Biz bu filmi görmüştük!

Schwarzenegger klasiği Total Recall yeni versiyonuyla bu hafta vizyona giriyor. Burak Göral "İyi de biz bu filmi zaten izlememiş miydik?" dedi ve Hollywood'un son yıllardaki yeniden çevrimlerini irdeledi.

09 Ağustos 2012

Biz bu filmi görmüştük!

1990 yapımı ve başrollerini Arnold Schwarzenegger ile Sharon Stone’un paylaştığı “Gerçeğe Çağrı” (Total Recall), yeniden çevrimiyle (remake) bu hafta vizyona girdi. İyi de biz bu filmi zaten izlememiş miydik? 2000’lerde özgün hikaye üretmek konusunda sıkıntı çektiğini giderek daha çok hissettiren Hollywood stüdyolarının çizgi roman ve TV dizi uyarlamalarının yanı sıra yeniden çevrim filmlerinin de oranını arttırmalarına pek şaşırmıyoruz artık... Henüz daha eskimeden “Örümcek-Adam”ı “yenileyen” Hollywood patronları Nolan’ın henüz bitirdiği Batman efsanesine de çok fazla beklemeden bir ‘yeniden başlangıç’ planlıyorlar. Önümüzdeki yıllarda pek çok sevilen filmin daha remake’ini izleyeceğiz.

Hollywood'un amacı tamamen 'duygusal'

Yapımcıların yeniden çevrimlerde iki kaynağı var; eski bir Hollywood filminden ya da Amerika dışında bir ülkenin filminden yola çıkıyorlar. Amaç klasik Hollywood filmlerini yeni kuşaklara yeni oyuncularla ve yeni teknolojiyle modernize ederek göstermek ve tabii ki bu filmlerin üzerinden de bir kere daha para kazanmak... Her ne kadar orijinal filmin hayranları bu tavra nefret kusuyor olsa da bunu yapabilmeleri için yine de ‘yeniden çevrim’i görmek için bilet almak zorunda kalıyorlar. Yani stüdyo kasa misali hep kazanıyor.

Şunu da unutmamak lazım sinema sanatının başyapıtları olarak “Alacakaranlık” (Twilight) filmlerini gören ve eski filmlerle hiç alakası olmayan genç bir nesil var ki onlar için bu filmlerin orijinalleri ‘tarih öncesi, ilkel ve zaman kaybı şey’ler... Dolayısıyla bu gençler için bu hikayeler ‘yepyeni’ aslında.

Peki geri kalan seyirci nasıl hedef alınıyor? Aslında mantık çok basit: “Bir kere beğenildiyse bir daha beğenilir.” Özellikle bir dönem başarılı bulunmuş ama büyük bir hit olamamış filmler bu yüzden seçiliyor. Çok büyük filmlerin ‘remake’lerinin yapılması riskli ve özel bir hayran kitlesi bulunan bu filmlerin yeniden çekilmesi gişede tam bir ters etki yaratabilir. Burada da “devam filmi” süsü altında aynı konudan bazı küçük sapmalarla başka bir filmmiş gibi yapılan “remake” çekme yöntemi devreye giriyor. Spielberg’ün “Jaws” ve 80’lerin en popüler komedilerinden olan “Polis Akademisi”nin devamları gibi. Bu filmlerde olayların genel çatısı ilk filmlerdekinin tıpatıp aynısıdır neredeyse.

Seçilen filmler zamanlarının en iyi filmleri değildir çoğu zaman ama belli bir potansiyeli olan ve kendi hayran kitlesini sinemadan uzaklaştırmayacak özellikteki filmlerden seçilir... Mesela gören herkesin neredeyse istisnasız çok sevdiği 1983 yapımı “Yaralı Yüz” (Scarface) aslında 1932 yapımı siyah beyaz aynı adlı gangster filminin ‘yeniden çevrimi’dir... Orijinal “Scarface” her ne kadar usta yönetmeni Howard Hawks’ın önemli bir filmi olsa da türünün başyapıtlarından biri sayılmaz. Ama De Palma’nın bu yeniden çevrimi kuşkusuz Al Pacino’nun da sayesinde türün başyapıt filmlerinden biri haline gelir... (Bu arada Kübalı bir göçmen olan Tony Montana’nın Amerikan suç dünyasındaki yükselişini anlatan film ülkemizde ne hikmetse “Sicilyalı” adıyla oynamıştı!)

Ama işler her zaman bu kadar yolunda gitmez. Özellikle de yıllar ilerledikçe karşımıza çıkan “yeniden çevrim”ler eski yeniden çevrimleri neredeyse mumla aratıyor. 2000’lerde izlediğimiz yeniden çevrimleri hatırlarsak; 60 Saniye (Gone in 60 Seconds, 2000); Maymunlar Gezegeni (The Planet of the Apes, 2001); Sis (The Fog, 2005); Kehanet (The Omen, 2006); Otostopçu (The Hitcher, 2007); İstila (The Invasion, 2007); 13. Cuma (Friday the 13th, 2009); Titanların Öfkesi (Clash of the Titans, 2010); Elm Sokağında Kabus (A Nightmare on Elm Street, 2010), Kurtadam (The Wolfman, 2010) gibi vasat ‘yeniden çevrim’lerin ne kadar bol olduğu anlaşılıyor. Çok azı 3:10 Yuma (3:10 to Yuma, 2007) ya da İz Peşinde (True Grit, 2010) gibi etkileyici bir filme dönüşebiliyor.

Önümüzdeki yıllarda karşımıza çıkması muhtemel ‘yeniden çevrim’lerin listesine şöyle bir baktığımızda bazılarımızın içi sızlıyordur belki ama bazı sinemaseverler için bu film isimleri sadece önümüzdeki aylarda ilgilerini çekerse gidecekleri birer film sadece: Robocop, Günah Tohumu (Carrie), Şeytan Çıkmazı (Angel Heart), Kızıl Şafak (Red Dawn), Suspiria, Jesus Christ Superstar, Hayvan Mezarlığı (Pet Sematary), Umberto D., Şeytanın Ölüsü (The Evil Dead), Başkalarının Hayatı (The Lives of Others), Yetimhane (The Orphanage), Çocuk Oyunu (Child's Play), Dune, Dağcı (Cliffhanger), Battle Royale, Logan’s Run, Sinek (The Fly)…

'Yabancı' kaynaklı yeniden çevrimler

İngilizce dışında bir dili olan filmlerin yeniden çevrimlerinin sebeplerinden biri Amerikan sinema izleyicisinin genelinin ‘yabancı film’ izlemek konusundaki tutuculuğu... Bir de tabii ki Hollywood’un kendi anlatımını tüm dünya sinema seyircisine kolayca alışkanlık haline getirmiş olması... Böylece konuları itibarıyla çok çekici gelebilecek bir sürü İngilizce olmayan film, tanıdık oyuncularla, altyazısız ve Hollywood seyircisinin alıştığı ritim ve anlatımla Amerikanlaştırılıyor...

Amerikalılar özellikle de Fransız komedilerini çok seviyor ama bunları kendi dillerinde seyretmeyi tercih ediyor. “Kuş Kafesi”nden (The Birdcage, 1996) “Kırmızılı Kadın”a (The Woman in Red, 1984), “Gerçek Yalanlar”dan (True Lies, 1994) “Üç Adam ve Bir Bebek”e (3 Men and a Baby, 1987) kadar denenmiş ve başarılara ulaşılmış örnekler var. Ancak 2000'li yıllarda bu başarılı örneklerin sayısı azalmaya başladı. Özellikle de uzakdoğu korku filmlerinin tüm dünyada yarattığı etkiyi kıskanan Hollywood bu filmlerin çoğunu bazen yönetmenleriyle birlikte ithal ettiyse de pek dişe dokunur ürünler çıkaramadı... Belki ilk Halka (The Ring, 2002) filmini ayrı tutmak mümkün ama ardından gelen Halka 2 (2005) ve Karanlık Sular (Dark Water, 2005), Nabız (The Pulse, 2006), Göz (The Eye, 2008), Garez (The Grudge, 2004), Cevapsız Arama (One Missed Call, 2008) gibi filmler orijinallerinin yanına yaklaşamadılar...

2006 yılında ise gidişat değişti; başarılı Hong Kong polisiye gerilimi, “Infernal Affairs”ın ‘yeniden çevrimi’ olan “Köstebek” (The Departed) yönetmeni Martin Scorsese’ye Oscar heykelciği kazandırdı! Filmografisinde sürüyle başyapıt bulunduran Scorsese’nin çoktandır hakettiği Oscar’ı mesela “Öfkeli Boğa” (Raging Bull) ya da “Taksi Şoförü” (Taxi Driver) ile değil de bir “yeniden çevrim” filmle alması çok enteresandı... Zaten Köstebek yabancı bir filmden ‘yeniden çevrim’ yapılıp da Oscar alan ilk ve tek film olarak kaldı.

Dili ingilizce olmayan filmler Amerikan sinemalarında pek iş yapmadığı gibi bazen ana dili İngilizce olmayan başka ülkelerde bile gişede başarısız olabiliyor... Oysa Hollywood’un çektiği “remake” film tüm dünyada geniş bir dağıtım ağı sayesinde seyredilip çoğu ülkede iyi gişe hasılatı sağlıyor. Mesela James Cameron’un Arnold Scwarzenegger’li dev bütçeli ve yüksek teknolojili “Gerçek Yalanlar”ının bir Fransız filmi olan “La Totale”den adapte edildiğini meraklıları bilir daha çok. Orijinalini seyreden ve bilen çok az kişi vardır.

Endüstrinin, tüm dünyanın da ilgisiz kalamadığı kimi önemli filmlere ‘yeniden çevrim’ yapmasına yine de alışmakta zorluk çekebiliyor insan... Mesela hikayesinin kaynağından, sahnelerindeki yerelliğe kadar Hollywood bakışından çok çok farklı bir yerde duran “İhtiyar Delikanlı”nın (Old Boy) ustalığından şüphe etmediğimiz yönetmen Spike Lee de çekiyor olsa acı vereceğini düşünmemiz çok da anormal değil... Hollywood stüdyoları dünyanın pek çok ülkesinde kendi sınırları içinde hit olmuş, parlak fikirli filmlerin peşine düşmüş durumda... Belki bir gün yolları Türkiye’ye de düşer... Bir de bakarız ki “Üç Maymun”un Amerikan çevrimi vizyona gelmiş...