Men of the Year En İyi Yönetmen: Ferzan Özpetek
MOTY

Men of the Year En İyi Yönetmen: Ferzan Özpetek

Ben onu, filmleriyle ağzımda bıraktığı tattan, gençliğimi fetheden tutkulu hikâyelerinden, içimde yaktığı ateşten biliyordum. Aramızda fırtınalı bir ilişki vardı ve ‘o’ henüz bunun farkında değildi. Hani olur ya; hiç tanımadığın biriyle derin sularda yıllarca kaybolursun ve onun bundan haberi olmaz bile; işte öyle bir şey… 90’ların ikinci yarısı, dönemin ağır kuyularında gömülüyken, kâinata altın bir kuşun kanadında sunduğu serüvenlere eşlik edişimi, tazelenen günlerimi hatırlıyorum.

Yıllar geçti, köprünün altından çok sular aktı. Kozmik bağ, tüm zarafetiyle ağlarını ördü ve nihayet bir gün yollar kesişti.

İlk buluşmamız eşsizdi. Heyecanla yanına gidişimi, beni bir bilgenin derin ve çocuksu enginliğiyle karşılayışını unutamıyorum. Bazı insanlar böyledir, yılların sıkıcı rutininin ruhları kaplayan tortusuna izin vermezler. Yaş, statü, tecrübe onlar için soyut birer ezberdir. Bu yüzden karşılarındakini bu ezberler üzerinden değil, cevherleriyle görür, sezgileriyle sarmalarlar.

Beni, ‘İstanbul Kırmızısı’na özel bir şarkı bestelemem için davet etmişlerdi. Büyük bir tutkuyla filmi konuştuk. Aradan birkaç hafta geçti, film için yaptığım şarkıyı yolladım ona. Kısa bir süre geçmişti ki telefonum çaldı. Karşımda, şarkıya duyduğu sevgiyi büyük bir aşkla anlatan Ferzan Özpetek vardı. Şarkıdaki cümlelere, bilhassa “zaman kanatlarıyla büyüyor”a takılmıştı, sözlerle senaryo arasındaki bağa, şarkının alt metinlerine...  Hiçbir şey tesadüf değildi.

Ruhi Su’nun “yerelden ulusala, ulusaldan evrensele” şiarıyla özetlediği felsefeyi, Ferzan Özpetek’in filmlerinde sinestezik bir estetikle tasarladığı sofralarda, ziyafetlerde, sokaklarda hep gördüm. Üretirken, içinde büyüyüp yetiştiği kültürün acısını, tadını, derdini, tasasını sinemasına işleyen, eşsiz bir ahenkle hikâyeler anlatan, bunu yaparken seyirciyle mesafeyi açmadan sarıp sarmayalan bir anlatıcı o. Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’ ya da Kieslowski’nin ‘Trois Couleurs: Bleu’ filmindeki gibi içe işleyen büyülü bir sembolizm de var filminde, Jodorowski’ninki gibi çılgın ikonlarıyla bilinçaltına sızan katmanlı metaforlar da.

18-01/31/screen-shot-2018-01-31-at-153610.png

Gündelik hayatın içinde kaybolup giden detaylar, nesneler, arzular, onun filmlerinde bambaşka bir düşsel katmana sarınıp öyle kudretli bir temsille karşımıza çıkıyor ki, bu sese kapılıp içinde kaybolmamak mümkün olmuyor. ‘Hamam’da İstanbul’un üzerindeki gri bulutlar, ruha işleyen bir keşfin müjdecisi oluyor mesela. Ya da ‘Harem Suare’de kahramanımızın, iki dudağı arasındaki sigara ağızlığı, koskoca bir mazinin dumanını tüttürüyor. Sokakta yanından geçip gittiğimiz ancak haklarında, kendimize dahi itiraf edemediğimiz örtük yargılar biriktirdiğimiz karakterlerle ‘Cahil Periler’de aynı sofrada oturup aynı şeyleri hissedebildiğimize şükrediyor, ‘Karşı Pencere’de kırık bir kalbin hazırladığı hüzünlü bir pasta, ‘Serseri Mayınlar’da bir başka kırık kalbin midesinden aşağıya doğru görkemli bir zarafetle süzülüp, ona sonsuzluğun şifasını armağan edebiliyor. Boğazımızda düğümlü bir itirafın fitilini, ‘Bir Ömür Yetmez’de gölgesiz bir vicdan ateşleyebiliyor ya da erdem sanıp sahiplendiğimiz bir duygu, ‘Kutsal Yürek’teki tren istasyonunda gömülü bir kibrin, kalbin altına gizlendiği için ilk bakışta seçilememiş bir semptomu olarak beliriveriyor. ‘Kemerlerinizi Bağlayın’daki gibi, yıllar sonra yakınından geçtiğiniz bir kumsal, size hayatınızın aşkıyla benzersiz bir tecrübenin anısını fısıldayabiliyor da, her şeye rağmen hayatta hissedebiliyorsunuz. Ve iyi ki hafızanız ile hatırınız ‘İstanbul Kırmızısı’ndaki gibi sessiz bir anlaşmaya varıyor da, yüzünüzü Boğaz’a karşı dönüp, derin ama çok derin bir nefesin, ruhunuzu tedavi eden gücü karşısında tazelenebiliyorsunuz. Hiçbir acının ağırlığı, ‘Mükemmel Bir Gün’ün finalinde eriyen dondurmanın yüküyle baş edemiyor ya da yıllar önce vedalaştığımızı düşündüğümüz ruhların hatırası, kalbimizde ‘Şahane Misafir’deki gibi incelikli tezahür edemiyor.

Atilla Dorsay’ın ‘Cahil Periler’ için söylediği “Bu filmi anlamak ve hissetmek için altyazıya gerek yok” cümlesini Özpetek’in diğer filmleri için de söyleyebilirim sanırım.

Günler geçiyor, tozlar tozlara, küller küllere karışıyor. Su akıyor ve yolunu hep buluyor. Çünkü büyülü bir kâinatta kendi kendimizin efendisi olabildiğimiz ölçüde varız.

…ve bu yazıyı yine bir Ferzan Özpetek cümlesiyle, “Tanrı’ya Yazdığı Mektup”un kapanışıyla bitireceğim.

“Çocukluğun ışığına sonsuz bir dönüş gibi adeta yaşlanıyoruz. Öleceğiz. Ne önemi var? Geri geleceğiz. Bütün her şey gibi.”

İZLE
GQ Men of the Year 2023 Filmi
İlgili Başlıklar
Daha Fazlası