Herkesin Aradığı O ‘Erkek’ Aslında Kim?

Centilmendir… Randevusuna zamanında gelir; oturup kalkmasını bilir. Evine tesisatçı çağırmaz, gömleğinin kolunu sıvayıp işe girişir. Bir bulutun salınışına bakarak saat kaçta, ne kadar yağmur yağacağını bilir. Kendine bakar, iyi ve yerine göre giyinir; ayakkabısı cilasız gezmez, şapkasız çıkmaz, terzisi vardır… Çocuklarla eğlenir de, onları eğlendirir de. Kadınlara üstünlük taslamaz, üstüne düşeni yapar. Kültürlüdür, okur, yazar, dil bilir. Yüzü güler ama klişelere, zevzekliğe düşmez, ‘Adamın dibi’ falan değildir; şu dünyadan gelip geçen bir adamdır. Ama ona güvenebilirsiniz. Çünkü o kendine güveniyor. Peki nerede bu adam? Aile albümlerine bir bakın…

24 Mayıs 2017

Herkesin Aradığı O ‘Erkek’ Aslında Kim?

Gazetelerde görürsünüz; “Şunu yapmaya yarayan gen bulundu”, “Meğer bunun da geni varmış…” Uzun yaşamın, çapkınlığın, sadakatin, yumuşak başlılığın, sertliğin hatta sevimsizliğin… Hepsi DNA’yla izah edilmeye çalışılıyor, biliyorsunuz. 

DNA, atalarımızdan bize geliyor, insanlığın bin yıllardır gelişen ama bir yandan da belli bir temel üzerinde yükselen yanını hatırlatıyor bize. Yani hem sürekliliği hem de geleneği. Hem kökeni hem değişimi.

Tuhaf olan, her şeyin kendi yaşam dönemimize sıkıştığını zannetmemiz. On binlerce yıllık süreci on yılda yaşıyormuşuz gibi. Mesela sakal… Üç yıldır sakal bırakıyoruz diye, onu yeni keşfettiğimizi sanıyoruz. 

Halbuki biz yeniyiz; eski olan dünya. Erkekler de kadınlar da on binlerce yıldır dünyada dolanıp duruyor ve kendilerini geliştiriyor. Genlerimizin bizi getirip bıraktığı bir yer var. Bugünün kısa pantolonları, biçimli sakallarıyla bunu karşılaştırmaya gerek yok. 

Bize gereken, hatırlamak. Erkeğin, kadının, insanın hayatı daha pratik, daha katlanılabilir, daha estetik hale getiren yöntemlerini, hallerini, tavırlarını hatırlamak. Örnek mi?

 17-05/24/461148061.jpg

Bakın da öğrenin çocuklar, ‘cool’ budur!

Robert de Niro ve Anne Hathaway’in başrolleri paylaştığı ‘Stajyer’ geçen yılın en iyi komedilerindendi. Filmin tek marifeti Hollywood’un güldürürken hafiften duygulandıran, hem akıllı hem dozunda saçma, ama hep ferahfeza, doksan dakikalık formülünü iyi uygulaması değildi. Film, ufak ufak yitip gitmekte olan bir erkek kuşağını şimdiki erkeklerle karşılaştırarak bir tavır da koyuyordu.

De Niro’nun canlandırdığı ‘Ben’ şu an pek ortalarda görünmeyen bir ekolden geliyordu. Sosyal medyanın neye benzediğinden belki ancak haberdar ama Facebook nasıl kullanılır bilmeyen, işe grand tuvalet gelmekten başka bir seçenek görmeyen, her sabah tıraş olan, ofiste karşılaştığı insanlara selam veren, sohbet eden, eski kasa bir adam… 74 yaşındaki, güngörmüş bu adam, ‘yaşlı ve tecrübeli stajyer’ programı çerçevesinde girdiği start-up’ın kurumsal, onun patronununsa (Hathaway) duygusal sorunlarını çözüyordu.

Peki nasıl?

Hep bildiği, yapageldiği işi yaparak. Yani o ‘eski usul’ erkeklerden biri olarak… Filmin de sık sık üzerinde durduğu ilk işaret gibi, örneğin takım elbisenin cebindeki mendili kullanarak… Filmde De Niro, bunun sümkürmek için olmadığını anlatarak bir ‘gusto’ dersi veriyordu. Hollywood’un görgü öğreten ender sahnelerinden birinde, onun (ve tüm erkeklerin) o mendili esasen ağlayan ya da gözleri dolan bir kadına uzatmak için taşıdığını öğreniyorduk. 

Hathaway’in canlandırdığı Jules ise, De Niro’nun karakteri Ben’in bu eski tarz centilmen hallerinden bir evlat gibi etkilenirken, çevresindeki erkeklerde neyin ‘eksik’ olduğunun farkına varıyordu.

Kendisinden dinleyelim: 

“Bir dönem geldi; biz kızlara istediğimiz her şeyi yapabileceğimiz öğretildi. Ama sanırım erkekler o dönem o kadar iyi yetişmedi. Biz “Hadi kızım yaparsın sen”le büyürken, Oprah seyrederken, erkekler ayak uyduramadı. Aslında halen kafaları karışık gibi. Hâlâ küçük çocuklar gibi giyiniyorlar. Hâlâ video oyunlarıyla meşgul oluyorlar. Sadece bir kuşak içinde Jack Nicholson, Harrison Ford gibi erkekler nereye gitti? Mesela Ben’i ele alalım. Tükenmekte olan bir tür. Bakın da öğrenin çocuklar. Bana sorarsanız, ‘cool’ dediğin şey budur.”

Budur gerçekten.

Kendine yeten, hem özgüvenli hem güven veren, iyi görünümlü, şefkatli, halden ve hayattan anlayan… Nereye gitti bu adamlar? ‘Alfa erkek’ diye bağırıp duruyor herkes, daha çok bağıran mı ‘alfa’?

Böyle olmamalı. Neyse ki cevaplar var. Hem de DNA’da. 

 

17-05/24/138436861.jpg 

Cary Grant’ten “Benim” diyen erkeklere iki ders

Dünyanın en ‘kadın’ kadınlarından Sophia Loren, bir görüşte vurulduğu bir centilmeni nasıl anlatır? Loren, 22 yaşındayken, yani İtalya’da henüz star olmuş, Hollywood’a adım atmak üzereyken Grant’la tanıştı. Bunu takip eden iki yıl içinde inişli-çıkışlı ve epey tutkulu bir ilişki yaşadılar. Peki ilk karşılaşmaları nasıldı? Loren’in Grant’ta gördüklerini anlatış şekli kulağınıza küpe olsun: 

“ (…) Cary’nin başka hiç kimseyle karıştırılamaz profilini kapıda gördüğümde, bayılacağımı düşündüm. Parlak yakalı smokini, hafifçe beyazlamış saçları ve zarif hali nefesimi kesmişti. Ekrandan az önce çıkıp gelmiş gibi görünüyordu: Bir rüya gerçek olmuştu.

[Sonraki günlerde] Cary görgüsü, terbiyesi ve yaşama sevinciyle beni etkisi altına aldı. Ateş kırmızısı MG’siyle beni İspanyol kırsalında gezdirirdi. Dışarıdaki ilk akşamımız büyülüydü; eski dostlar gibi muhabbet ederek noktalamıştık. ‘Hollywood bir peri masalından ibarettir; onu doğru anlarsan, hiçbir zaman incinmezsin’ demişti bana. Zekasından, bilgeliğinden, şefkatli hallerinden ve tecrübesinden çok etkilenmiştim. Giderek beraber daha fazla zaman harcamaya başladık.”

Bu tanışma hadisesi “Benim” diyen erkek için epey malzeme barındırıyor. Cary Grant’ten birinci ders ilk tanışma anı için: İyi giyinme, özgüvenli durma… Daha ağzını açmadan avantaj sağlıyor. 

İkinci ders daha önemli…  Loren’in altını çizdiği anahtar sözcükleri tekrarlasak yeter: Zeka, bilgelik, şefkat, muhabbet… 

İkisinden harmanlanabilecek bir üçüncü ders daha var aslında: Herkesin peşinde koştuğu o ‘efsane’ erkek; atletik yeteneklerden ve sürekli aksiyondan ibaret değil. Özgüven ve iyi bir izlenimle başlıyor; gustoyla, görgüyle ve yaşama sevinciyle noktayı koyuyor. 

En azından Sophia Loren için bu böyleymiş. Daha iyi bir referans biliyor musunuz? 

 17-05/24/3260576.jpg

Şapkasız çıkmam abi 

Madem Cary Grant dedik, aynı dalga boyunda devam edelim. O eski güzel filmlerin en güzel detaylarından birine, şapkalara gidelim. Erkekler o dönemlerde dışarıya şapkasız çıkmazdı. Boşuna değil; güzelliği bir yana avantajı çoktu şapkanın. Bir dirhem kumaş bin ayıp örtüyordu. 

Halen de öyle. Ne tür ‘ayıplar’? Bir defa, seyrek saçlar şapkayla dert değil. Karışık, yağlı, karman çorman saçlar da. Kışın sıcak, yazın serin tutan da şapkadır; ufka bakarken siper olan, zalim güneş altında gölge veren de. Her şeyden evvel tarza tarz, stile stil katan da şapka… Bir düşünün, onu çıkarıp selam verirken de üslubunuz zenginleşir; hiçbir şey söylemeden, sessizce alıp giderken de. Dahası var; hakkıyla taşıdığınız iyi bir şapka sizi bir ‘marka’ haline getirir. 

Hangisi iyi şapka peki? Cevaplar muhtelif. Kasket de olur, fötr de; hatta yeri gelirse bir beyzbol kepi de. İş ki onu özgüvenle taşıyın. Peki nasıl? 

Frank Sinatra, “Şapkanızı kaldırın; edası açısındadır” demiş. Çok basitçe koymuş meseleyi ortaya yani. Yeterli. 

Bir başka örnek: Neil Gaiman’ın ‘Anansi Çocukları’nda, başkahraman Şişko Charlie, aksiyona ancak bir fötr şapkayı doğru dürüst takmayı öğrendiğinde girişebiliyordu. Bunu da kendi kökenlerine, kendi DNA’sına dönerek, babası gibi şarkı söyleyerek yapabiliyordu.

Erkeklerin DNA’sında şapka var… Hep oldu. Tarihe tuhaf, şapkasız bir çağ olarak geçecek son elli sene hariç. Peki neden? Şapka neden birdenbire gözden düşmüştü? Neden artık başımızın üzerinde yeri yok? Bunu kimse bilmiyor.

Ama eksikliğin herkes farkında. 

Bonus görgü kuralı: Bugüne dek izlediğiniz filmlerden şapka nerede giyilir, nerede çıkarılır biliyorsunuzdur, size güveniyoruz; modern yaşama dair bir not da bizden olsun: Bir kadınla asansöre bindiğinizde o şapka çıkıyor… 

 

 17-05/24/gettyimages-2887275.jpg

Uygulamalı dersler: Buluta, yaprağa, ağaca sorduk!

Bir kayıp sanat olarak doğanın işaretlerini okumak… Kendini ‘doğa seyrüsefercisi’ sıfatıyla tanıtan İngiliz yazar Tristan Gooley bu sanatın sanatçısı işte… İki yıl evvel yayımladığı kitabı ‘The Lost Art of Reading Nature’s Signs’ta da neleri kaybettiğimizi (ve onları tekrar nasıl keşfedebileceğimizi) detaylarıyla anlatıyor. 

Neleri kaybetmişiz bir bakalım… Doğadaki ipuçlarını kullanarak yolumuzu bulmak, havanın nasıl döneceğini tahmin etmek, su kaynaklarının yerini saptamak, hayvanları takip etmek vs… Daha ne olsun? 

Bu pratik bilgilerin elbette erkek-kadın ayırmadan herkese faydası var ama ‘kaybedilen’ bir şeyden söz ediyorsak madem, bu mağlubiyeti evvela bin yıllar boyu dışarıda olmakla, avlanmakla, eve et ve ekmek götürmekle övünen erkeklerin hanesine yazmak lazım. Bunlar DNA’da vardı. 

Dahası, ‘ideal’ erkek, ideal insan olma yolunda, doğada nasıl davranacağını bilmek de lazım zaten. Hatta şimdi seyahatlerimizde ‘az bilinen yol’a, ücra coğrafyalara her zamankinden fazla saptığımız için bu bilgiler ziyadesiyle faydalı. 

Doğada nasıl davranmalı? Kulak kesilmeli, gözleri dört açmalı, burnu havaya dikmeli… Çünkü diyor ki Tristan Gooley, “En ufak bir işaret, bulunduğunuz yer hakkında düşündüklerinizi çok değiştirecek.” 

Örneklerle gidelim: 

Bir ağacı pusula olarak nasıl kullanabilirsiniz? Birçok yolu var; en etkililerinden biri ‘tik etkisi’. Ağaçların güney tarafında daha çok dal bulunur; yine güneydeki dallar yatay büyümeye meyilliyken, kuzey tarafındakiler daha diktir; bu şekilde ‘tik atılmış’ gibi bir görüntü verirler.  

Sadece yapraklara bakarak yönünüzü tayin edebilir misiniz? Kuzeye bakan yapraklar güneye bakanlara göre daha büyük ve koyudur.  

Gökkuşağının renklerinde hangi sırlar gizli? Size havanın iyiye mi kötüye mi gideceğini gökkuşağı nasıl anlatır? Çok kısa ve özlü bir bilgi verelim: Bir gökkuşağında kırmızı hakimse büyük yağmura hazırlanın. 

Bulutları gerçekten anlıyor musunuz? Örneğin genelde dost canlısı görünen kümülüs bulutlarının, yola çıkıyorsanız sizin için pek iyi niyetli sayılmayacak birtakım yakın arkadaşları vardır: Kümülüs kongestus ve kümülüs kastellanus. Tatlı, şirin bir koyun gibi görünen bu bulutlar, giderek büyüyorsa durum ciddiye dönmüş olabilir. Mevzuyu anlamak için bulutların üst ve alt kısımlarına bakın; aşağısı düz, üstü karnabahar gibiyse sorun yok; üstü ufak altı şişkinse kamp yapma planınızı bir süreliğine gözden geçirin; büyük yağmur geliyor. 

Yıldızlarla yön tayin ediliyor tamam da; onlara bakarak zamanı da öğrenmek mümkün mü? Evet, Büyük Ayı ve Kutup Yıldızı’nı kullanarak kendinize bir yıldız saati kurabiliyorsunuz. 

Peki Ay’a bakarak yönümüzü bulabiliyor muyuz? Bunun birçok yolu var; biri şu: Kuzey yarımküredeyseniz, hilalin iki ucunu birleştirip, ufkunuza çektiğiniz hayali çizgi kabaca güneyi gösterir. Bir başkası: Dolunay o günkü gün batımının tam aksi yönde doğar. 

Hayvanların hareketlerini nasıl yorumlamalı? Elbette mantığımızı kullanarak. Örneğin kuşların bir ağaçtan havalanma yönü, o ağaca yaklaşan başka canlıların tam zıddını gösterir; bu basit. Ama esas kuşları dinleyerek o ortamda neler döndüğünü ya da döneceğini anlayabiliriz. Kuşlar haberleşir; her ötüşleri bir nevi konuşmadır. Yakınlarda bir yırtıcı olduğunu da onlardan öğrenebilirsiniz, havanın değişeceğini de. Bahçenizde bulacağınız daha tanıdık türlerin sesleri dikleşiyorsa en azından onlar adına bir tehlike var demektir. Kızılgerdanın ‘tıktıktıktıktık’ diye giden ötüşü, saksağanın makineli tüfek gibi ‘rakarakarakararak’ı birer alarm zilidir. 

 

Eve muslukçu çağırmayan alfa erkek

Mad Men’in bir bölümünde, Pete Campbell’in evde verdiği partide mutfaktaki lavabonun bozulduğunu gördük. Campbell uğraştı uğraştı beceremedi ve sonunda aksiyon adamı Don Draper devreye girdi: Gömleğini sıyıran Don, tahmin edeceğiniz üzere bu işin altından da kolayca kalktı ve çevredeki kadınlardan “Oooo Süpermen!” iltifatlarını aldı.

Bu, o kadar önemsiz bir şey sayılmaz. İnsan kendine itiraf edemese de, bu tip anların hazzı için yaşıyor. Bir aksaklığı hakkınca düzeltmek ve ardından iltifat almak için. Nereden baksanız, bir tatmin vesilesi… Don Draper için bile böyle bu. 

Bonus: Ortamın alfa erkeği olduğunu kanıtlamak... İlgili sahnede ev sahibi Campbell’in bu işi beceremediği için utanıp sıkıldığını da gördük. Muslukçuyu çağırmamak ne kadar yetenekse, eve gelmiş misafirin muslukçuluğa soyunması o kadar utanç verici bir durum. (Tek istisna aynı partideki diğer karakter Ken gibi kendisiyle barışık olmak; o kadar ki ihtiyaç duyduğunda Don’a yardım etmek, alet kutusunu taşımak; hiç mutsuz olmadan, böyle şeyleri kafaya takmadan keyfine bakmak.)

 

Erkekler erkeklerimiz…

Erkek gibi erkek… Issız bir adaya düşse ağaç dallarından barınak yapan, tesisatı döşemeyi tamiri bizzat üstlenip mahallenin esnafını işinden eden, bir oturuşta maşallahı var dünyaları yiyen, göbek bölgesinde hafiften kendini bıraksa da kasları gömleğini zorlayan, her taşıtı kullanan, her içkiyi bilen, özgüveni yüksek, ‘alfa’nın önde gideni, aksiyonu seven ama kadın ruhundan da anlayan…

İdeal model üç aşağı beş yukarı bu. Olmaz değil. Yeterli yatırım ve sabırla, olur da…

Ama haksızlık etmeyelim. Sabahın köründe uyanıp yollara düşen, saatlerce çalışıp ekmek parasını kazanmaya çalışan, eve döndüğünde çoluğuyla çocuğuyla ilgilenen, onların bezini değiştiren, yıkayan, kitap okuyarak yatıran, yemeğin temizliğin ucundan tutan (duruma göre tümden üstlenen), sohbet eden, ilgi gösteren, iyi bir eş ve baba olarak insan gibi yaşamaya çabalayan erkekler… Varlar. Tüm bu sınıflandırmalar o seviyeye ulaşmak için aslında. İdeal erkek, çocuğuna güven, şefkat veren, ilgi gösteren; eşiyle beraber uğraşıp didinen, güzel anlar kuran, güzel anılar bırakan erkek değilse nedir?

 

Dersini almış da ediyor ezber

Erkekliğin kitabını yeniden yazmaya gerek yok; zaten yazılmış. Üstelik tarih boyunca üzerine düşeni yapan, halden vazife çıkaran, olduğu gibi davranan ama en önemlisi kendisini geliştirmeye çalışan erkekler tarafından. ‘Art of Manliness, Classic Skills and Manners for Modern Men - Erkeklik Sanatı, Modern Erkekler İçin Klasik Beceriler ve Yöntemler’ kitabı, adı üstünde, eski usul bu yolları, taze nüfusa anlatmak için var. Bazılarına burada yer veriyoruz.

Bir kravatı doğru dürüst bağlayın. En basiti ‘dörtlü düğüm’ ama ‘kent düğümü, ‘yarım Windsor’, ‘çifte Windsor’u da öğrenin. 

Doğada ateş yakmayı bilin. Bonus bilgiler: Doğru odunu seçmek, elde kibrit-çakmak vs. yoksa doğru kavı bulmak ve akla ilk gelen şey olmasa da, doğru istifi yapmak.

Ayakkabılarınızı güzelce parlatmayı öğrenin. Bez ayakkabılarımızla da mutluyuz ama her ortamda geçmiyor onlar, kundurasız gidemeyeceğiniz yerler öncesinde lostra bulamayabilirsiniz; o bezi, o cilayı ve o fırçayı kullanmaya alışın. 

Yılan ısırığını tedavi etmeyi öğrenin. Siz yine de bu işi doktora havale etmenin bir yolunu bulun. Doğada bir başınaysanız, durum değişir tabii. Bu anlarda kumanda sizdeyse soğuktan donmaya karşı çareleri de bilmelisiniz, güneş çarpmasına karşı olanları da.  

Kendi kendinize tıraş olun ama tıraş makinesiyle değil. Batı’da “Aman, düzenli olarak berbere gidin” de deniyor. Neyse ki hepimiz berber bilen bir gelenekten geliyoruz. 

‘Paralel park’ı becerin. Arabayı herkes sürüyor, dört teker ayağımızı yerden kesiyor zaten; şehir denen cangılda iki dakikada o iki aracın arasına sıkıntısız -ve kimseye de sıkıntı vermeden girebiliyor musunuz, mesele şimdi o. Bir nevi ‘survival’. 

Mangaldan anlayın. Sıkıntı yok, zaten ata sporumuz. 

İlkyardım bilin. Her zaman ihtiyaç olabilir; hele kalp masajına, unutmayın, kalp masajı ritmi ile Bee Gees’in ‘Stayin’ Alive’ şarkısının ritmi birbirine benziyor, yardımı olacaktır. Bir başka acil müdahale bilgisiyse boğazına bir şey kaçması suretiyle nefessiz kalan bir insanı kurtarmak için gereken ‘Heimlich Manevrası’; manevranın yetişkinler ve bebekler üzerinde nasıl kullanıldığını öğrenin. 

Kendi söküğünüzü dikin, düğmenizi de. Yoksa bir gün bir toplantı öncesi, elinizde kopmuş düğmeyle bir otel odasında kalıverirsiniz; ütü yapmayı kıvırmanızı da hararetle tavsiye ederiz. Çevrenizdekileri, o yeni gömlekteki kat izi kadar rahatsız eden az şey vardır mesela. 

Odun kırın! Kamp ateşinden bahsetmiştik hani; işte bunun için malzemeyi de siz sağlayın. Hem bir odunu iki düzgün parçaya ayırmanın verdiği haz çok az şeyde var. 

Patlayan lastiği değiştirin. Çok zor değil, üstelik çok da havalı. Kendinizinkini değiştirirseniz, çekici beklemezsiniz; başkasınınkini değiştirirseniz hayır duası alırsınız. 

Bıçaklarınızı bileyin. Mutfak için elbette. 

Bir bebeğin altını değiştirmeyi becerin. Birincisi, gerçekten kolay; ikincisi, saadet puanları hanenize gürül gürül akacak. 

Doğada yönünüzü bulun. İster Google Map, ister eski usul pusula, ister ağaca buluta bakın ama kuzeyi, güneyi saptamayı öğrenin. 

Takım elbise giyin, taşıyın. Centilmenliğin kodlarından biri iyi giyinmek; bunun yolu da takım elbiseden geçiyor, sakın tartışmayalım. İşiniz el vermese bile takım elbise giyecek fırsat yaratın. En önemli kural: En iyi takım elbise sizin için özel dikilendir -tıpkı gömlekler gibi-; terziye gidin! Sizin ölçülerinizi bilen bir terziniz olsun. 

Durumsal farkındalığınızı geliştirin. Birçok şey sizin dışınızda gelişiyor ama siz yine de işleri şansa bırakmayın. ‘Durumsal farkındalık’, sadece etrafınızda ne olup bittiğinin farkında olmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda bir şeyler ters giderse ne yapacağınızı önceden bilmenizi de içeriyor. 

Bir barınak inşa edin. İki şey için. Bir: Ya gerekirse gerçekten? İki: Gerekmezse içinde çoluk çocuk oynar.

Sizinle anılan bir yemeğiniz olsun. Hatta menünüz olsun; bir şeyi en iyi yapan kişinin önünde durulmaz; hem yemeğin muhabbeti bereketlidir. Hele bir de size özel kokteyliniz varsa…

Zehirli bitkilerden anlayın. Sadece onlardan değil, ağaçlardan, yapraklardan, çayır çimenden de anlayın. 

Kart karmayı öğrenin. Çünkü kartlar yeniden dağıtılacak! Dağıtan kişi de siz olun madem. O kartların iki el arasında fıııııııırrrrrrrrrrppppp diye salınması havalıdır hem. 

Bir-iki sihir numarası bilin. ‘Erkeklik görevleri’ içinde sadece kadınları etkilemek yok; arada bir çocukları da eğlemeniz lazım; kulaktan madeni para çıkarmak bu işlerin sevindirme garantili standardıdır.

İtfaiyeci tutuşunu deneyin. Bir yaralıyı, ne kadar ağır olursa olsun, olay yerinden çıkarmak için birebir; marifeti, kişinin ağırlığını düzenli bir şekilde dağıtmasında. 

Dinlemeyi bilin. Bugünlerde daha zor bir beceri yok. Altından kalkan inanılmaz takdir görüyor; istediğiniz her kadına sorabilirsiniz.

Cep telefonunuz olmadan kendinizi eğlendirin. Sosyal medya yok, canlı TV, film seyretmek; oyun oynamak yok. Meraklarınızı geliştirin; okuyun, yazın. 

Parmaklarınızla ıslık çalın. Bir restorandan çıktınız, az ötenizden bir taksi geçti; ıslık çalamadığınız için kaçırdınız. Yazık. YouTube’da videosu da çok; öğrenin ıslık çalmayı. Tepeden tepeye bile duyulan, tatlı bir beceridir; hem bu kadar kolay keyif veren de az şey var.