İkon: Frank Sinatra

Kimsesiz şarkıların makus kaderini değiştirebilecek eşsiz bir yeteneği, tarifi zor ve inkarı mümkün olmayan bir çekiciliği vardı. Sesinde özgüvenin büyüsü ve iç hesaplaşmaların hüznü, kelimeleri arasında tahmin edilemez bir salınım... Hiçbir notaya boyun eğmemişti, iliklerinde hissetmediği hiçbir cümle dökülmemişti sanki dudaklarından. Claude Monet’nin Gün Doğumu tablosu gibiydi Frank Sinatra’nın yolu. Eşlik etmek zor, taklit etmek imkansız.

14 Mayıs 2015

İkon: Frank Sinatra

12 Aralık 1915. 20 yaşındaki anne için sancılı bir doğumdu. Ters gelen bebek büyük uğraşlar sonunda kulak zarı delik, bir kulağı yırtık halde, suratının sol tarafı ve ensesinde ömür boyu taşıyacağı kesik izleriyle dünyaya gözlerini açtı. İtalyan göçmeni ailenin ilk ve tek göz ağrısı, rahibin dalgınlığıyla İrlandalı isim babasının adıyla vaftiz edildi; Francis Albert Sinatra adını aldı. Babanın son sözü söylediği, annenin onun üstüne konuşma hakkı olmadığı klasik İtalyan ailelerinden değillerdi. İki bileğini birden kırınca boks kariyerini sonlandırmak zorunda kalan babasını, belediye başkanına edilen tek bir telefonla itfaiye departmanının başına atayabilecek kadar, siyasi bağlantıları güçlü bir annesi vardı. Dengesiz tavırları, aşağılayıcı tutumu ve bozuk ağzıyla kimsenin sevmediği ama korkudan saygı gösterdiği bir kadındı Dolly Sinatra. Kız çocuk hayaliyle yanıp tutuşan genç kadın, doğumdaki tahribat nedeniyle bir daha çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğinde, hırsını küçücük oğlundan çıkarmıştı. Bir annenin her fotoğrafta pembe elbiseler giydirdiği oğlunun eline bebekler tutuşturmasının başka bir izahı olamazdı.

Yaşıtlarının aksine Frank’in anne kuzusu olması, arkadaşları arasında sorunlar yaşamasına neden olmazdı. Sinatra ailesi, güçlü bağlantılarının yanı sıra komşularına göre oldukça zengindi. Herkesin leğende yıkandığı bir mahallede banyosu olan tek evi satın alabildikleri gibi, o evde verdikleri davetlerle Frank’e arkadaş satın almakta da zorlanmıyorlardı. Frank arkadaşlarına karşı eli açık bir çocuktu. Bu, paylaşımcı olmasından değil, çelimsiz olduğu için dayak yemekten, ufak tefek olduğu için itilip kakılmaktan, geçimsiz olduğu için yalnız kalmaktan korkmasından kaynaklanırdı. Ancak hayat ona parasıyla sahte dostluklar satın alabilse de gerçek aşkı satın alamayacağını öğretmekte gecikmedi. Tel parçalarından yüzük yapıp parmaklarına takan sevgililerin olduğu bir muhitte, Frank annesinden aldığı parayla sevdiği kadının önüne taşlı bir yüzük, kristal boncuklu bir kolye, renkli küpeler, iki çift ayakkabı, deri bir çanta ve dantel bir elbise serdi. Marie Roemer, okulda başarısız olan Frank’in büyüdüğünde işe yaramaz bir genç adam olacağını düşünerek hediyeleri de, aşkını da reddetti. Hayatının kalanında dünyanın en güzel kadınlarını bir mıknatıs gibi kendine çekecek olan Frank, her ölümlünün en az bir kere tatmakla yükümlü olduğu aşk acısıyla dibe vurdu.

Marie’nin ondan uzak durmayı tercih etmesindeki nedenlerden biri de, Sinatra ailesinin siyasi gücünü büyük bir kâr potansiyeli olan kanunsuz içki ticareti için kullandığının bilinmesiydi. Dolly Sinatra geceleri kendi adını verdiği barı işletirken, gündüzleri de ebelik yapıyordu. Doğumların ebeler tarafından evlerde yapıldığı bir dönemde, Katolik ailelerin evlilik dışı bebekleri kabullenmesinin imkansız olduğunu bildiği için, kürtaj işinin de ne kadar kârlı olduğunu fark etmekte gecikmedi. Bu yasadışı ameliyatlarını uzun yıllar sürdüren Dolly, sayısız kere tutuklansa da güçlü bağlantıları sayesinde her seferinde hüküm giymeden yırttı.

Frank’in zengin ama mutsuz bir çocuk olduğunu tahmin etmek zor değildi, ailesiyle ilgili utanç duyduğu çok şey olduğu da bilinirdi ama o yaşlarda bir çocuk için hiçbir şey, annesinin bebek katili damgası yemiş olmasından daha korkunç olamazdı. Yıllar sonra psikiyatrı, onun “gün içinde sürekli duş almak, kıyafet değiştirmek, durmadan ellerini yıkamak” gibi tuhaflıklarını, saygınlığını yitirmiş bir geçmişi temizleme gayreti olarak yorumlayacaktı.

Bing Crosby’nin o şarkısı

Çalkantılı aile yaşantısı ve sorunlu ergenlik dönemi, Frank’in okulda başarısız olması ve girdiği işlerde tutunamamasıyla sonuçlandı. Amaçsızca oradan oraya savrulduğu bir dönemde, radyoda duyduğu bir sese vuruldu. Bing Crosby’nin mikrofona yakın, yumuşak ama karizmatik, dertleşircesine içten bir ses tonuyla söylediği şarkıyı mırıldanmaya başladı. Hayatında ilk defa ne istediğinden bu kadar emindi. Şarkı söylemek istiyordu.

Oğlunun, ailenin ilk üniversite mezunu bireyi olmasını arzulayan Dolly, başta Frank’in bu hayaline şiddetle karşı çıksa da, kilisenin bebek katili bir kadının oğluna orkestrasında yer vermek istemediğini öğrenince hırslandı. Kendinden bekleneni yaptı ve büyük paralar harcayarak oğluna bir orkestranın ihtiyacı olan bütün müzik aletlerini aldı. O günden sonra bütün yerel orkestralar Frank’le çalışmak ister oldu. Hiçbir müzik aletini çalmayı öğrenmek zorunda değildi, enstrümanlarından faydalanmak isteyen iyi müzisyenler, onu da solist olarak kabul etmek zorundaydı. Nota bilmiyordu, hiçbir zaman da öğrenmeyecekti. Tek kulağında ağır işitme kaybı olsa da, duyduğu kadarı ona fazlasıyla yetiyordu.

20 yaşında, oğlunun hayalinden vazgeçmeyeceğinden emin olan Dolly, bitmek tükenmek bilmeyen baskı ve tehditleriyle The Three Flashes isimli yerel bir grubun adını The Hoboken Four olarak değiştirtti. Gruba annesinin zoruyla dördüncü olarak dahil edilen Frank, kısa sürede sivrilip genç kızların sevgilisi olunca grup arkadaşları bunu hiç hoş karşılamadılar. Dolly’nin sürekli oğlunun başarısını gazete manşetlerine taşımasından da fazlasıyla sıkılmışlardı. Frank, yaşça kendinden büyük grup arkadaşlarından nedensiz yere, düzenli olarak dayak yemeye başladı. Bu tacize daha fazla dayanamadı, turnede oldukları bir gece eşyalarını toplayıp eve döndü. İlk aşkında olduğu gibi, ilk müzik deneyiminde de büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

Dolly, oğlunun bu hayal kırıklığını isimsiz kadınlarla gidermeye çalıştığını fark edince, duruma bir kez daha el koymaya karar verdi. Rustic Cabin isimli bir bardan teklif almasını sağladığı oğlunun, onu çekip çevirecek, destek olacak biriyle bir an önce hayatını birleştirmesi gerektiğine inanıyordu. Yıllardır oğluna büyük sevgi besleyen, dindar bir Katolik ailenin kızı olan Nancy Barbato ideal bir eş olabilirdi. Frank zirveye tırmanacağını kimsenin ona ayak bağı olmasını istemediği söylese de, annesinin ısrarları karşısında pes etti. Sade ve güzel bir düğünle evlendiler. Ama davetliler, her fırsatta eline mikrofonu alan Frank’in ısrarlara rağmen şarkı söylemek istememesinden, aile kurmaya pek de hevesli olmadığını anlamışlardı.

İlk histeri krizleri

Nancy, Frank’in “Bing Crosby’den bile büyük olma” hayalini gerçekleştirmesi için elinden geleni yaptı. Ne zaman mutsuz hissetse çıkıp yeni kıyafetler alan bir adamla evliydi ve bundan hiç şikayet etmedi. Kocasının kendini önemli biri gibi hissetmesi için ev masraflarından ve özel harcamalarından kısarak, bütün parasını onun kıyafetlerine yatırdı. Frank keşfedilmek için bir radyodan öbürüne koşuyor, denemelerde iş verenlere adete yalvarıyor, her yerde bedava söylüyordu. Dönemin ünlü trompet ustası Harry James’in ilgisini çekmesiyle, çabaları karşılık bulmaya başladı. 1940’ların başında Tommy Dorsey Orkestrası’yla çalışmaya başladığı gün, kaderini eline aldığını hissetti. 31 Aralık gecesi New York radyosunda, Your Hit Parade adlı programda söylediği şarkılarla bir anda ülke çapında ünlendi. “Evde otursan benim için daha az masrafa neden olursun” diyerek kendisini küçümseyen annesine söylediği cümle gerçek olmuştu: “Göreceksin, bir gecede olacak her şey anne, bir gecede kim olduğumu sen dahil herkes fark edecek.”

Çelimsiz İtalyan, sahneye çıkıp şarkı söylemeye başladığında fiziğinden beklenmeyecek bir çekiciliğe bürünüyordu. Harry James ve Tommy Dorsey gibi isimlerin gölgesinde çalışmasının en büyük öğretisi, onun için gelmeyen izleyicilere kendini gösterme konusunda beceri kazanması olmuştu. En önemli marifeti, gecenin sonunda herkesin mekandan “Bütün şarkıları benim gözlerimin içine bakarak söyledi” hissiyle ayrılmasını sağlayabilmesiydi. Ama ne kadar popüler bir grup olursa olsun, herhangi bir grubun üyesi olarak barınamayacak kadar büyük bir egosu vardı. O dönemde pek cesaret edilemeyeni yaptı ve bir solo albüm çıkardı.

Sevdikleri adamları İkinci Dünya Savaşı’na gönderen genç kızlar, bu ilah karşısında daha önce hiç görülmemiş bir ruh haline girdiler. İlk defa bir sanatçının konserlerinde hayranları histerik tavırlar sergiliyordu. Çığlık çığlığa bağıranlar, ayılıp bayılanlar, sahneye iç çamaşırı atanlar, hatta intihar teşebbüsünde bulunanlar yüzünden her konserde kapıda çok sayıda polis ve ambulans bekliyordu. O zamana kadar hiçbir sanatçının bu kadar organize hareket eden bir hayran kitlesi olmamıştı. Sosyologların kınadığı bu davranış modelini paketleyerek ona “Sinatrasm” adını vermekse ünlü sanatçının basın danışmanı George Evans’ın marifetiydi. Ne de olsa isminizi doğru söyledikleri sürece, ne söylediklerinin önemi yoktu. Ve o dönemde milyonların isminizi doğru söylemesini istiyorsanız, George Evans tam da ihtiyacınız olan kişiydi.

Mia Farrow’la evlilik

Arka arkaya gelen albümlerle, genç adamın sadece eşsiz sesi değil, oyunculuk yetenekleri de fark edilmeye başlanmıştı. Çok sayıda müzikal teklifi alıyor, bu müzikallerdeki başarısı kariyerini sinemaya taşıma hevesini artırıyordu. Dünyanın en güzel kadınlarının kıskacında, ünlü mafya babalarının koruması altında, güçlü siyasetçilerin yakınındaydı. O hayal ettiği her şeye bir anda sahip olmanın keyfini çıkarırken, evde durumlar giderek kötüleşiyordu. Şöhretin getirdiği özgüvenle, yaşadığı gönül ilişkilerini gizleme ihtiyacı bile duymaz olmuştu. Dolly Sinatra’nın her seferinde araya girip barıştırdığı çiftin evliliği, üç çocukları olmasına rağmen koşar adımlarla sona yaklaşıyordu. Komşu kızı Nancy, kocasının dönemin efsanevi yıldızı Ava Gardner’la gönül eğlendirdiğini hissedince, boşanma dilekçesini vermekten başka çaresi kalmadığını anlamıştı. Ömrünün sonuna kadar sevmekten vazgeçmeyeceği kocasını, âşık olduğu kadına bırakıyordu.

Birbirlerine büyük bir tutkuyla bağlı olan Frank ve Ava’nın aşkı, evlendikten sonra yerini anlamsız tartışmalara ve kıskançlık krizlerine bıraktı. Sekiz ay içinde ilişkilerini bitirseler de, ne Marilyn Monroe ne de Sophia Loren, Frank’in kalbinde Ava’dan boşalan yeri dolduramayacaktı. Frank’in Ava’nın kendisini terk etmesinin ardından intihara teşebbüs ettiği bile söylendi. Televizyonda yaptığı işlerde de istenilen başarıyı yakalayamıyordu. Özel hayatındaki sıkıntıların gölgesinin kariyerinin üstüne düşmeye başladığını fark eden ekibi, ünlü sanatçıyı para almadan 1953 yapımı From Here to Eternity filminde oynamaya ikna etti. Frank Sinatra bu filmle adından söz ettirmenin ötesine geçti, en iyi yardımcı oyuncu Oscar’ını kazandı. Üstelik bu, şarkı söylemeden canlandırdığı bir roldü. Sinatra efsanesi yeniden doğuyor, üstelik artık şarkıcılığı kadar oyunculuğu da dünya çapında kabul görüyordu.

Oscar alır almaz, Capitol Records’la hatırı sayılır bir sözleşmeye imza attı ve 1961 yılında kendi plak şirketini kurana kadar gece gündüz çalıştı. Çalışabileceği en iyi menajerin desteğini arkasına almış, kariyerini Harry Kilby’ye emanet etmişti. Arka arkaya çıkan albümler ve hasılat rekorları kıran konserleriyle adını listelerin en üst sırasına yazdırmayı başarmış, beyazperdedeki yetenekleriyle kadınları mest eden bir çift mavi gözden çok daha fazlası olduğunu kanıtlamıştı. 40 milyondan fazla hayranı olduğu tahmin ediliyordu.

Frank Sinatra zamansızdı. Strangers in the Night albümü, 50’li yaşlarının en güzel yılları olacağının müjdecisiydi. O güzel yılların bir bölümünü kızı yaşındaki Mia Farrow’un duru güzelliğiyle ödüllendirdi. 18 ay sürecek evlilikleri için imza attıklarında Farrow 21, Sinatra 50 yaşındaydı. Kariyerinde inişler çıkışlar yaşamasına rağmen, her seferinde güçlenerek dönmeyi, birçok efsanenin aksine çok uzun seneler sahne ışıkları altında kalmayı, daha da önemlisi yıllandıkça çok daha fazla tat vermeyi başardı. 1976’da, kendisiyle evlenebilmek için din değiştiren Barbara Blakeley Marx’la hayatını birleştirdi ve son nefesine kadar onun yanında kalmaya yemin etti. Barbara en büyük aşkı değildi belki ama onun dizginlenemez çapkınlığına son noktayı koyan kadındı.

60’lı yaşlarından itibaren politikayla daha fazla ilgilenir oldu. Annesinin yerel açıdan elinde tuttuğu siyasi gücü, oğlu ülke geneline taşıdı. 1980 seçimlerinde Ronald Reagan’ın kampanyasına maddi ve manevi açıdan büyük destek verdi; sadece Amerika halkının sevgisiyle değil, karanlık ilişkileriyle de, onun başkan seçilmesinde hatırı sayılır bir rol oynadığı iddia edildi.

70’li yaşlarına, kariyerinin en iyi albümü My Way: The Very Best of Frank Sinatra damgasını vurdu. 128 hafta listelerin zirvesinde yer aldı, beş adet platin plak kazandı. 1994 yılında bir konserinde bayıldığında, ayağını yavaş yavaş gazdan çekme zamanı geldiğini hissetti. Sayısız ödülleri, ondan başka kimseye yakışmayan yüzlerce şarkısı, hayranlık uyandıran filmleri, yüklü bir banka hesabı, dev bir medya imparatorluğu, emlak şirketleri, özel havayolları ve torunları vardı. Bu tarafta isteyebileceği başka bir şey kalmamıştı. Üç buzlu, iki parmak viskisinden büyük bir yudum aldı. Mavi takım elbisesinin ceketinin cebine bir paket sigara ve çakmağını iliştirdi. Fötr şapkasının ucunu kaldırdı. Uğurlu parasına parmakları arasında bir tur attırdı. Ve kendi yoluna gitti. Aylardan mayıstı.