Futbolun asi kahramanı Slaven Bilic

Bir çeşit başkaldırış. Enine boyuna bir isyan. Boyun eğmelerden sıdkımız sıyrıldı da ondan bir görüşte sevdik biz bu adamı...

28 Kasım 2014

Futbolun asi kahramanı Slaven Bilic

Antrenmandan çıkıp gelecek. Uzun zamandır üzerine kafa yorduğumuz bir iş. Birbirimize itiraf etmiyoruz ama tüm ekipte biraz tedirginlik var. Bugüne kadar görmediğimiz bir halini göstermek, bilmediğimiz yönlerini keşfetmek istiyoruz. Bunun için konfor alanını bozmamız lazım ama neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz. Bütün gün sürecek bir çekime tahammül edebilecek mi, istediğimiz kareleri verebilecek mi, seçilen bunca kıyafeti giyer mi? Eski bir bira fabrikasında, dekor için getirdiğimiz deri koltuğa gömülmüş, kara kara bunları düşünüyorum. Röportajı çekimin sonuna sakladım. Zaten söyledikleriyle değil, gün boyu kendisiyle ilgili vereceği ipuçlarıyla ilgileniyorum. Gözüm kapıda. Fabrikanın kapısından girdikten sonra uzun bir yolu yürüyerek olduğumuz yere gelecek. O yolda nasıl yürüdüğüyle ilgileniyorum. Geldiğinde kim olduğuyla ilgilenmiyorum, giderken kim olacağı kadar.

Yolun başında görünüyor. Tam tahmin ettiğim gibi. Eski bir jean, oduncu gömleği ve sırt çantasıyla. Kirli sakalı Yılmaz Güney’in kabulünü alır, parasızlıktan kesilememiş gibi. Topallamasını karizmatik bulan çok, sakatken iğneyle oynamakta ısrar eden bir savaşçının yazgısı olduğunu bilen pek yok. Yanında o zamana kadar tercümanı sandığım, birazdan kardeşi olduğunu anlayacağım Halil. Hararetli hararetli ona bir şeyler anlatıyor, son antrenmanla ilgili olmalı. Kafasını kaldırmadan yürüyor. Gönlü yarda olanın gözü yerde olur derler. Çekimin yapılacağı yere yaklaşınca telefonla konuşmaya başlıyor. Oyalanmasından belli; tedirgin. O da neyle karşılaşacağını bilmiyor. Konuşması bitince bir süre içeri girmiyor, uzaktan fabrikayı inceliyor. Nereye kadar kaçacaksın diye geçiriyorum içimden. Duymuş olmalı. Derin bir nefes alıyor ve yanımıza geliyor.

Hepimizle teker teker tokalaşıyor, tokalaşırken de adını soyadını söylüyor. Bu ilk sınavı. Adımı söylüyorum, doğru telaffuz edebilmek için tekrarlatıyor. Sonrasında hep adımla hitap ediyor. Bu da ikinci sınavı. Röportaj vereceği kişinin ben olduğumu söylemiyorum. Halil’den de çekim bitene kadar söylememesini rica ediyorum. Nedenini anlıyor, gülümsüyor.

Nereden baksanız altı saat sürüyor çekim. Bir düzineye yakın kıyafet giyiyor, fabrikanın en az dört-beş farklı köşesinde poz veriyor. Herkesin yaptığı işe saygı duyduğunu hissettiriyor, ne denirse sesini çıkarmadan yapıyor. Elinden gelenin en iyisini yapmak için çabaladığını fark etmek hiç de zor değil. Tereddütte kaldığı her an Halil’e bakıp onay alıyor. Aralarında çok özel bir bağ var. Belli ki ikisi de hayat karşına iyi insanlar çıkarsın temennisinden nasibini almış.

Çekim bitene kadar etrafına ördüğü duvardan birkaç sıra tuğlayı kaldırmam gerekiyor, gün boyu rahat bırakmıyorum. Aralarda ayak üstü sohbet ediyoruz. Türk futbolunun bek sorunsalından Josip Broz Tito’ya kadar uzanıyoruz. Ne beni kırıyor, ne kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyenleri; ne de işini aksatıyor. Çok şeffaf, ne hissettiği yüz hatlarına anında yansıyor.

Sonlara doğru iyice yorulduğunu fark ediyorum. Son bir kare var yakalamaya çalıştığımız, biraz daha dayanması gerekiyor. “Kahve içer misin?” diye soruyorum. Gün boyu hayır cevabı verdiği soruya daha fazla direnemiyor ve mahcup bir tavırla kafasını sallıyor. “Ne istersin, nasıl istersin, nereden getirtelim, yanında bir şey yer misin” bunaltmalarım karşısında, “Her sabah köpeklerimi yürüyüşe çıkarıyorum. Evin hemen yakınlarında bir benzinci var, kahvemi oradan alıyorum. Bence dünyanın en güzel kahvesi o” diyor. Rahatlıyorum. Sadece kahveden büyük bir beklentisi olmadığı için değil, kendisiyle ilgili konuşmaya hazır olduğu için.

Yaşadığı şehrin kıymetini bilen adamlar, hayatın kıymetini bilen adamlardır benim için. İstanbul’la başlıyoruz. Nerede oturduğunu soruyorum, duymak istediğim detaylarıyla anlatıyor: “İstanbul’a geldiğimizde Acarkent’i gezdirdiler. Harika bir yer, evler çok güzel. Ama pencereden baktığınızda dünyanın herhangi bir yerinde karşılaşabileceğiniz bir manzaraya bakıyorsunuz. Dünya üzerinde her yer giderek birbirine benzer oldu; onları farklı kılan doğal alanları, tarihsel önemleri ve simgesel anlamları yok oluyor. Benim İstanbul’dan anladığım inşaatlar, trafik, alışveriş merkezleri değil. Şu an Kandilli’de oturduğum ev, belki ilk alternatifimiz kadar modern değil ama her sabah, bir gün buralardan gidersek ailece aklımızda kalmasını istediğim görüntüyle uyanıyorum.”

O anlatırken Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabı geliyor aklıma. “Kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir. Anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin. Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi, ama bu değiş tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil; kelime, arzu ve anı değiş tokuşlarıdır” der yazar. “İçinden deniz geçen bir şehirde anı değiş tokuşu yapmanın ilk şartı vapura binmektir” diyorum. Vapura da biniyormuş, metrobüse de. Yalnızken de, ailesiyle de. Neden şaşırdığıma anlam veremeyişini seviyorum.

Telefonu çalıyor. Arayan kızı. “Bugün okulda ilk günüydü, yanınızda konuşsam olur mu?” diye izin istiyor. Memnuniyetle. Kızıyla konuşurkenki ses tonunu duymak için bundan güzel fırsat mı olur? Dert büyük. “Geçen sene ilkokuldaydık, bütün derslere aynı öğretmen giriyordu ve onu çok seviyorduk. Bu sene her derse ayrı bir öğretmenin gireceğini duyunca yıkıldık. Daha ilk günden derslerin adından korktuk ve çok zor olduklarına kanaat getirdik. İsme baksana, bi-yo-lo-ji, kolay olması mümkün mü?” diyerek gündemi özetliyor. Alani 11, Leo ise 18 yaşında. İkisi de Hırvatistan’da yaşıyor. Leo hem okuyor hem de futbol oynuyor. Babasının izinde. Kalabalık aileleri sevdiğini öğreniyorum. “Bizim buralarda iki çocuklu aileye kalabalık denmez” diyerek sataşıyorum. Gülüyor. Bu gülüş, “gardımı aldım, buradan ilerlemeyelim” gülüşü. Ya da belki de kız arkadaşıyla birlikte hayatının ikinci baharına dair bir ipucu.

Hazır çocuklardan konu açmışken, kendi çocukluğunu soruyorum. O günleri düşündükçe hep gülümsermiş ama nedenini tam olarak bilmiyor: “Çocukluğumda pek bir şeyimiz yoktu. Ama etrafımızdaki kimsenin yoktu. O zamanlar mutlu olmak için bir şeylere sahip olmak gerekmiyordu, o yüzden mutluyduk. Bugün herkes mutsuz; sahip olamadıkları şeyler yüzünden değil, başkalarının sahip olduklarına sahip olamadıkları için. Çocukluğumu düşündüğümde farkına vardığım en önemli şey bu.”

Çıkarımı değerli olsa da cevabından yeterince tatmin olmadığımı hissediyor ve nasıl bir mahallede büyüdüğünü anlatmaya başlıyor: “Kooperatif bloklarda oturuyorduk ama çocuk parkı, okul, yüzme havuzu, basketbol sahası herkese açıktı, hiçbirine para ödemek zorunda değildiniz. Bu bize kendimizi değerli hissettirirdi, birilerinin bizi sevip, koruyup kolladığını düşündürürdü. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirmiş olmamın nedeni bu.” Hakkında az çok bilgi sahibiyseniz, bu satırları okuduğunuzda söylemek istediğinin çocukluk anılarının ötesinde olduğunu anlamışsınızdır.


 

Otoriter bir tavırla bu neslin çocuklarına istediğinizi yaptıramazsınız

“Sırada futbolcu olmaya nasıl karar verdin sorusu var galiba” diyerek gülüyor. Ona bu zevki tattıracak değilim. “Hayır; onu da, nasıl teknik direktör olmak zorunda kaldığınızı da birçok yerde anlatmışsıniz, bilmeyen yok” diyorum. Esas merak ettiğim, futbolcu Bilic’in teknik direktör Bilic’in transfer listesinde kendine yer bulup bulamayacağı. Manşet olabilecek bir cevabı göğsünde nasıl da yumuşattığına şahitlik ediyorum. “Kötü bir futbolcu değildim, elbette güçlü yanlarım vardı. Ama bunları kendime bile söylemezdim. Çünkü o zaman güçlü yanlarınız olmaktan çıkar, en büyük zafiyetiniz haline dönüşürler. O yüzden şimdi de söylemeyeceğim. Ama yeterince hızlı olmadığımı söyleyebilirim. Hızlı olsam efsane olurdum değil mi?”

“Bilmem. Hazır keyfiniz yerine gelmişken, efsane olsanız Beşiktaş’a gelir miydiniz sorusuna vereceğiniz cevapla daha çok ilgileniyorum” der demez, yüzündeki ifadeden, söylemekten haz alacağı bir cevabın geldiğini hissediyorum: “Gelmezdim. Ama bir sor, neden? Çünkü nasıl Einstein’dan iyi bir fizik öğretmeni olmazsa efsanelerden de iyi teknik direktör olmaz. Futbolun mucize çocukları neyi nasıl yaptıklarını bilmez, oyuncularının neyi neden yapamadığını anlayamaz. İyi teknik direktörlerin hepsi, futbolculuğunda orta seviyedeki yıldızlardır.”

Haklı. Bu zaten sık tartışılan ama kolay hemfikir olunan bir konu. Efsane oyuncuların en büyük sorununun kendi yetenekleriyle oyuncularınınkini karşılaştırmak olduğu malum. Dediğine göre Bilic oyuncularını birbiriyle de, kendi futbolculuk dönemiyle de kıyaslamıyor: “İnan bana, bilinçaltımda bile yapmıyorum bu karşılaştırmayı. Futbol oynamış biri olarak ne yaşadıklarını, ne yapmaya çalıştıklarını, fiziksel yeterlilik ve yetersizliklerini anlayabiliyorum. Ben penaltı kaçırdım; penaltı kaçırmış bir oyuncunun başını önüne eğdiği anı da bilirim, onu oyundan alıp almamam gerektiğini de, bir dahaki sefere topun başına geldiğinde ne hissedeceğini de... Bu onları bazen herkesten daha ağır eleştirmeme, bazen haksız eleştirilerden korumama neden oluyor. Zaten teknik direktörlükte önemli olan, bu ayrımı yapabilmeniz.”

Bu noktada, defans oyuncularından hem iyi takım kaptanı hem de iyi teknik direktör olur savında birleşiyoruz: “Nedeni basit; defans oyuncuları sahayı en iyi gören, oyunu en iyi okuyabilecekleri mevkidedirler. 90 dakika oyunun içinde kalmak zorundadırlar. Takım arkadaşlarının yaptığı her hatayı kapamak zorunda oldukları için kimin neyi, nasıl yapması gerektiğini iyi bilirler.”

Taraftarı kendine hayran bırakacak, her futbolcunun çalışmak isteyeceği sıradışı bir tarzı var. Gerçi bunun artık sıradışı olmaması gerektiğini savunuyor: “Çocuklarımızı yetiştirişimiz nasıl değiştiyse, o çocuklardan oluşan bir takımı yönetim tarzımız da değişmiş olmalı. Otoriter bir tavırla bu neslin çocuklarına istediğinizi yaptıramazsınız. Konuşurken teknik direktörünün gözünün içine bakamayan futbolcular eskide kaldı. Yeni nesil ancak bilgisine saygı duyduğu kişiden saygı gördüğünü hissederse onu lider olarak görüyor.”

Bu durumun yeni nesil oyuncular üzerinde disiplin kurmayı da, onları motive etmeyi de zorlaştırdığını konuşuyoruz. Tespiti kıymetli: “Rakibe saldırmak için değil, gol atıp takım arkadaşlarına sarılmak için sahaya çıkıyorlar. Onlara mutlu olacakları anları artırmak için neler yapmaları gerektiğini konusunda yardımcı olmak için orada olduğunuzu hissettirmelisiniz.”


O sahada mücadeleyi bırakırsa ben de onu bırakırım

Yine de; 20 yaş altı çocuklar, yaşı ilerlemiş tecrübeli oyuncular ve dünya yıldızları bir takımda toplandığında tek bir iletişim modelinin hepsinde geçerli olacağını düşünemezsiniz. Üstelik uğraşmanız gereken sadece onlar değil; aileler, menajerler, taraftarlar, yöneticiler, medya... Sadece sahada iyi futbol oynamakla yükümlü olan bir adamın, bütün bu sorumlulukların altından kalkabilecek bir adama dönüşmek için sürekli kendini geliştirmesi şart. O da bu dönüşüm sürecini hâlâ yaşayan bir futbol adamı olarak, bunu sadece futbol izleyerek ya da okuyarak yapamayacağının farkında. O yüzden daha çok psikoloji ve otobiyografi okumayı tercih ediyormuş. Alex Ferguson’un “Gençlere galibiyeti sindirme yetisi, mağlubiyetle baş etme olgunluğu ve adalet duygusu kazandırmaya çalışıyorum. Futbol oynamayı yardımcılarım da öğretebilir” sözünü hatırlatıyorum.

Slaven Bilic’in oyuncularına karşı sorumluluğunu kontratının sınırları mı belirliyor yoksa gençlere hayatı öğretmek gibi bir hedefi var mı diye merak ediyorum. O, “İnsanlara bir şey öğretebileceğimizi düşünmek en büyük hatamız. Sadece içlerinde olan şeyleri dışa vurmalarına yardımcı olunabilir. Ben çalıştırdığım oyuncularla birlikte büyüyorum, hayatı birlikte öğreniyoruz” dese de Halil sessiz kalırsa hocasına haksızlık etmiş olacağını düşünüyor ve “Alçakgönüllülük yapıyor; sadece oyuncularına değil, etrafındaki herkese çok şey katıyor” diyerek söze giriyor. Halil’e, Bilic’i tanıdıktan sonra en çok hangi özelliğine şaşırdığını sormanın tam zamanı: “Dışarıdan stresli ve gergin görünüyor ama aslında hiç de öyle değil. Futbol onun için ölüm kalım meselesi değil, sadece bir oyun ve o sürekli oyundan keyif almanın peşinde. Galibiyeti de, mağlubiyeti de sahada bırakıyor. İşle ilgili yaşadığı hiçbir sıkıntıyı iş dışına taşımıyor, bu da benim işimi çok kolaylaştırıyor.”

Sıkıntılı süreçler, zor günler, sefalet, kahramanların doğması için yaratılmış savaş alanlarıdır. Beşiktaş ister istemez Bilic’e bu fırsatı sundu. Takımın oynadığı oyunla ilgili yorumlarını her gün basından takip edebilirsiniz. Onun ne gibi oyunlar oynadığını anlamak için maç öncesinde ya da devre arasında yaptığı konuşmaların doğaçlama olup olmadığını soruyorum. “O konuşmalar işimin önemli bir parçası, hazırlanmadan olmaz” diye çıkışıyor. “Churchill’in bir lafı var ya; kısa konuşmak için haftalarca hazırlanmaya ihtiyacım var, bir saat konuşmak için hazırım diye. O yüzden o iş doğaçlama olmaz. Hatta gidişata göre önceden birkaç alternatif düşünmek lazım. Ama bir formülü yok, şunu yaparsan başarılı olursun demek mümkün değil. Bazen komik bir şey anlatırsın, bazen dramatik. Bazen bir kitaptan alıntı yaparsın, bazen bir anı anlatırsın. Ben arada sırada özlü sözler de kullanırım konuşmalarımda, ama herkesin bildiklerinden değil, o sıralar çok iyi bir şeye denk gelmiş olmam lazım” diye anlatırken sözünü kesiyorum, Halil’e dönüp Türkçe olarak “Sence bugüne kadar en ilham verici konuşması hangisiydi?” diyorum. Halil tam bir profesyonel. Önce sorduğum soruyu İngilizceye çevirip Bilic’in onayını alıyor. O “İstediğini söyleyebilirsin” deyince de anlatmaya başlıyor: “Elazığspor maçının devre arasına girdik, herkes hocanın bir şeyler söylemesini bekliyordu. Süreyya’nın (Soner, takımın emektar malzemecisi) size söylemek istediği şeyler var diyerek kenara çekildi. Süreyya abiyi önceden hazırlamıştık ama bayağı heyecanlandı. Onun o heyecanı oyuncuların çok hoşuna gitti.”

Bilic’in takımdaki emekçilerle ne kadar iyi anlaştığını tahmin etmek zor değil. Deplasmana gidilirken sadece hangi oyuncuları kadroya alacağına değil, hangi malzemecileri götüreceğine de müdahale etmek istiyormuş. Hatta geçenlerde; bir önceki deplasmanı kazandığımızda yanımızda Erdal vardı, yine o gelsin diye diretmiş.

Ezeli rakipleriyle karşılaştırıldığında Beşiktaş’ın en önemli avantajı, yaş ortalamasının düşük olması. Bunun meyvesini önümüzdeki senelerde daha çok yiyecekler. O meyvelerin olgunlaşması için Bilic’in omuzlarında fazladan bir yük var. Genç bir oyuncunun radarına takılması için sahip olması gereken en temel özelliği öğrenmek istiyorum. Hiç düşünmeden “Çalışkan olmalı” diyor: “Çalışkan ve istekli olmalı. Kim olursa olsun, o sahada mücadele etmeyi bırakırsa ben de onu bırakırım. Benim takımım maçı kaybedebilir ama kazanma arzusunu asla kaybedemez. Hiçbirimiz bu kulübü, armayı, formayı küçük düşüremeyiz. Rakibimiz kim olursa olsun, kaybettiğimizde bile taraftarlarımız stattan başları dik ayrılabilmeli.”


Tartışmadan ilerleyemezsiniz, herkes aynı şeyi düşünürse gelişemezsiniz

Beşiktaş’la sözleşmesini uzatma kararı, kariyerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Dünya Kupası’yla ilgili bir organizasyonda eski oyuncusu ve yakın dostu Luka Modric’le sohbet ederken Bilic’in milli takım hocası olmak için yaratıldığını söylemiş, onu özlediğini ama Beşiktaş’ta neler başarabileceğini de ilgiyle takip ettiğini iletmemi istemişti. Milli duyguların onu fazlasıyla beslediğini ancak Beşiktaş kulübünün tarihinin ve kendine has değerlerinin de benzer motivasyonu sağladığından bahsediyor.

Ancak milli takım teknik direktörü olmanın, sanılanın ve çoğunlukla icra edilenin aksine, çok zor bir iş olduğunu anlatıyor. “Kulüp çalıştıran teknik adamlardan çok daha ağır bir iş yüküyle karşı karşıyasınız çünkü çılgın gibi seyahat etmeniz gerekiyor. Milli takıma oyuncu seçmek telefonla yapabileceğiniz bir iş değil ki. Düşünsene, pazar gecesi izlemek istediğiniz bir filmi koymuş, ailenle televizyon karşısına kurulmuşsun, patlamış mısır yiyor, bir şeyler içiyorsunuz, keyfiniz yerinde... Telefon çalıyor, milli takımın teknik direktörü olan meslektaşın arıyor ve şu iki oyuncunu kadroya alayım diyorum, ne dersin diye soruyor. Ne dersin? Hocam siz uygun gördüyseniz alın elbette deyip kapatır, filmi izlemeye devam edersin. Kötü bir şey değil bu dediğim, insan psikolojisi. Bunu yapan hoca da bilir senin onu geçiştirdiğini ama sesini çıkarmaz çünkü o da sormuş olmak için soruyordur. İşinizi ciddiye alıyorsanız bu, yüz yüze yapmanız gereken bir iş. Benim rutinim, bütün takımların teknik direktörleriyle toplantı yapmak, oyuncuları hakkında bilgi almak, oyun sistemimi ve rakiplerin sistemlerini anlatıp fikirlerini sormaktı. Rakibin tehlikeli oyuncuları hakkında bilgi verir, oyuncun kendi takımında iyi olsa bile diğeri karşısında sağlam durabilir mi diye sorgulardım. Oynadıkları maçlar kadar antrenmanlarını da izlerdim. Çünkü oyuncuların kişiliğini, takım arkadaşlarıyla ilişkisini, öğrenme hızı ve kapasitesini ancak antrenmanları izleyerek anlayabilirsiniz.”

José Mourinho bir röportajında “Gençken ne olursa olsun kendim gibi olmalıyım diye düşünürdüm. Yıllar geçtikçe aklım başıma geldi; teknik direktör olmak bazen, hatta çoğunlukla senin olmanı istedikleri kişi olman ya da en azından öyleymiş gibi davranabilmen. Genç teknik adamlara asla kendileri gibi olmalarını tavsiye etmiyorum” demişti. “İyi demiş, güzel demiş de o kadar kolay değil o” demekle yetiniyor. Bilic’in alışık olmadığımız tarzı, başarısızlık anında onu doğrudan hedef noktasına dönüştürüyor, eleştirilere açık hale getiriyor. Soruya gerek duymadan cevabı veriyor: “Tarafsız ve yapıcı her eleştiriye açığım, saygısızlığa asla. Birini eleştirmekle birine hesap sormak arasında ince bir çizgi ama büyük bir fark var. Beni eleştiren insanın, benim de onu eleştirme hakkım olduğunu aklından çıkarmaması lazım. Hayatta her konu tartışmaya açıktır. Ama insanlar çatışma yaşamaktan çok korkuyor. Bir konuyla ilgili sorun yaşamanız, o konuda karşıt görüşlerin olması canlarını çok sıkıyor. Aman gerilmeyelim, aman sesimizi yükseltmeyelim diye de her şeye yüzeysel yaklaşma eğilimindeler. Tartışmadan ilerleyemezsiniz, herkes aynı şeyi düşünürse gelişemezsiniz.”

“Siz de iyi dediniz, hoş dediniz de bazen çabuk parladığınızı, gereğinden fazla tepki verdiğinizi düşünmüyor musunuz?” diye sıkıştırmaya çalışıyorum. “İnsanız, bazı duygularımız taşıyor, kontrol edemiyoruz. Kendimle ilgili mutlu olmadığım anlar var elbette, keşke kendime hakim olabilseydim dediğim anlar. Ama o anlardan bazılarının beni ben yaptığının da farkındayım. Bir denge yakalamaya çalışıyorum. İşimi iyi yapayım ve saygı göreyim yeter, kimsenin beni rol model alması gibi bir hevesim yok” diyerek noktayı koyuyor. Verdiği cevap yeterince tatmin edici.

Slaven Bilic’in önceleri hırçın bir üslubu var, hatta önyargılı. Sonraki tavırlarıysa tamamen sizin kim olduğunuzla ilgili. Arkasına gizlendiği bir maske, sahnelediği bir oyun, kendisine çizdiği bir karakter yok. Mıh gibi sağlam doğruları var. Göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen bir adam. Elleri hep ceplerinde ama cebinde taşıdığı hayal kırıklıkları yok. Saygılı ama dilinin kemiği yok. Bir de aptal insana hiç ama hiç tahammülü yok.

“Sanırım bu kadar yeter, yoruldunuz” diyorum. Minnettar bir bakış atıyor. Gelirken yürüyüşünü izlediğim o uzun yolu bu sefer birlikte yürüyoruz. Fabrikanın kapısında vedalaşıyoruz. Ayrılırken telefonunu veriyor, “Bir şeye ihtiyacın olursa ara” diye ısrar ediyor. Çekim sırasında da tanıştığı herkese telefonunu vermesi dikkatimi çekmişti. Ve aslına bakarsanız samimi bulmamıştım. Numarasını kaydediyorum. Doğum gününe birkaç gün var, samimiyetini test etmek için iyi bir fırsat diye düşünüyorum.

Halil’le birlikte onları bekleyen taksiye yöneliyorlar. Arkalarından bakarken fabrikanın güvenlik görevlisiyle göz göze geliyoruz. “10 numara adam be!” diyor. “Boyun eğmelerden sıdkımız sıyrıldı da ondan bir görüşte sevdik biz bu adamı” diye mırıldanıyorum.