Theo Whiteman/Courtesy of HBO
Bu yazı, HBO’nun House of the Dragon dizisinin üçüncü sezonunun “Tumbleton” adlı dördüncü bölümüne dair spoiler içerir.
Hightower’ları henüz saf dışı saymayın. Rhaenyra Targaryen (Emma D’Arcy), House of the Dragon’ın şiddet dolu ve sürükleyici bu sezonunun ilk bölümlerinde Kral’ın Şehri’ni ve Demir Taht’ı ele geçirmiş olabilir, ancak gerçek Kraliçe hâlâ başına bela olan Yeşiller’le uğraşıyor. Daha açık olmak gerekirse, kısa süre önce kafası kesilen Otto’nun (Rhys Ifans) yeğeni Ormund Hightower’la (James Norton) karşı karşıya. Ormund, Kral’ın Şehri’ni işgale hazırlanmak için Hightower hanesinin güç merkezi Eskişehir’den yola çıkıyor. Yanında ise Alicent’ın (Olivia Cooke) oğlu Daeron (Benjamin Evan Ainsworth) ve ejderhası Tessarion var. Alicent, “Tumbleton” bölümünde Rhaenyra’ya anlattığı üzere, Daeron’ı bir Targaryen olarak değil, bir Hightower olarak yetişmesi için uzağa göndermişti.
Alicent’ın kardeşi Gwayne (Freddie Fox), ikinci sezonda Daeron’ın “iyi kalpli” bir adam olduğunu söylemişti, ancak etrafındaki insanlar için aynısını söylemek pek mümkün değil. “Tumbleton”, Ormund’ın gerçek yüzünü seyirciye gösteriyor: öfkeli, faşist eğilimleri olan ve savaşı kazanmasına yardım edecekse özel hayatında başka, toplum önünde başka biri olmaktan çekinmeyen bir adam. Bu gerçekler, ordusunu ve Daeron’ı sözde Rhaenyra’ya teslim etmesinin ardından, Daeron kılığına girmiş başka birini göndererek herkesi ters köşeye yatırmasıyla zirveye ulaşıyor. Ormund ve Daeron artık yakındaki Tumbleton köyüne yerleşmiş durumda ve burada bir sonraki hamlelerini planlamaya başlıyorlar. Bunların arasında, Ormund’ın askerlerinden birine saygısızlık eden kasaba sakinlerinden birini öldürmesi için Daeron’a baskı yapması da var. Bölüm, Ser Criston Cole’un (Fabien Frankel) da dile getirdiği üzere, tüm karakterlerin onurlu bir insan olmakla bir canavara dönüşmek arasındaki ince çizgide yürüdüğü fikrini iyice pekiştiriyor. “Tumbleton”, Daeron’ın bu sezondaki hikâyesinin büyük ölçüde, Ormund’ın baskısına boyun eğerek omzundaki şeytanı kabul edip etmeyeceği üzerine kurulduğunu düşündürüyor.
Ormund ile Daeron arasındaki ilişki ve güç dinamikleri “Tumbleton”ın omurgasını oluşturuyor; bu da uzun zamandır adı geçen bu iki karakter için oldukça ilgi çekici bir ilk bölüm ortaya çıkarıyor. James Norton ve Benjamin Evan Ainsworth ile özel bir röportaj gerçekleştirerek Ormund’ın teatral yönünü, House of the Dragon’ın Ainsworth’ü 2027 tarihli The Legend of Zelda filmindeki Link rolüne nasıl hazırladığını ve çok daha fazlasını konuştuk.
Üçüncü bölümde seyirciyi gerçekten güzel ters köşe yaptınız.
James Norton: Meme kültürü açısından epey ses getirdi. Daha önce kendimle ilgili bu kadar çok meme görmemiştim... Ben, sen gördün mü? Ormund’ın artık Westeros’un en iyi saç boyacısı ilan edilmesini—
Benjamin Evan Ainsworth: [güler]
JN: İnsanlar bayılıyor.
Saç boyama işinden kimin sorumlu olduğunu gerçekten bilmek isterdim. Pire Çukuru’nda mutlaka bir berber dükkânı açmaları gerekiyor. Bence bu değişim Ormund hakkında ilginç bir fikir veriyor çünkü bana oldukça teatral biri gibi görünüyor ve yaptığı bu hamle de onun teatralliğinin bir uzantısı. James, karakteri ilk okuduğunuzda bu özellik size de geçti mi?
JN: Teatral, Ormund’ı tanımlamak için iyi bir kelime. İlk okuduğumda koku kesesi ve kokulara karşı tahammülsüzlüğü gerçekten aklımda kalmıştı. Bu, karaktere dair oldukça önemli bir ipucuydu. Senaristlerin, Ryan’ın [Condal] ve yaratıcı ekibin onunla büyük, keyifli ve gerçekten cesur bir şey yapmak istediklerinin göstergesiydi. Elbette nüanslar da var: insani bir hikâye, Daeron’la ilişkisi ve diğer her şey. Ancak aynı zamanda, sizin de söylediğiniz gibi büyük, keyifli ve teatral hissettiren özellikleri de bulunuyor. Bir oyuncu için harika çünkü bana oyun alanı açıyor. Sahnelerin oldukça camp yorumlarını deneyebildim ve farklı şeyler yapabildim. Size büyük hamleler yapma izni verildiğinde bu gerçekten büyük bir zevk. Sınırlar normalden biraz daha geniş olduğunda çalışmak çok eğlenceli oluyor.
Benim açımdan cesaret verici ve takdire şayan olan şey, diziyi izlediğimde “Gerçekten büyük hamleyi yapmışlar. Sonuna kadar gitmişler,” diye düşünmemdi. Kurgu aşamasında da cesur davranmışlar. Bunun sonucunda Ormund, gerçek hayattan biraz daha büyük, öngörülemez, çok yönlü ve birçok yüzü olan bir karaktere dönüştü. Gücü de zaten bununla oynamasından geliyor. Bazen öfkesini kaybediyor ve ortaya çıkan yüzler, farklı kişilikler saf öfkeden ibaret oluyor. Kontrolünü kaybettiğinde bir canavara, bir tür Dr. Jekyll ile Bay Hyde’a dönüşüyor. Ancak çoğu zaman bunlar onun kontrolü altında. Söylediğiniz gibi saç boyama meselesi de nedense karakterine kusursuz biçimde uyuyor. Onu Eskişehir’de Daeron’ın saçını olağanüstü bir şekilde boyarken hayal edebiliyorsunuz. Rhaenyra’nın saçı kaldırıp diplerini kontrol ettiği ana bayılıyorum. İzlerken “Bu işi başarmışım,” diye düşündüm. Tek bir saç dibi bile görünmüyor. [güler]
BEA: Benim açımdan Daeron’ın Ormund’la ilişkisine baktığımda, Ormund hayatının büyük bölümünde onun baba figürü olmuş. Bununla birlikte bir tür kabul ve takdir görme arzusu da geliyor sanırım. Kaos ve öngörülemezlik içinde mesele, bu teatralliğin ötesini görebilmek ve Ormund’ın aldığı kararların özünde ne olduğunu anlamaya çalışmak. Hem kendi hayatta kalması için hem de daha büyük resmi görebilmek için. Özellikle bu sezon, zaten birçok açıdan çarpık olan bu ilişkiyi alıp, dördüncü bölümde Aemond’ın gelmemesi gibi gelişmelerle birlikte riskleri ve gerilimi daha da artırıyor. James’in farklı yorumlar ve versiyonlar sunmasını izlemek, ardından bu farklı versiyonlara tepki vermeye çalışmak çok eğlenceliydi. Sizin de söylediğiniz gibi, kurgunun bu farklı yorumlar arasından hangi yolu seçtiğini görmek de öyle.
JN: Çok fazla versiyonumuz vardı. Ben, yaşı düşünüldüğünde korkutucu derecede iyi. Üstelik biz çekim yaparken GCSE sınavlarına [Genel Ortaöğretim Sertifikası] da hazırlanıyordu. Bütün derslerden A yıldızı almadın mı?
BEA: Ah, çok naziksin. Ama evet, aldım.
JN: Gördüğünüz gibi inanılmaz derecede mütevazı da. Birleşik Krallık’ta, sizde de aynısı var mı bilmiyorum ama 16 ya da 17 yaşına geldiğinizde bu çok önemli sınavlara giriyorsunuz. Bu çocuk, House of the Dragon’ın yeni sezonundaki başrollerden birini üstlenirken aynı anda sınavlarında da olağanüstü başarı gösteriyordu. İnanılmazdı.
Bence ikimiz için de gerçekten önemli olan şey, teatralliği dengelemek adına bu ilişkinin son derece gerçek ve sahici olmasını sağlamaktı. Ben’in de söylediği gibi Ormund, onun bir babaya en yakın gördüğü kişi. Kitaplarda Ormund hakkında çok fazla bilgi yok. Eskişehir’de bir ailesi var, ancak onun açısından bakıldığında Daeron’ın hayatındaki en önemli kişi olduğunu düşünüyorum. Aralarında sevgi, bağlılık var; ne kadar çarpık olursa olsun. Bu bizim için önemliydi çünkü sahnelerimizde bilinçli bir teatrallik var. Ancak bunu dengeleyen ve ayakları yere basan hâle getiren şey, son derece sahici, insani ve ikimizin de bağ kurabildiği bu ilişkiydi.
Oyuncu kadrosunun sezon başlamadan önce tam anlamıyla prova sayılmasa da birbirleriyle konuşma fırsatı bulduğunu biliyorum. Ben, siz ikiniz karakterleriniz arasındaki ilişkiyi nasıl şekillendirdiniz?
BEA: Dediğiniz gibi, çekimler başlamadan önce Ryan ve bazı yönetmenlerle yaptığımız konuşmaları hatırlıyorum. Bunlar, ilişkinin temelini ortaya koymak açısından çok faydalıydı. Sanırım geri kalanı da çekimler sırasında, o gün sahneyi çözmeye, bloklamaya ve prova etmeye çalışırken keşfederek gelişiyor. Yani sanırım bu bir karışım: kendi başımıza yaptığımız çalışma, konuşmalar ve ardından o gün birbirimize verdiğimiz tepkiler.
JN: Bir de zaman! Bazen oyuncular benden tavsiye istiyor. Hayatımın, artık yalnızca tavsiye alan kişi olmadığım bir dönemine geldim. Tavsiye almakla vermek arasında bir yerdeyim. Ama benim tavsiyem her zaman şu: Birlikte çalıştığınız insanlarla zaman geçirin. Şanslıydık çünkü HBO’nun hem imkânları hem de diziye bağlılığı vardı; sekiz gün boyunca gelip her bölüm için okuma provası yaptık. Her gün bir bölüm okuduk. Önceden gelip kahve içmek için zamanımız oluyordu. Ben’le bu okuma provalarında yan yana oturuyorduk, böylece tanışma, sohbet etme ve birbirimizin hayatı hakkında biraz bilgi edinme fırsatı bulduk. Ailenle ve anne babanla tanıştım. Sete geldiğimizde aramızda zaten bir ilişki oluşmuştu.
Bir sete gelip geçmişi olan böyle bir ilişkiyi tamamen yabancı biriyle oynamak zorunda kalmaktan daha kötü bir şey yok. Ben’le daha önceden tanışmış olmak, kelimenin tam anlamıyla olmasa da birlikte sofraya oturmak, sohbet etmek, kahve içmek ve benzeri şeyler çok önemliydi. Ardından Ben’in de söylediği gibi sette geçirilen zaman kilit rol oynuyor çünkü böylece uyum ve kimya geliştiriyorsunuz. O sonraki sahneleri elbette kronolojik sırayla çekmiyoruz, ancak kaçınılmaz olarak son çekim bloğu daha ileriki bölümleri kapsıyor. O noktaya geldiğimizde birlikte çok fazla zaman geçirmiştik ve dayanabileceğimiz bir uyum oluşmuştu.
Ben, Daeron’ı zihninizde şekillendirirken, metinde gördüğünüz ve performansınızda özellikle ortaya çıkarmak istediğiniz şey neydi?
BEA: Sanırım ahlak, bireysel olarak kim olduğu ve kimliği arasında yaşadığı içsel bir mücadele ya da gerilim var. Hightower ile Targaryen arasında bir yerde duruyor. Ormund’ın yanındayken kesinlikle bir Hightower. Ancak sezon ilerledikçe Targaryen oluşu hem Ormund açısından hem de kendisi için, ayrıca kral olma ihtimali ve üzerinde hiçbir kontrolü bulunmayan bu savaş bağlamında giderek daha değerli hâle geliyor. Dolayısıyla çevresindeki tüm bu kaosun ortasında kim olduğu ve kim olmak istediği, keşfetmek için en çok heyecan duyduğum şeydi. Bunun büyük bir kısmı da Ormund’la ilişkisi üzerinden ortaya çıkıyor.
Bir de James’in bahsettiği gibi, bu iki karakter arasında geçmişten gelen bir bağ var. Ormund öfkesini serbest bırakmak üzereyken bu nasıl görünür ve Daeron bunu hangi işaretlerden anlar? Ormund’la geçirdiği yıllar boyunca yaşadığı travma nedeniyle farkındalığı çok daha yüksek. Bu yüzden özellikle Ormund’la ilişkisini, ama aynı zamanda kimliğine ve tüm bu kaosa rağmen gerçekte kim olduğuna dair soruları keşfetmek önemliydi.
James, sizin için nasıldı? Teatralliğin dışında eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
JN: Ormund’ın inanca ve kendi ruhani yolculuğuna duyduğu bir bağlılık var ve bu benim için ilginçti çünkü aynı zamanda son derece pratik ve stratejik düşünen bir zihne sahip. Sürekli plan yapıyor; Rhaenyra’nın ve onun gücünün altını nasıl oyabileceğini, Kral’ın Şehri’ne nasıl sızabileceğini düşünüyor. Ancak aynı zamanda içinde var olduğu daha büyük bir çerçeve de bulunuyor ve Hightower yasalarına ve inancına gerçekten bağlı. Bu benim için ilginçti çünkü aynı zamanda bir tür fanatizme de dönüşüyordu.
Hightower’lara atfettiği bir üstünlük var ve bu yalnızca şüpheli olmakla kalmıyor, faşizmin sınırına dayanıyor. Hightower’ların yönetmesi gerektiğine, Targaryen’ların ise... [duraksar] Yani kullandığı ifade şu: “Kanın lekeli.” Bu son derece uç bir düşünce ve günümüzde üzerine konuşması da oldukça ilginç olan dinî fanatizme benziyor. Bildiğimiz üzere dünya giderek daha kutuplaşmış görüşlere yöneliyor ve aslında platform verilmemesi gereken fanatiklere alan açılıyor.
Dolayısıyla evet, karakteri teatralliğin ötesinde bir zemine oturtmak önemliydi çünkü Ormund’ın camp, gülünç, son derece eğlenceli ve keyifli olabilecek bir versiyonu vardı. Sonra karakterin diğer yönleri devreye girdi; özellikle Daeron’la ilişkisi ve neredeyse öjenik düşüncelere dayanan daha karanlık tarafı. Kendi soyunun yalnızca üstün olduğu için tahta hakkı olduğuna büyük bir inançla bağlı. Bu çok önemliydi çünkü onun açısından yolculuğunun belirlediği kuzey yıldızından hiçbir sapma olmadığı anlamına geliyordu. Ahlaki pusulasını hiçbir zaman sorgulamıyordu. Ormund, Targaryen’lardan üstün olduğuna derinden inanıyor. Daeron’la ilişkisini ilginç kılan da bu çünkü bu çocuğu seviyor. Bu çocuk, Hightower’ların taht üzerindeki iddiasının geleceğini temsil ediyor, ama aynı zamanda yarı Targaryen. İşleyebileceğimiz çok fazla malzeme vardı.
Faşist yönünden bahsettiniz; ben de özellikle bu haftaki bölümün son sahnesinde buna dikkat kesildim. Karşımızda saf bir soydan söz eden, ancak aynı zamanda iki tarafa da ait birine neredeyse ebeveynlik yapmak zorunda kalan biri var. Bu çelişkiyi kendi içinde nasıl çözdüğüne dair düşüncelerinizi merak ediyorum.
JN: Gerçekten çözmüş mü, yoksa yalnızca önüne çıkan her şeyi ezip geçmiş mi? Daeron’la ilişkisi ve Targaryen ile Hightower soylarının tek bir kişide bir arada bulunması konusunda geliştirdiği incelikli bir uzlaşma yok. Daeron’ın karşısında Targaryen kanını yalnızca lekeli olarak nitelendirip bir kenara atmasında bu çok açık biçimde görülüyor.
Sanırım söylemeye çalıştığım şey, Ormund’ın Aşil topuğunun tam olarak burada olduğu. O kadar saldırgan ve dar görüşlü ki aile, akrabalık ve soy meselesinin etrafındaki bu son derece karmaşık soruna daha akıllıca yaklaşmış olsaydı, belki de Daeron’ı kendi tarafında tutabileceği başka bir versiyon mümkün olabilirdi. Ama o yalnızca ezip geçiyor. Sanki “Senin o parçan iğrenç ve beni fiziksel olarak hasta ediyor,” diyor.
Burada hiçbir nüans yok. Faşist derken kastettiğim de bu. Her şey son derece ikili. Bu meseleyi gerçekten çözmüş olması, daha incelikli bir anlayış geliştirdiğini düşündürürdü. Bunun sonucunda da ilişkilerinin ulaşabileceği bir sınır ortaya çıkıyor. Biz izleyiciler, Daeron ve Gwayne’le birlikte onun bunları söylediğini duyuyoruz ve “Vay canına, bütün o zekâna ve parlaklığına rağmen aslında fena hâlde aptalsın,” diye düşünüyoruz. Bu, platformlara çıkıp her türlü bilgiç ifadeyi sıralayabilen insanlara benziyor. Sonuçta mesele böylesine ikili ve nüanstan yoksun görüşlere geldiğinde, “Aslında biraz aptalsın,” diyorsunuz. Bence bu çelişkiyi çözdüğünü söylemek ona gereğinden fazla paye vermek olur çünkü gerçekte hiçbir şeyi çözmüyor. Son derece kaba ve ilkel bir biçimde önüne çıkan her şeyi ezip geçiyor.
Ben, Daeron hem kendisini hem de Ormund’la ilişkisini hâlâ çözmeye çalışıyor olsa da Ormund’ın son derece kendine özgü bir öfkesi olduğunu anladığı açık. Bunun, ilişkilerini anlamak açısından oldukça açıklayıcı bir pencere sunduğunu düşündüm.
BEA: James, senaryolardaki kokulara karşı hassasiyet fikrinden bahsediyordu ve bu benim de dikkatimi çekmişti. Eskişehir’de onun gözetimi ve himayesi altında büyüdüğümüze göre, bu bölümde gördüğümüz türden davranışların ve dengesizliğin daha önce de yaşandığı, hatta muhtemelen Daeron’ın da başına geldiği ve onu etkilediği açık. Kendi güvenliği ve çevresindekilerin güvenliği için Ormund’ın ne zaman patlamak üzere olduğunu anlamak zorunda kaldığı bir geçmiş var. Dediğiniz gibi, ilişkilerinde hâlâ tam anlamıyla şekillenmemiş yönler ve aşamadıkları sınırlar olduğunu düşünüyorum.
Sanırım Daeron’ın karakterinde bir hassasiyet var ve bu da onu birçok açıdan Ormund’ın parmağında oynatmasını sağlayan şey. Ailesinden uzakta olduğu için birinden bağ, kabul ve sevgi görmeyi arzuluyor. Tessarion, Tumbleton setinde kapalı tutuluyor ve onu yalnızca arada bir görebiliyor. Ormund’ın ne zaman patlamak üzere olduğunu fark edecek kadar bilinçli ve anlayışlı olsa da belki sevgi ya da takdir görürüm diye onun yanında kalmaktan kendini alamıyor. Dördüncü bölümün sonunda bir adamı öldürdükten sonra Ormund’dan o sevgi hissini alıyor. Ahlaki açıdan ne yaptığının farkında olduğu, ama aynı zamanda bu tür bir şefkati arzuladığı çarpık bir durum var. Dördüncü bölümün sonundaki bu çarpık duyguların sezonun ikinci yarısı için güzel bir zemin hazırladığını düşünüyorum.
JN: Bu klasik psikolojik istismar ilişkisi, değil mi? Baskı altında olduğu bir tür Stockholm sendromu. Yani her açıdan bakıldığında bir esir, ancak Ormund ona sevgiyi damla damla veriyor ve böylece onu kontrol altında tutuyor.
Ben’le çektiğimiz en heyecan verici sahnelerden bazıları, onu bir spor gününün sonunda bir babanın yapacağı gibi gerçekten omuzlarından tutabildiğim anlardı. “Lanet olsun, seninle gurur duyuyorum evlat. Seninle gerçekten gurur duyuyorum,” diyordum. Ben’in bakışı da… O kadar harika bir oyuncu ki gözleri gerçekten dolu dolu bana bakıyordu ve o sevgiyi, o ihtiyacı görebiliyordum. Ebeveynden, sevgi dolu bir insandan ve bir akıl hocasından mahrum kalmış bu çocuk, acımasız ve manipülatif bir adamın gözlerine bakıp minnettarlık ve sevgi görüyordu. Sahne inanılmaz derecede yüklüydü.
Birkaç anda ona karşı muazzam bir gurur hissediyordum, sen de bana minnettarlık ve sevgiyle bakıyordun. Dışarıdan bakınca “Aman Tanrım, bu ne kadar zehirli bir ilişki,” diyorsunuz. [güler]
BEA: Evet, dördüncü bölümdeki o sahnenin bazı çekimleri, hemen yanımızda sahte bir ceset olmasına rağmen sonunda aramızda sevgi dolu bir bağ varmış gibi hissettirdi. [güler]
JN: Evet, çılgınca.
Ben, artık sektöre yabancı sayılmasanız da genç bir oyuncu olarak şunu merak ediyorum: Daeron’ın sevgi arayışına benzer biçimde, iyi bir iş çıkardığınızdan emin olmak için Clare Kilner, Ryan ya da James gibi insanlara ne kadar bakıyorsunuz ve bunun ne kadarını karaktere taşıyor olabilirsiniz?
BEA: Kendi kişisel deneyimlerimi bir karaktere taşımamaya çalışıyorum. Hayal gücü üzerinden çalışmayı, James ve Joplin [Sibtain] gibi diğer oyuncularla bağ kurmayı ve gerçekten bundan beslenmeyi seviyorum. Ama evet, doğru. Daeron’ın kendisini belirli bir durumun içinde bulan, yükselmekte olan biri olarak konumuyla arasında bir benzerlik var. Sürmekte olan savaş gibi bu yolculuğu kendisi başlatmadı ve şimdi taraf seçmek, kendi yolunu bulmak zorunda.
Böylesine büyük bir sete gelmenin hem ölçek açısından hem de insanların projeye ne kadar önem verdiği açısından başlı başına bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sorumluluk almak ve mümkün olan en iyi işi çıkarmaya çalışmak gibi bir unsur da var. Günün sonunda bu harika insanlarla birlikte oynayabildiğim ve bence son derece havalı olan bu dizinin bir parçası olabildiğim için gerçekten minnettarım. Yıllardır Game of Thrones hayranıyım. Seçme teklifi geldiğinde bile “Aman Tanrım, tamam, bu harika,” demiştim. Dördüncü bölümden önce burada oturuyor olmak da inanılmaz.
Cole’un bu bölümde söylediği ve bence sezonun ana fikrini özetleyen bir replik var: “Kendimiz de birer canavara dönüşmemek için onurumuza sıkı sıkıya tutunmalıyız.” Karakterlerinizi onurlu insanlar olarak görüp görmediğinizi merak ediyorum.
JN: Çok iyi bir soru. James ile Ormund’ın buna vereceği yanıtların elbette çok farklı olduğunu düşünüyorum. Ormund açısından cevap son derece kolay: Evet. Kendini kusursuz biçimde onurlu, hatta en onurlu kişi olarak görüyor. Davası ve verdiği mücadele onurlu bir mücadele. Ne kadarını söylememe izin var bilmiyorum, ancak sezonun ilerleyen bölümlerinde stratejileri ve kullandığı bazı yöntemler var ki modern dünyada savaş suçu olarak değerlendirilebilir. Tumbleton’ı ele geçirmesi bile günümüzün kavramlarıyla açıkça insan kalkanı kullanmak anlamına geliyor; masum sivilleri, kadınları ve çocukları insan kalkanı olarak kullanıyor. Tumbleton’ı ele geçirdiğinde yaptığı şey bu. Eylemlerinde onursuzluk var, ancak kendi gözünde bunların tamamı, bir Hightower’ı Demir Taht’a oturtma davasının büyük anlatısı içinde bütünüyle haklı. Ona göre var olan en onurlu dava bu. Dolayısıyla kendi gözünde kesinlikle onurlu.
Ormund’dan bağımsız, ayık ve yetişkin bir zihinle nesnel olarak konuşursam, hayır.
BEA: [güler]
JN: Zor, değil mi? Nesnel olarak bakıldığında bile o adamda onur var. Askerlerine davranış biçiminde, işlenen suçlarla ilgili hüküm verdiği bazı sahnelerde bunu görebiliyorsunuz. Aynı zamanda bir strateji yürütüyor ve Ormund’ın eylemlerinin ardında her zaman başka bir amaç bulunuyor. Niyetlerin kesiştiği büyük bir Venn şeması var. Mesele yalnızca “Onurlu davranacağım ve onurlu seçimi yapacağım,” değil. Tumbleton sakinlerine davranış biçiminde gördüğümüz üzere devrede başka ve daha büyük anlatılar var. Kötülük fazla indirgemeci bir kelime olur, ancak açıkça sorumlu olduğu tüm ihlallere ve şüpheli eylemlere rağmen askerlerine davranışında, Hightower soyuna sadakatinde ve akrabalarına bağlılığında bir tür onur bulunduğunu düşünüyorum.
Bu onu onurlu bir adam yapar mı? Muhtemelen hayır çünkü aynı zamanda son derece acımasız, manipülatif ve çıkarcı. Ancak içinde onur var. Sanırım bu da dizinin başarısının bir göstergesi. Cole’un sözü bir bakıma ikili bir seçim ortaya koyuyor. Ancak dizinin gerçeği şu ki insanlar aslında bu ikisinin arasında duruyor; her karakterin içinde hem onur hem de canavar bulunuyor. Buna Ormund da dâhil.
Ben, sizin için durum nasıl?
BEA: Daeron’ın açısından bakıldığında kendisi bir silahtar. Şövalye olmak için eğitim görüyor. Onurlu bir insan olmak için yetiştiriliyor. Son birkaç yıldır zihnini en çok meşgul eden konulardan biri de bu onur meselesi. Belki çevresinde en iyi örnekler bulunmuyor. Bu sezon onun için temel soru, onurlu olmanın ne anlama geldiği. Bunu sorguluyor ve onurlu olmaya çalışıyor olması bile bence başlı başına onurlu bir şey. Sezon içinde bazı şeyler değişmez ya da onu belirli bir yöne sürüklemezse bence onurlu biri. Mesele, Ormund’la ilişkisi ve Westeros’ta devam eden savaş nedeniyle sınanacak olsa da çevresindeki tüm kaosa rağmen buna tutunup tutunamayacağı.
Ben, size The Legend of Zelda hakkında soru sormazsam eksik kalır. Bu konuda fazla konuşamayacağınızı biliyorum, ancak House of the Dragon deneyiminiz üzerinden yaklaşmak istiyorum. Bu kadar kapsamlı, somut ve fiziksel bir prodüksiyondan böylesine büyük ölçekli bir filme geçmek sizi hazırladı mı?
BEA: Çılgıncaydı. Gerçekten çok minnettarım. Bir rüyanın gerçekleşmesi gibi. Filmi Yeni Zelanda’da çektik; dolayısıyla böyle bir diziden böyle bir filme geçmek harika. Bence özellikle ölçek açısından ikisi arasında bir kesişim var. Prodüksiyon tasarımına, set tasarımına, saç ve makyaja, kostümlere verilen emek ve ayrıntı inanılmaz. Gerçekten çılgınca ve ikisinin ölçeği de birbirine benziyor, hatta bu dünyanın ötesinde. Aksiyon sahnelerinin çekim temposu açısından da benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Bu dizide biraz kılıç dövüşü yapma fırsatım oldu ve bunun Yeni Zelanda’daki maceralarımda yardımı dokundu, ancak bu konuda fazla konuşamam. Yine de fırsat için gerçekten minnettarım ve izleyicilerin yaptığımız işi görmesi için heyecanlıyım.
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ US WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.