İkon: Michael Schumacher

Tam yedi defa dünyanın en iyisi olduğunu kanıtlayan efsane pilot, hayatının en keskin virajını döndü. Ama bu ne kader ne de mucizeydi. Öyle bir hayat yaşamıştı ki, ölüm onu almaya geldiğinde titredi.

18 Ekim 2017

İkon: Michael Schumacher

Beynimiz deneyimlediğimiz şeylerin nedenlerini ve sonuçlarını kaydederek, benzer durumlarla karşılaştığımızda bizi hata yapmaktan korumaya çalışır. Bu, en yalın ifade edilmiş şekliyle hayat tecrübesidir. Bir insan ömrüne sığdırılabilecek o kadar çok hata vardır ki, beynimiz aynı hatayı iki kere yapmamamız için büyük çaba sarf eder. Hatayı defalarca tekrarladığınız anların hesabını keseceğiniz organ, sol memenin altındadır.

Ölüm, bu tasarım mucizesi organın hiç deneyimlemediği bir an olarak dikilir karşısına. Onunla burun buruna geldiğimizde, hızlı bir şekilde hatıralarımızı tarayarak benzer bir an bulmaya çalışır. Geçmişte yaşanmış benzer bir tecrübe bulmak için çabaladığı o an, sadece birkaç saniye sürse bile pek çok şeyi anımsamaya olanak verir. Biz ölümlüler, bunu hayatımızın bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçmesi olarak adlandırırız.

Michael Schumacher, bu tarifsiz anı 29 Aralık 2014 sabahı yaşadı. Yarış pistlerinde yıllarca meydan okuduğu Azrail’in soğuk nefesini, Fransa Alpleri’ndeki kayak pistinde hissetti. Kaza yerinde yapılan incelemeler, karlara gömülü bir kayaya çarparak sektiğini ve bir diğer kayaya kafa üstü çakıldığını tespit etti. Yarış esnasında hissettiği heyecanın yolda yürürken hissettiğinden daha fazla olmadığı bilinen bu cesur adam, ilk defa sona bu kadar çok yaklaşmıştı. Ve hiç alışık olmadığı bu çaresizlik girdabında, hayatı belki de ilk defa bir film şeridi gözlerinin önünden geçti:

Hürth-Hermülheim, Almanya, 1974

Geçen hafta babamın yaptığı karting arabasıyla aniden yolun ortasında beliren bir kuzuya çarptım. Annemin çalıştığı mahalle kasabına gidiyordum. Tamam, biraz hızlıydım belki ama yemin ederim kuzu birden önüme atladı. Nasıl olduğunu anlayamadım. Annem hurdadan yapılmış üstü açık bir otomobilde bana bir şey olmamasının mucize olduğunu söyledi. Babamsa kaldırımda yürüyen insanlar için endişeli. Annemi karting pistinin herkes için daha güvenli olacağına ikna etti. Yarın sabah bir karting pistine gideceğiz. Uyuyamıyorum. Babam bu pistin bir yarış sırasında hayatını kaybeden ünlü bir yarışçı anısına yaptırıldığını anlattı. Gerekirse bana yeni bir araç yapabileceğini söyledi. Yarışlara katılmak için 14 yaşını doldurmam gerekiyormuş. O kadar beklemek zorunda olduğumu sanmıyorum.

Kerpen-Horrem, Almanya, 1978

Annem ve babam, hafta sonları karting pistinde çalışmaya başladı. Annem kantinde servis yapıyor, babam da tamir işleriyle ilgileniyor. Kardeşimi bırakabileceğimiz bir yer yok. Babam Ralf’in de karting öğrenmesinin vaktinin geldiğini söylüyor. “Ama o daha üç yaşında!” diye itiraz ediyorum. Saçlarımı karıştırarak “Sen de 4.5 yaşındaydın. Söylesene, üç yaşında başlamış olmayı istemez miydin?” diyor. Haklı. “Beni geçmesine hiçbir zaman izin vermeyeceğim, bunu bil!” diyerek, kaskımı kaptığım gibi piste doğru yürüyorum. Arkamdan “Kaç yaşında olursa olsun, kaskını taktığında o senin kardeşin değil, rakibin olacak” diye sesleniyor. Dönüp yarış arabalarının seslerini taklit eden sarı kafaya bakıyorum. Ayakları pedallara bile zor yetişiyor. Günün birinde, bitiş çizgisine geldiğimde, dikiz aynamda gördüğüm kaskın onunki olmasından mutluluk duyacağımı hissediyorum.

Hong Kong, 1990

Macau yarışı sonrası otel odasında, başucumdaki kupaya bakarak uykuya dalmak üzereyim. Telefon sesiyle irkiliyorum. Yarış sonrası rahatsız edilmekten hoşlanmadığımı en iyi bilen kişi arıyor. Karting lisansımı alır almaz arka arkaya kazandığım Almanya ve Avrupa şampiyonaları beni beş sene içinde Formula Ford yarışlarına taşımıştı. O yarışlardaki ilk sezonumda kazandığım dünya ikinciliğiyse ünlü menajer Willi Weber’in kapımızı çalmasına neden olmuştu. Weber’le birbirimizden çok farklıydık, fiyakalı bir işadamıydı ve ağzı çok iyi laf yapıyordu. Ona ihtiyacım olduğunun farkındaydım ama daha da önemlisi, ona güvenebileceğimi hissediyordum. Tanışmamızın üstünden sadece bir saat geçmişti ki, 10 senelik bir sözleşmemiz vardı. Formula 3 yarışlarında boy göstermeye başladıktan kısa süre sonra Mercedes-Junior Team’e kabul edilmemi sağlamıştı. Çaylak olduğum halde 920 beygir gücünde rüya gibi bir araç kullanıyor olmamı da, o araçla bu sene kazandığım Formula 3 Dünya Şampiyonluğu’nu da bu adama borçluydum. Evet, Willi Weber hayatımda başıma gelen en iyi şeylerden biriydi ama bu ona, beni zorlu bir yarış sonrası uykumun en tatlı yerinden çekip alma hakkı vermiyordu. “Weber, menajerim olarak görevin yarış sonrası rahatsız edilmemi engellemek değil mi?” diye homurdanıyorum. “Schumi, Silverstone’daki bir test sürüşünde Formula 1 aracı kullanmanı istiyorlar. Bu ne demek farkında mısın? Zamanı geldi oğlum!” diyor.


Mexico City, Meksika, 1992

Kulaklığıma “Schumi damalı bayrakları görüyor musun, podyuma çıkıyorsun!” diye bir ses geliyor. Mansell ve Patrese’nin arkasından ilk defa podyuma doğru yürürken aklımda geçen sene bu zamanlar var. Jordan takımının pilotu Bertrand Gachot, İngiliz bir taksiciye biber gazı sıktığı için gözaltına alınmıştı ve Spa’da onun yerine yarışacak birini bulmaları gerekiyordu. Weber, takım şefi Eddie Jordan’ı bana şans vermesi için ikna etmekte oldukça zorlanmıştı. Eddie tereddüt etmekte haklıydı, kullandığım arabalar teknik olarak o yarışlarda kullanılanlara çok yakın olsa da, daha önce hiç Formula 1 pistinde yarışmamıştım. Kolay olmasa da Weber ihtiyacım olan fırsatı yaratmayı başarmıştı. Kariyerimdeki ilk Formula 1 yarışı, o lanet vites arızası yüzünden sadece 500 metre sürmüş olsa da, antrenman bile yapmadığım bir pistte sıralama turlarında 7’nci olmam, bir anda ilgi odağı olmamı sağlamıştı. Hiç bilmediğim pistlerde daha ilk virajdan itibaren otomobili limitlerde kullanmaya başlamamın Ayrton Senna’yı bile rahatsız ettiğine dair dedikodular çıkmıştı. İlk sezonumu 12’nci sırada bitirmeme, bu işin en tepesindeki adam Bernie Ecclestone bile kayıtsız kalamadı. İkinci pilot Roberto Moreno’yla yollarını ayırmak isteyen Benetton-Ford yetkililerine beni transfer etmelerini tavsiye etti. Onun tavsiyesi emir değerindeydi. Takımın beyni Tom Walkinshaw bu emrivakiden pek memnun değildi. Tanışmamızda gözümün içine bakarak “Seninle ilgili ne dedikleri umurumda değil evlat, eğer podyumda değilsen bir hiçsin” demişti. Formula 1 kariyerimin ilk puanlarını İtalya yarışında kazandığımda ekip iyi iş çıkardığımı söylese de, Walkinshaw’ın “bugün de podyuma çıkacak kadar iyi değildin” bakışları içimi kemiriyordu. Podyuma çıkamadığım her yarış benim için mağlubiyet demekti. O yüzden bugün otomobilden iner inmez o memnuniyetsiz İskoç’la göz göze gelmek için can atıyorum. İşte orada. Gözlerini kısarak gülümsüyor ve “Podyuma çıkıyor olman umurumda değil evlat, eğer birincilik kürsüsünde değilsen bir hiçsin” diyor. Bu adamı seviyorum.

San Marino, İtalya, 1994

O viraja geldiğimde bir şeylerin ters gittiğini hissettim ama bundan çok daha kötüsünü gördüm, önemli bir şey yoktur diye düşünmüştüm. En fazla kolunda ya da bacağında kırık vardır diyordum içimden. Yarışı durdurmadıkları sürece kötü düşünmemeye çalışıyorsun. Oyunun kuralı bu. Başına ne gelebileceğini bildiği halde piste çıktıysa devam etmekle yükümlüsün. Podyuma çıkmadan önce “İyi mi?” diye soruyorum, “Komada” diyorlar. Bu kötü bir şey gibi gelmiyor o an. Bugün kendinde olmadığını ama yarın sabah çarpma anıyla ilgili espriler yapabileceğini düşünüyorum. Böyle anlarda meslektaşınla ilgili iyi olana inanmayı tercih ediyorsun, yoksa bilinçaltın ne kadar tehlikeli bir iş yaptığını su yüzüne çıkarır, yoluna devam edemez olursun. Podyumda Larini ve Häkkinen’le göz göze gelmeme nedenimiz de bu sanırım. Basın toplantısında “Bu kazadan ders çıkarmalıyız” diye geveliyorum. Etrafımdakilerin ona kötü bir şey olabileceğini düşünmelerini şaşkınlıkla karşılıyorum. Podyumdan indiğimde Walkinshaw yanıma geliyor. İşte kariyerimin bu ilk birinciliğini borçlu olduğum adam. Sarılıyoruz. “Senna hiç iyi görünmüyordu evlat” diyor. Onu ilk defa böyle görüyorum. Sesinin titremesi beni çileden çıkarıyor. Kızıyorum. “Hayır, o kadar büyük bir çarpışma değildi, sadece bir-iki yarış kaçıracak” diye çıkışıyorum. Konuşmak istemiyorum. Onunla ilgili kafamda canlandırabildiğim tek bir an var. Birkaç ay sonra şampiyonluk kupasını öpüp havaya kaldırışı. Yanıldım.

Monte Carlo, Monaco, 1995

İlk şampiyonluğum Senna’nın trajik ölümünün gölgesinde kalmıştı. Herkes gibi ben de biliyordum ki, o kupa onundu. Saklayacak değilim; bir efsaneyi kaybetmek, yaptığımız işi sorgulattı hepimize. Çok zor bir sezon geçiriyorduk. Güvenlik önlemleri, mekanik standartlar, değişen kurallar... Her şeye rağmen kariyerimin ilk şampiyonluğunun tesadüf olmadığını kanıtlamak, Benetton-Ford takımına da üst üste iki şampiyonluk yaşatmak için bu sene mutlu sona ulaşmak zorundayım. Monte Carlo yarışında birincilik kürsüsünden kalabalığa baktığımda dört senedir yanımda sapasağlam duran güzeller güzeli kadınla göz göze geliyorum. İşte o an... Son nefesime kadar Corinna’nın yanımda olmasını istediğimi fark ettiğim an. Podyumdan iner inmez ona sarılacağım ve kulağına evlenmek için sezon sonunu beklememize gerek olmadığını fısıldayacağım.

Sao Paulo, Brezilya, 1997

İki sene üst üste aldığım şampiyonluklar, 1979’dan bu yana şampiyonluk kazanamamış Ferrari takımını heyecanlandırdı. Takım danışmanı Niki Lauda’nın benimle görüşmek istediğini duyduğumda çoktan kararımı vermiştim. Ferrari için yarışmayı istiyordum. Ve evet, Jean Todt bir dâhiydi ancak otomobilin motoru ve teknik ekip için aynısını söylemek mümkün değildi. Ferrari’yle ilk senemde vasatın üstüne çıkamamıştım, bu seneye de umutla baktığım söylenemezdi. Brezilya yarışı sonrası, belki de Benetton’dan ayrılmam hataydı diye düşünmeye bile başlamıştım. Hiçbiri benden daha iyi pilotlar değildi ama motorun gücü ve lastik kalitesi elimi kolumu bağlıyordu. Canım gerçekten çok sıkkındı. Weber’le konuşup kendime bir çıkış yolu yaratmalıydım. Onu aramak için telefonuma uzanıyorum. Tam o sırada telefonum çalıyor. Arayan Corinna. “Schumi, bebeğimiz kızmış, küçük bir kızımız olacakmış sevgilim” diyor. Yumuşacık sesi etrafımdaki bütün kara bulutları dağıtıyor. Telefonu kapatır kapatmaz Todt’u arıyorum; “Ne yapın edin, Benetton’un yarış mühendisi Ross Brawn ve konstrüktör Rory Byrne’ü transfer edin. Şampiyonluk hasretine son vermenin zamanı geldi” diyorum. Kızımın gurur duyacağı bir adam olmalıyım.


Northamptonshire, İngiltere, 1999

“Hastane odalarından nefret ediyorum, eve gidelim Corinna” diye huysuzlanıyorum. Gamzelerini gösteriyor. Kucağında dört aylık oğlumla hastane yatağımın yanında oturan bu kadın gülümsediğinde, nerede olursak olalım, orası ev oluyor. Weber, “Silverstone’a imzanı attın Schumi! Senin hatan değil, otomobilin frenlerinde arıza varmış, neyse ki ucuz atlattın” diye söylenerek odanın içinde boylu boyunca yürüyor. Zanardi ve Villeneuve start alamayınca yarış durdurulmuştu. Önce kum havuzuna, ardından lastik bariyerlere çarptığımı hatırlıyorum. Uzun süre otomobilin içinden çıkarılmayı bekledim. Sonrası malum, bu hastane odasındayım işte. Alçıyı işaret ederek “Kaç hafta?” diye soruyorum. Corinna “Doktorlar sekiz hafta diyor ama ben altı haftadan fazla dayanamayacağını iddia ediyorum” diyerek gülüyor. Mick’e bakıyorum. Nasıl da küçük. Oğlumun doğduğu sene kazanılmış bir dünya şampiyonluğu nasıl da güzel olurdu diye aklımdan geçiyor. Weber aklımdan geçenleri okumuş olmalı ki, konuyu değiştiriyor: “Coulthard’ın geçmiş olsun çiçeği gönderdiğine inanabiliyor musun? Tanımasam geçen sene Spa’da yaptıklarından dolayı hâlâ vicdan azabı çekiyor diyeceğim.”

Milano, İtalya, 2000

Willi’nin felç geçirdiğini Monza’daki yarışın sabahında öğrendiğimi hatırlıyorum ama bu haberi bana kimin verdiğini hatırlayamıyorum. Willi Bergmeister, bu noktaya gelmemde pay sahibi olan insanların başında geliyordu. Karting lisansımı aldıktan sonra katılmaya başladığım yarışların masrafları giderek artmıştı. Onunla bu sayede tanışmıştım. Kerpen’deki en fiyakalı garajlardan birinin sahibiydi, beni işe alarak yarışlara katılmam için gerekli parayı sağlamıştı. Üstelik bu işin mekaniğine dair bildiğim ne varsa ondan öğrenmiştim. Yine de haberi aldığımda onu aramadım. Yarış öncesi sesini duymak, beni duygusal açıdan zayıflatabilirdi. 21 yıllık aradan sonra Ferrari’yi dünya şampiyonluğuna ilk defa bu kadar yaklaştırmışken, son dört yarışı da ilk sırada tamamlamaktan başka hiçbir şey düşünmemeliydim. Düşünmedim de. İtalya’da istediğimi almıştım. Yine de basın toplantısına girerken, Willi’yi aramadığım için vicdanım rahatsızdı. Basın mensupları yerlerine geçerken kürsüde solumda oturan Ralf kulağıma, pistteki zincirleme kazada Trulli’nin aracından fırlayan lastiğin, pist kenarındaki itfaiyecilerden birinin ölümüne neden olduğunu söyledi. Senna’yı kaybettiğimizden bu yana ölüm kelimesini kullanmamıştık. Yarışı kazanırsam kendi dilimde Willi’ye teşekkür etmeyi planlamıştım ama şimdi pist kenarında gönüllü olarak çalışan itfaiyeciyle ilgili de bir şeyler söylemem gerekliydi. Kelimeler boğazıma dizilmişti. Kafamı bir türlü toparlayamıyordum. Basın toplantısı “Michael, Ayrton Senna’nın 41 yarışlık rekorunu yakaladın, ne hissediyorsun?” sorusuyla başladı. Bir an şaşırdım. Evet, yarıştan birkaç gün önce bu ihtimali konuşmuştuk ama aklımdan tamamen çıkmıştı. Gözümün önüne aylar sonra izleyebildiğim kaza görüntüleri geliyor. Mikrofona uzanıyorum ama olmuyor. Yapamıyorum. Tutamıyorum kendimi. Ağlamak değil bu. Yıllarca içimde biriktirdiklerimi savurmak etrafa.

Cenevre, İsviçre, 2006

Todt sürekli gözlerini kaçırıyor, Weber her zamanki gibi odanın içinde aşağı yukarı yürüyor. “Ben istemediğim sürece hâlâ kimse beni geçemez!” diyorum. Weber, “Bu senin performansınla ilgili değil. Luca Cordero di Montezemolo, Ferrari’nin Yönetim Kurulu Başkanı, sense bu takımın pilotusun. Ve sırf sen istemediğin için yıllardır Häkkinen’i takımına transfer edemiyor. Bu odadaki herkes bu işin ego meselesi olduğunu biliyor” diye cevap veriyor. “Ben herhangi bir pilot değilim Weber. Ben Ferrari’ye takım ruhu getiren pilotum. Yıllar sonra, beş sene üst üste dünya şampiyonluğu yaşatan pilotum. Ben bu pistlerde yedi defa dünya şampiyonu olmuş tek pilotum. Şu ödülü görüyor musunuz? Ben yüzyılın sporcusuyum. Ferrari’den büyüğüm ben Weber, ben Formula 1’im. Ne zaman bırakacağıma ben karar veririm” diye çıkışıyorum. Sesim odanın içinde yankılanıyor. Sesimdeki öfke Corinna’yı üzmüş olmalı ki, çocukları yatırma bahanesiyle yanımızdan ayrılıyor. Odadaki sessizliği Todt bozuyor: “Schumi, bilmen gereken bir şey daha var. Basın danışmanı Luca Colajanni, basın mensuplarına emekliliğinle ilgili bülteni sen konuşmanı yapmadan önce dağıtacaklarını söyledi. Montezemolo basın toplantısında yapacağın açıklamanın içeriğinden emin olmak istiyormuş.”

Singapur, 2012

Beni seven birçok kişinin geri dönmekle hata yaptığımı düşündüğünü biliyorum. Ama 2006’da yarışmayı bıraktıktan sonra geçirdiğim motosiklet kazasını dönmem gerektiğine dair bir işaret olarak yorumlamıştım. Dönmek, yeniden denemek ve kendime artık eskisi kadar iyi olmadığımı kanıtlamak zorundaydım. Aksi halde, zorunda bırakılmasaydım son bir şampiyonluk daha kazanıp kazanamayacağım sorusu beynimi kemirmeye devam edecekti. Olmadı. Ama hayatımda ilk defa, bazen olmadığında da olduğunu anladım. Mercedes’le geçirdiğim iki sezon, yenilgilerin zaferlerden daha öğretici olduğunu fark etmemi sağladı. Belki de ihtiyacım olan buydu. Basın toplantısındayım. Monza’da olduğu gibi bu sefer de ne söyleyeceğimi biliyorlar. Ama bu sefer sözcükler dudaklarımdan kendi rızamla dökülüyor: “Bazen veda etmek güzeldir. Ve bu sefer ki vedam sonsuz dek sürecek olabilir.”

Okuduğunuz bu yazı, gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkılarak kurgulanmıştır. Kurgulandı çünkü Michael Schumacher, hayatının dönüm noktalarında ne hissettiğini hiçbir zaman bilmemize müsaade etmedi, etmeyecek. O, duygularını çıkarmadan kaskını takmayan bir savaşçıydı. Yeteneği kadar zihinsel gücü de üst düzeyde olan bir kahramandı. Biz ölümlülerin bir kambur gibi taşıdığı zayıflıkların bedenine zincir vurmasına müsaade etmezdi. Onu pistlerde yenilmez yapan buydu. Aramıza geri dönmesini sağlayacak olan da bu...

Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Eylül sayısında ve GQ Türkiye iPhone/iPad/Android edisyonunda...