Bir çift memeden daha fazlası

Dünyanın her yerinde eylem yapıyorlar. Üstelik hepsinde de ses getirip tartışılıyorlar. Soyunmaktan rahatsız değiller. Ama bağırıp çağıran üstsüz kadınlar olarak görülmek de istemiyorlar. Hikayelerinin eyleme geçene kadarki kısmı, eylemden zor. Askeri kampları aratmayacak idmanlarıyla FEMEN aktivistlerinin hayatı aşağıda...

21 Şubat 2014

Bir çift memeden daha fazlası

Tam üç sene önce, 2011 kışında, 20’li yaşlarında Kievli üç genç kadın, İnna Şevçenko, Oksana Şaçko ve Saşa Nemçinova, buz gibi bir gecede, Rusya’nın Bryansk şehrine doğru yola çıktı. Eski Sovyet modeli, şimdi kırık dökük gece treniyle, karlar altında bile simsiyah görünen, sessiz ormanları aştılar. Sabahın ilk ışıklarında Bryansk’a vardıklarında hiç vakit kaybetmeden, kendilerini Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’e ulaştıracak otobüse atladılar. Bu zahmete boşuna katlanmıyorlardı; Avrupa’nın son diktatörlüğü sayılan Beyaz Rusya’ya Rus sınırından girerken kontrol noktası olmadığını hesaplamışlardı.

Vakitleri azalıyordu, bu yüzden de aceleci davranıyorlardı ama Minsk’e vardıklarında boşuna endişe ettiklerini anladılar. Koca gri blokların art arda dizildiği kasvetli şehir, öğlen saatleri olmasına rağmen halen uyuyor gibiydi. Sokaklarda in cin top oynuyordu. Sertliğiyle tanınan lider Lukaşenko’nun Minsk’inde insanlar dışarı çıkmaya belki de ihtiyaç duymuyordu. Ya çalışıyor, ya üşeniyorlardı... Etrafın tenhalığına şaşırdılar ama bunları düşünerek oyalanmadılar. Şehirdeki bağlantıları, onları KGB’nin karargahının bulunduğu geniş ve yine kimseciklerin görünmediği caddeye götürdü. Binanın önünde yerlerini aldılar ve göz açıp kapayıncaya kadar soyundular...

Bellerinden yukarısı tamamen çıplak olmasına rağmen, buz gibi soğuğa aldırmaz görünüyorlardı. Dudaklarının üstüne Lukaşenko usulü pos bıyıklar iliştirmişlerdi. İçlerinden en irisi Nemçinova’nın saçları yine Lukaşenko’ya benzer şekilde kazınmıştı (Ayrıca memelerinin arasına bir kızıl yıldız çizilmişti, sırtında da diktatörün resmi seçiliyordu). Nihayet ellerindeki afişleri havaya kaldırdılar ve sloganlarını haykırmaya başladılar. Zhyve Belarus (Yaşasın Beyaz Rusya)... Hepsi bu kadar... Dakikalar ilerledi. Sessiz sakin Minsk standartları için bile uzun sayılır bir süre geçmesine rağmen kimse onlara aldırmamıştı. Derken önünde durdukları binanın kapısı açıldı. Yanlarına koşturan üniformalı genç bir asker, ne yapacağını kestiremeden alık alık arkalarında bekledi. Ardından daha işbilir görünümlü, telsizli bir adam etraflarında dolandı. Yine de kimse müdahale etmiyordu. Yeterince slogan attıklarını düşünen kadınlar tekrar giyindi, afişlerini çantalarına tıkıştırdı ve KGB’nin önünden kaçarak uzaklaştı. Eylem çabucak sona ermişti...

Geniş caddelerden ara sokaklara saparak deli gibi koştular. Arada bir arkalarına bakarak, takip eden olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Kimse yoktu peşlerinde. Zaten şehirde de kimse yok gibiydi. Otobüs terminaline vardıklarında, siyah paltolu ve siyah şapkalı bir adam görüp irkildiler. Ama adam onlara aldırmadı. Bilet alırken, kara palto ve şapkasıyla bir adam daha gördüler; ne var ki o da ilgileniyormuş gibi davranmıyordu. Nihayet rahat bir nefes alıp otobüsteki koltuklarına çöktüler. Eylemlerini başarıyla yapmakla kalmamış, bu korkutucu şehirden kazasız belasız ayrılmayı da becermişlerdi.

Derken aracın içine sekiz-on tane karanlık palto ve şapka doldu. Film kopmuştu.

Penceresiz bir minivana bindirildiler ve müthiş bir süratle saatlerce yol aldılar. Kim oldukları, kime hizmet ettikleri soruldu. Rusça küfürler, hakaretler, gözdağları havada uçuşuyordu: “Sizi fahişeler, şimdi Beyaz Rusya’ya gelip milli birliğimizi yıkmaya çalışmanın ne demek olduğunu anlayacaksınız. Annelerinizin yüzlerini aklınıza getirin. Yavrularını görünce ne kadar mutlu oluyorlardı değil mi? Cesetlerinizi görünce kimbilir ne hale gelecekler?”

Başka bir konuşma olmadı. Araç nihayet ormanlık bir arazide durdu. Kadınlar yaşamlarının sonuna geldiklerini düşünüyorlardı. Onları kaçıranlar önce soyunmalarını emretti, sonra ellerine üstünde Nazi amblemi gamalı haç bulunan posterler tutuşturdular. Bu halde fotoğrafları çekildi. Ardından tekrar giyinmeleri, tekrar soyunmaları, tekrar giyinmeleri, tekrar soyunmaları emredildi. Defalarca... Yorgunluktan bitap düşünceye kadar... Emre uymadıklarında dayak yiyorlardı. Nihayet işkencenin son halkası olarak katran ve tüye bulandılar ve ormanın ortasında bir başlarına bırakıldılar. Kara şapkalı ve paltolu adamlar “Ukrayna şu tarafta” diye göstermiş, ardından da çekip gitmişti.

Saatlerce koştuktan sonra sınıra ulaştılar. Kurda kuşa yem olacaklarından ya da soğuktan öleceklerinden korkarak ve ağlayarak ülkelerine girdiklerinde, onları önceden organize ettikleri bir gazeteci ordusu bekliyordu. Öyle veya böyle başarmışlardı. Hiçbir eylemci grubunun, ülkesinin kalbinde kızdırmayı göze alamadığı Lukaşakenko’yu kendi usullerince protesto etmiş, üstelik geri dönmeyi de becermişlerdi. FEMEN’in aktivistleri, halihazırda kabarık eylem defterinin bu sayfasını dünya durdukça hatırlayacaklardı.


Annem FEMEN’i yasakladı

Minsk’e giden ekipten, FEMEN’in şu andaki lideri İnna Şevçenko, ABD merkezli The Atlantic dergisinin Rusya muhabiri Jeffrey Tayler’a üç sene önceki o günlerden gururla bahsederken, ölümü göze aldıklarını da anlatıyor. Çok ama gerçekten çok korktuğunu da: “Minsk’ten sonra paranoyaklaştım. Her kapı çaldığında titriyor, on dakika geçmeden açamıyordum. Takip edildiğime emindim. Sonra ailem aramaya başladı. Annem çok ağlıyordu. Sinirleri o kadar bozulmuştu ki, hastaneye kaldırıldı. ‘FEMEN’le çalışmanı yasaklıyoruz’ diye bağırıyordu bana. Kız kardeşim de aynı kafadaydı. ‘Annemi ağlatma’ deyip durdu. Reddettim. Onlara ‘Nasıl biliyorsak öyle yaşayalım, birbirimizi ağlatmamaya çalışarak yaşamanın bir anlamı yok’ dedim.”

Tayler’ın FEMEN’in önde gelen aktivistlerinin mahrem tanıklıklarına dayanarak yazdığı ve 2013’ün sonunda yayınlanan kitabı Topless Jihadis (Üstsüz Cihatçılar), her eylemlerinde tüm dünyanın ilgisini çekmeyi başaran grubun hikayesini nihayet kana cana büründürüyor. Kitapta birdenbire belirip slogan atarak soyunmaya başlayan ve olay yerinden yaka paça uzaklaştırılan genç kadınlardan fazlası var. Korkuyorlar, cesaret ediyorlar, umutlanıyorlar, savaşıyorlar, davalarına omuz veriyorlar ve bazen de birbirlerine düşüyorlar.

Önce makarayı biraz geri saralım. Organizasyonun kurulmasının üstünden altı sene geçti. Grup ilk kurulduğunda kendini her şeyden önce feminist olarak tanımlamış ve kadın hakları için mücadele vermeye başlamıştı. Halen de öyle. Ama eylem biçimleri değişti. İlk iki yıldaki protestolarında soyunmuyor, seksi kıyafetler giymekle yetiniyorlardı. Örneğin tarihlerindeki üç numaralı protestoyu, bizi epey ilgilendiren bir yerde, Kiev’deki Türkiye Büyükelçiliği’nin önünde düzenlediler. Üstlerinde “fantezi” hemşire kıyafetleri, ayaklarında pembe topuklular vardı. Yoldan gelip geçenleri şuh kahkahalar atarak yanlarına çağırıyorlardı. Sebep? “Kiev otobüsü” mevzusunu hatırlayın (Haberdar olmayan bir zahmet internette bulup seyretsin). Ukrayna’yı ziyaret eden yurdum erkeğinin kafasında tek bir şey olduğunu söylemiş, eylemi de o amaçla düzenlemişlerdi. “Türkler tekstil fuarı diye geliyor, liseli kızlarla yatıyorlar” diye ağır da konuştular. Kendi memleketlerinin kızlarını da naif buluyorlardı: “Hayatı Pretty Woman filmindeki gibi zannediyorlar, sonra da hep kandırılıyorlar.”



Ukrayna bir genelev değildir

Zaten ilk dönem protestolarının ana sloganı hep şuydu: Ukrayna bir genelev değildir! İlerleyen zamanlarda mevzular çeşitlendi, babaerkil yapının kadınlara baskı yaptığı her alana ayrı yüklendiler. Siyasi kurum, dini kurum, aile, ulus, ülke ayırmıyorlardı. Bu arada soyunmaya da başlamışlardı. “Niye soyunuyorsunuz, ayıp değil mi?” diyenlere mealen “Sesimizi duyuyor musun, anlattığımızı anlıyor musun, sen ona bak” diye atarlandılar: “Soyunmasak hiçbirinizi bizi dinlemeyecekti, verdik mesajı, geçtik kenara.”

Gerçekten de özellikle Polonya ve Ukrayna’nın birlikte düzenlediği 2012 Avrupa Şampiyonası’nda eylem üstüne eylem yaparak, tabii bu arada bol bol da soyunarak mesajlarını verdiler. Şu sözleri biraz abartılı olmakla beraber geçerli mesela: “O dönem her köşede bir genelev kurulmuştu. Gelenlerin de aklında futbol falan yoktu zaten, sırf fuhuşa geliyorlardı.”

Ukrayna yüzölçümü olarak büyük ama her önüne gelene gider yapıp güven içinde yaşayacağın kadar büyük değil. FEMEN içinde yavaş yavaş liderlik koltuğuna ilerleyen Şevçenko, 8 metrelik ahşap bir haçı, yine yarı çıplak bir haldeyken, testereyle doğrayınca olanlar oldu. Standart ölüm tehditlerine gece yarıları kapısının zorlanması da eklenince, Şevçenko ve ekibi soluğu 2012’de Paris’te aldı. Kiev defteri kapanmıştı.

Şevçenko, FEMEN’i bugün siyasi sığınmacı olarak yaşadığı Fransa’da yönetiyor. Grubunun Paris’te 30 civarı, dünya çapında da 300’ü aşkın eylemcisi olduğunu anlatıyor. Geçen yıl Türkiye’den iki genç kadının FEMEN adına, bireysel protesto gösterileri düzenlediğini hatırlarsınız. Küresel çapta böyle çok örnek var. Ama esas gürültü geçen yıl São Paulo şubesi açıldığında koptu. Bugünlerde planlanan New York ve Montreal şubeleri de açılırsa küresel eylem takvimi epey hareketlenecek.

Bu kadar protestoyu kotarabilmek için fit kalmak lazım elbette. Sonuçta güvenlik güçleri, “Ne güzel, cici kızlar soyunuyor” diye bakmıyor olaya. Dahası, kızdırdıkları insanların ister Neonaziler, ister radikal Hıristiyan veya İslami gruplar olsun, öfkesinden kaçmaları gerekiyor. Sokağın ortasında ve savunmasızlar. Bu yüzden eylem planlamadıkları, slogan düşünmedikleri anlarda sürekli idman yapıyorlar.

Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Şubat sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad edisyonunda...