Göktaşının Ertesi Günü Ayakta Kalma Rehberi

Felaket sonrası dünyada hayat çok daha zalim. Bir kap sıcak yemek de yok, bir bardak su da... Bir göktaşı dünyayı vurduğunda, perde sizin için kapanmamışsa nasıl dayanacaksınız?

15 Aralık 2015

Göktaşının Ertesi Günü Ayakta Kalma Rehberi

En büyük felaket henüz yaşanmamış olandır... Hepiniz farkındasınız ve itiraf edin, arada bir düşünüp korkuyorsunuz; bir virüs salgını insanlığın köküne kibrit suyu ekebilir. Geçen sene Rusya’ya düşen göktaşının büyüğü dünyayı geri dönüşsüz şekilde mahvedebilir (dinozorların soyunun tükenmesi hakkındaki o korkunç açıklamaları hatırlayın). Nükleer savaş çıkabilir; az biraz deli birkaç yönetici, ellerinin altında bekleyip duran o kan kırmızısı düğmelere nihayet basabilir.

Finito... Çoğu kişi için böyle en azından. Peki ölmez de sağ kalırsak ne yapacağız? “Giden gitti kalan sağlar bizimdir” deyip devam etmek mümkün mü? Düşünün bir; tarım yapmaktan, toprağı ekip biçmekten haberimiz yok, iki kök domatesi yetiştirmekten aciziz. Siyasilerimizin sık sık hatırlattığı üzere elimize gütmek için iki koyun verseler kaybederiz. Tamam, çalıdaki böğürtleni toplamayı aklımız keser ama o koca dişli yaban domuzlarını nasıl vuracağız? Yani herhangi bir felaket senaryosundan yırtsak dahi, “Ulan keşke ölseydik arkadaş” demek de ihtimal dahilinde.

Neyse ki, İngiliz bilim adamı Lewis Dartnell yüreklerimize biraz olsun su serpmek için devrede. Leicester Üniversitesi’nde ve İngiliz Uzay Ajansı’nda görev yapan, çoksatar kitapların yanı sıra saygın yayınlarda popüler bilim makaleleri kaleme alan Dartnell’in son kitabı, felaket kaynaklı dertlere deva. Yazar, The Knowledge: How to Rebuild Our World from Scratch (Bilgi: Dünyamızı Sıfırdan Nasıl Yeniden Kurarız) isimli kitabında herhangi bir felaket sonrası ne yapmamız gerektiğini adım adım anlatıyor. İlk günler ne yapacağız, gerekli suyu/ilacı/elektriği nereden bulacağız, ardından bugünkü medeniyetimizi yeniden nasıl kuracağız? Dartnell hepsi için tek tek formülleri sıralamış. Çoğu burada yer veremeyecek kadar uzun ve detaylı ama başlangıç için birkaç “survival” yöntemi aşağıda. Geriye kalanlarsa kitapta. Felakete uğramazsanız da bütün bir ömür boyu arkadaşlarınızla gevezelik edip böbürlenmek için malzemeniz olur.

Düştük mapus damlarına

İlk haftaların en önemli mevzusu: Kim gitti, kim kaldı? Kurtulabilenler küçük topluluklar halinde bir araya gelmeyi deneyecek. Kendilerini ve sağdan soldan toplayıp biriktirdileri yaşamsal malzemeyi koruyabilecekleri güvenli bir yer arayacaklar. Lewis Dartnell’in tahminlerine göre, bu topluluklar nöbet tutmak ve sınırlarını korumak zorunda. Tam da bugünkü ulus-devletlerin yaptığı gibi... Çünkü her Hollywood filmi seyreden kişi bilir ki; birtakım iktidar heveslisi, nispeten güçlü ve kötü niyetli insanlar kaynakları ele geçirip düzene hükmetmeye çalışacak. İnsanoğlunu az buçuk tanıyorsak, olaylar sahiden de bu şekilde yaşanacaktır.

Peki esaretten kaçıp mütevazı da olsa bir yaşam sürdürebilmek için ne yapılabilir? Yazarımızı dinleyelim: “İronik gelebilir ama bir grubun kendini güvenceye almak ve olayların yatışmasını beklemek için sığınabileceği en güvenli mekanlar, hemen her şehirde bulunan cezaevleri. Yüksek duvarlı, sağlam kapılı, dikenli tel destekli, gözetleme kulelerinin emanetindeki bu yapıların esas niyeti içeridekilerin dışarı çıkmasını engellemek ama dışarıdakilerin girmesi de en az o kadar zor.”

Medeniyeti yeniden kurmak için kaç kişi gerekir?

Salgın dünyayı vurdu; nükleer santraller patladı, karşılıklı atom bombaları insanlığın kökünü kuruttu diyelim. Geriye de bir avuç kişi kaldınız... Ne olacak? Bir Robinson, bir Cuma (insanlığın bekası için karşı cinsten bir Cuma ya da Robinson daha iyi olur elbette) yaşayıp gidecek misiniz? Kaç kişi kurtulmalı ki, en basitinden olsa dahi toplum hayatı mantıklı şekilde devam etsin? 

Cevaplar için biraz uzak bölgelere gidelim. Mesela bugün Yeni Zelanda’da yaşayan Maorilerin atalarına... Doğu Polinezya’daki bakir adalara ilk ulaşıp orada bir toplum kuran öncülerin arasında 70 civarı doğurgan kadın bulunduğu tahmin ediliyor. Yani o adaların sakinleri yaklaşık 150 kişilik bir toplulukla bugünlere dek gelebilmiş. Kuzey Kutbu’na yakın Bering Boğazı’nı geçen Amerikan yerlilerinin de benzer nüfusa sahip oldukları hesaplanıyor. Yani 150 hiç fena rakam değil; yeterli genetik genişliğe sahip, hastalığa/salgına karşı dayanıklı, yıllara yenilmeden yürüyüp giden insan sayısı bu.

Peki iyi bir Dünya Kupası organize etmek için kaç kişi gerekir?

Yine de yetmiyor. 150 dediğin medeniyetin dişinin kovuğuna dahi gitmiyor. Cep telefonu, renkli televizyon, Dünya Kupası organizasyonu, buzdolabında buz gibi soğuk bira istiyorsan biraz daha kalabalık olmalısın. Yani 150’lik nüfusla az biraz tarım yaparsın, ununu eler, eleğini de duvara asarsın... Zaman içinde birkaç kabile kavgasına karışıp telef olup gitmezsen diş ağrısından, bel soğukluğundan 30’larında terk-i diyar eylersin, hepsi o. Her işe hazır, anlamlı bir medeniyet kurmak için fazlası gerek.

Sağlıklı işbölümü, yetişmiş beyin, tarlalarda at gibi çalışacak kol gücü, çalışmayıp hayal kuracak ama fikir de bulacak hayta, ara ara keyifle küfredeceğimiz yönetici, kadınıyla erkeğiyle dengeli bir toplum yapısı lazım. “Rakam ver kardeşim rakam, bizi oyalama daha medeniyet kuracağız” diyorsanız, alın işte: Herhangi bir bölgede, bugünkü ölçülerde anlamlı, uygarlığı uzun vadede (ama çok uzun diye düşünün) eski seviyelerine çekecek bir toplulukta en az 10 bin kişi olması lazım. Aşağısı yine kurtarır da, avcı toplayıcı olarak... 

Şehirlerden neden kaçmalı?

Biraz Revolution hatta Lost seyrettiyseniz, bir felaket sonrası size en sıkıntı verecek mevzunun “diğer insanlar” olduğunu varsayabilirsiniz. Yanılıyorsunuz. Şehirlerin kendisi çok daha tehlikeli. Tamam, caddelerde dolanan on binlerce insanın, trafiğin, gürültünün, sirenlerin yokluğunda belki “Kafa dinlerim hiç değilse; hem istemediğim kadar malzeme, kaynak, AVM’lerde, süpermarketlerde, başkalarının evlerinde beni bekliyor, oh ne rahat” diye düşünüyorsunuzdur ama maalesef yok böyle bir dünya. 

Birincisi, tamam siz kurtuldunuz ama etraf sizin kadar şanslı olmayan insanların cesetleriyle dolu olacak. Onları kaldırıp gömecek organize bir insan gücünün yokluğunda, şehirlerde ilk birkaç ay dayanılmaz bir kokuyla geçecek. Çürüme evresinde sağlık sorunları da baş gösterecek elbette. Her şeyden önce temiz su bulmak zorlaşacak, hiçbir kaynaktan emin olamayacaksınız.

O gösterişli, camdan gökdelenler, akıllı binalar falan, felaket sonrasında tıraş; hiçbir işe yaramıyor. Elektrik ya da doğalgaz desteğinin yokluğunda, mevsime göre ya çok soğuk ya çok sıcak olacaklar. Eh sular kesik zaten; her gün bir kaynakta su arayıp elinizde bidonlarla bir binanın bilmem kaçıncı katına tırmanmak da iflahınızı keser. Yani deniz manzaralı çatı katı daireler falan güzel de, beşinci gün yorgunluktan ölürsünüz, bizden söylemesi.

Su kaynaklarının yetersiz olduğu çorak topraklara inşa edilmiş şehirler (bugünün İstanbul’unu da bu kategoriye alabilirsiniz) zaten hemen gümleyecek. Bir de eski bataklıklara ya da kısmen denizin üzerine inşa edilenler var (güle güle Amsterdam).

Siz iyisi mi, ilk günlerde en yakın parka gidin, hem toprağı işler hem de muhtemelen su kaynağına yakın olursunuz. Ardından da ufak ufak, zaten bin yıldır hayalini kurduğunuz o kır evine yerleşin. İçinde ateş yakılabilen, çevresinde birkaç dönüm toprak bulunan, mümkünse balık tutmak için denize (yükselip etrafı yutmadıysa tabii), odun kesmek için ormana yakın, arada bir şehre gidip birkaç malzeme toplayabilecek mesafede, temiz, derli toplu bir yer seçin kendinize. Birkaç arkadaşınız da varsa, dayanırsınız.

En büyük indirim başladı: Her şey bedava

Felaketten sonraki ilk yıllarda kıyafet bulmak için bakacağınız ilk yerler dev AVM’ler olacak. Buralar derinliklerinden dolayı her yeri istila eden böceklerin erişiminden uzakta. Rutubet de diğer mekanlara göre oralara daha zor işliyor.

Yangın olur, biz yangına gideriz

Bakalım bu kadar filmden, kitaptan, geyik muhabbetinden şimdiye dek ne öğrendiniz? GQ erkeği şüphesiz doğada ateş de yakabilendir. Biz yine de felaket sonrası şoktan kurtulamayacaklara, kibrit de bulamayacaklarını göz önüne alarak bir-iki basit tarif verelim: Hava güneşliyse gözlük ya da büyüteç iş görür. Hatta içecek şişelerinin dibini, diş macunu ya da çikolatayla sıvarsanız onlar da iyi ateş yakar.

Terk edilmiş araçların akülerindeki takviye kablolarını birbirine çarptırmak da yeterli. Daha da kolayı, harap bitap halde olsa da herhangi bir evin mutfağında bulacağınız bulaşık telini, mesela bir duman dedektöründeki yuvasından çıkaracağınız dokuz voltluk bir pilin ucuna sürmeniz. Yeterli kıvılcımı bu şekilde elde edersiniz. Yakmak içinse, evlerin içinde yeterince mobilya bulacaksınız. Tasarım masarım, Ikea demeyin, artık idare edin. Zaten esas mevzu nasıl yakacağınız değil, nerede yakacağınız. Yeni tür evlerde artık şömine, ocak falan yok (yine de zemin betonsa, halıyı kaldırıp üzerinde yakabilirsiniz). Bu yüzden şehir yakınlarında bir kır evi daha çok işinize yarar.

Havadan sudan mevzular

Hayatta kalan her kişi günde en az 3 litre temiz suya ihtiyaç duyar (sıcak iklimlerde daha da fazla). Bu sadece dehidrasyonun önüne geçmek için. Yemek ve yıkanma için gereken suyu ayrıca hesaplıyorsunuz.

Esas mevzu, göllerden veya ırmaklardan toplayacağınız suyu filtreleyip dezenfekte etmek. Kaynatmak en kolayı ama bu işlem yakıt stoklarınızı bitirebilir. Daha iyisi, ilkel filtreleme sistemi. Kovaya benzer bir kap bulun, dibine ufak delikler açın ve alt kısmını kömürle doldurun (marketlerde halen duruyordur). Kömürün üzerine, farklı tabakalar oluşturacak şekilde kum ve çakıl yerleştirin. Suyu bu karışıma döktüğünüzde, etkili biçimde filtrelenip delikten süzülecektir.

Sıra dezenfekte etmekte... Civarınızda bir kampçılık dükkanı varsa (şanslı bir azınlık için konuşuyoruz) raflarda bu işi halledecek iyot tabletlerini kolaylıkla bulursunuz. “Kıyamet kopmuş, halen kampçılık dükkanı diyorsun” diyerek sızlananlara da kendi evlerindeki parfümsüz, renklendiricisiz çamaşır sularını öneriyoruz. İçinde sodyum hipoklorit varsa, basit bir çamaşır suyu şişesi (tekrar edelim, renklendiricisiz ve parfümsüz olmalı yoksa zehirleyebilir) 2 ton suyu dezenfekte eder.

Daha da mı basiti lazım? Peki, bir pet şişe bulun o halde. Üzerindeki kağıdı çıkarın. İçine su doldurup güneşe bırakın. Ultraviyole ışınlar sudaki mikroorganizmaların canına okuyor. Epey güneşli bir günde altı saatte sular temizlenir, hava bulutluysa birkaç gün gerekecek (yalnız unutmayın, şişe 2 litreden büyük olmasın; aksi takdirde güneş ışınları yeterince işleyemiyor).

Yiyin efendiler yiyin

Bir şehirde mahsur kaldınız. Süpermarketler de ağzına kadar dolu ama onlardan ne kadar yararlanabileceksiniz? En iyi strateji, çabuk bozulan yiyecekleri ilk birkaç haftada tüketmek, ardından da makarna, pirinç ve kök/yumru bitkilere geçmek. En nihayetinde de konserveleri tüketeceksiniz.

Salgınlar, felaketler sonrası dahi vitamininden lifine dengeli beslenmeye dikkat eden biriyseniz vücut ölçüleri, yaş ve cinsiyete göre değişen, günlük 2-3 bin kaloriye ihtiyacınız olduğunu biliyorsunuz. Bu durumda, standart bir süpermarket sizi 55 yıl besler. “Ben yemek ayırmam, konserve kedi-köpek mamalarını da getirin kardeşim” diyorsanız 63 yıla ferah ferah ulaşırsınız. Eh, hiç fena değil. Tabii Wall-E gibi kendi kendinize yaşıyorsanız (ve buna yaşamak denirse). Yanıbaşınızda bir sürü aç boğaz varsa hazıra dağ dayanmaz; karasabanıyla, orağıyla eski usul tarıma geçin.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, bir felaket sonrası 10 bin kişilik bir toplumu 40-50 yıl götürecek konserve stoku var. Tabii dağınık durumda, çok da güvenmeyin.

Aman petrol, canım petrol

Petrolü bulmak zor değil. Terk edilmiş arabaların yakıt depolarına bir tornavida saplarsanız bidonunuzu doldurursunuz. Tabii esas maden, benzin istasyonlarının altındaki rezervler. Elektrik umut etmeyin elbette ama basit bir pompa ve 5 metrelik bir boru uydurursanız hayatınız kolaylaşır. Her bir istasyonda 130-140 bin litrelik petrol var. Yani tek bir istasyon size 1.5 milyon km yol yaptırıyor. Şöyle basit, elektronik aksamsız, eski tip bir araba edinmenizi söylemeye gerek var mı? Ama yok, “Ben Mad Max ortamlarına navigatörle dalarım diyorsanız” siz bilirsiniz. “İki kişi girer, bir kişi çıkar” deniyordu filmde, çıkan siz olmayabilirsiniz.

Açılsınlar, siz doktorsunuz

Mevzu acilse kocakarı ilaçlarına geçeceksiniz, yaranızın üstüne ne bulduysanız süreceksiniz, orası kesin ama yakında bir ilaç rafı varsa bazı pratik bilgileri edinin: Tahminlere göre (buraya dikkat, tahmin diyoruz) çoğu ilaç, son kullanma tarihinin üzerinden birkaç yıl geçse, hatta kutusu açılsa dahi bozulmadan hayatına devam ediyor. Modern paketleme sistemleri nem ve oksitlenmeye karşı daha da etkili. Yani hayatınız tehlikedeyse, başka da umudunuz yoksa paketi açıp şansınızı deneyebilirsiniz. Etkisi azalmış olsa da iş görebilir. 

Elektrik faturası nasıl gelecek?

Yiyecek ve yakıta benzemez, elektrik stoklanabilen bir şey değil, akışla sağlanıyor. Bu yüzden ayakta kalanlar kendi elektriğini üretmek zorunda. İlk yöntem, şantiyelerden mobil dizel jeneratörleri yürütmek (etrafta kimse olmadığından zaten sizin sayılır). Yüreğiniz yetiyorsa halihazırda mevcut, rüzgardan enerji üreten yeldeğirmenlerinin sistemine de girebilirsiniz (bozulana kadar her biri 1000 ev için elektrik sağlar). Yine de bu kadarına gerek yok; bir miktar çelik panel, fan, bisiklet tekeri ve zincir yardımıyla basit bir rüzgar düzeneği yapabilirsiniz. Bu sistemi herhangi bir arabanın şarj dinamosuna bağlayıp tekeri her çevirdiğinizde 12 voltluk bir düz akım elde edeceksiniz.

İnsan zor koşullar altında çokça yaratıcı oluyor; Boşnak şehri Gorazde’dekiler üç sene Sırp kuşatması altında yaşadıklarında, Drina Nehri’nde kendi derme çatma hidroelektrik santrallerini yapabildiler. Köprüye bağlı çarklı platformların üstüne araba dinamoları yerleştirmişlerdi. İşe yaradı.