak devam eder. Bir dönem Hıncal Uluç’tan, sayfasının bir kısmını yazacağı lifestyle yazma teklifi gelse de kabul etmez. Spor sana dar geliyor diye önerilen köşeleri reddedişini, “Lifestyle yazman için çok gezmek lazım. O özgürlük bırakacak bir şey değildi.

Fikirlerim olmasına rağmen siyaset de yazmak hiç istemedim. Bugün de baktığımda pişman değilim. Siyaset yazılabilir bir şey değil” diyerek gerekçelendiriyor.

Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Mayıs sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda...