Özgürlük Yolunda: Kıvanç Tatlıtuğ

Kıvanç Tatlıtuğ'la biz asıl o gün tanıştık. O günün hatırına, onun doğaya olan düşkünlüğüne ve kendi iç yolculuklarına şahit olmak istedik. Hem de tüm telefonların tamamen kapsama alanı dışında...

28 Nisan 2015

Özgürlük Yolunda: Kıvanç Tatlıtuğ

Society, you’re a crazy breed
I hope you’re not lonely without me
When you want more than you have
You think you need
And when you think more than you want
Your thoughts begin to bleed

Toplum, ne çılgın bir türsün
Umarım bensiz yalnız hissetmezsin
Ne zaman sahip olduğundan fazlasını istesen
Sanıyorsun ki ihtiyacın var
Ve ne zaman istediğinden çok düşünsen
Düşüncelerin kanamaya başlıyor

Into the Wild filminde Eddie Vedder’ın seslendirdiği Society şarkısının bir kısmı bu yazanlar... Kıvanç Tatlıtuğ, bir gün kendini, derdini bu şarkıyla anlattı bana. Daha önce röportaj yapmıştık, basın toplantılarında yan yana gelmiştik ama biz asıl o gün tanıştık. O günün hatırına, Kıvanç’ın doğaya olan düşkünlüğüne ve kendi iç yolculuklarına şahit olmak istedik. Büyük prodüksiyonlar, ışıklar, flaşlar, pozlar patlatmadan, yanımıza saç-makyaj ekiplerini almadan iki gün geçirdik. Hem de telefonların tamamen kapsama alanı dışında kaldığı Yedigöller’de...


Batı Karadeniz’in aşması hayli zor, engebeli yollarında tangır tungur ilerliyoruz. Yedigöller Milli Parkı’na yaklaştıkça telefonun sinyal çubukları azalıyor. Hepimizi 3G telaşı sarmışken Kıvanç, sinyal tamamen gitmeden arabayı durdurmamızı rica ediyor. Abisiyle konuşuyor, hatırını soruyor, dertleşiyor, nerede ne yaptığını anlatıyor, merak etmeyin diyor. “Teşekkürler, gidebiliriz” dedikten sonra bir daha telefonuna hiç bakmıyor.

Sanırım bugüne kadar Kıvanç Tatlıtuğ’la röportaj yapan herkesten çok tanıyorum onu. Tam da bu nedenle hikayesini yazmak bir o kadar cazip ve bir o kadar da zor. Bir yanım gazeteci egosuyla beni 5-0 öne geçirecek kadar çok şey konuşup, bambaşka bir Kıvanç’ı herkese göstermek istiyor. Diğer -dost- yanım, onun özel hayatını ve prensiplerini ne kadar sıkı koruduğunu biliyor ve onun kadar korumak istiyor. Çünkü biliyorum ki, o bizimkini korur. Onun dostları arasında yaptığını yapmaya karar veriyorum. Egomu ve kurnaz soruları bir kenara atıp, kendimi doğaya ve sohbetlerimize bırakıyorum.

Yedigöller’de sezon mayıs ayında başlıyor, yani sezon öncesi oradayız. Büfeler bile kapalı. Kimsecikler yok. Tam da istediğimiz gibi. Gölün kenarına ulaştığımız an, arabadan atıyor kendini Kıvanç, tek kelimesini duyuyorum: “Muhteşem!” Biraz sağda solda dolanıyor, “Acaba burada balık tutulur mu?” Ben, “Bilmem, Google’layayım ama internet yok” diye söylenirken o, 100 metre ileride, koca parkta bizim haricimizde kamp yapan tek grubu buluyor ve sohbete dalıyor. Bu, onun şehrin göbeğinde kolay kolay yapacağı şey değil. Herkesin gözü üzerindeyken rahat değil. Peki burada onu bu kadar rahat hissettiren ne? “Uzaklara kaçmak, küçük köylere, kasabalara, balıkçıların ya da yerel insanların yanına gitmeyi seviyorum. Çoğu zaman beni tanımıyor, tanısa da aldırmıyorlar. Simit yiyorsa simit yer misin kardeş diyor, bir çay da sana koyuyor ya; işte o muhabbeti seviyorum. İnsanların doğal olduğu, samimiyetle sohbet ettiği yerleri, bu sohbetleri gördükçe dünyaya bakışım güzelleşiyor, içsel motivasyonum yükseliyor.”


Hayatımın olgunluk dönemindeyim

Çekim planımızı soracak olursanız, aslında biraz plansızlık. Poz vermesini istemiyoruz. Elinde bir balta, odun kırarken ya da üzerinde plastik tulumla gölde balık tutarken bile ne kadar güzel (evet, güzel dedim) olduğunu ve aslında hiçbir şey yapmaya gerek olmadığını fotoğrafçımız Emre de, Okan da, ben de çok iyi biliyoruz. Onu delici mavi bakışlarıyla, kaslarıyla, kusursuz styling’le görmeye alışığız ve size bir arkadaş sızdırması: Aramızda çektiğimiz ve poz vermediği her fotoğrafta daha da yakışıklı.

Bu arada, iki gün boyunca fotoğraflarını çekmek ya da benim yaptığım gibi arada bir şuursuzca onu sorguya çekmek, normal şartlarda imkansız. Ama zayıf yerinden vurduk: Bizi seviyor ve bizden de çok, doğayı seviyor. Torpilli olduğumuzun farkında, soruyorum: “Aslında yazar olarak şu an epey şanslıyım. Çünkü sen ne röportaj yapmayı seviyorsun ne de kimseye güveniyorsun. Oysa şimdi dört arkadaş geldik dağ başına; hem kamp, hem çekim, hem röportaj yapıyoruz. Ben şimdi, senin hayatının nasıl bir dönemine denk geldim?”

“Hayatımın olgunluk dönemine denk geldin. Daha doğrusu, sanırım bu olgunluğu keşfetmenin başlangıcındayım. Bir durup görmek lazım. Susup duymak lazım. Şu an kuvvetli bir şekilde ona inanıyorum. Elimden geldiğince, güncel haberlerin dışında sektörle ilgili şeyleri takip etmemeye çalışıyorum ki kafam karışmasın. Bir şekilde zehirlenmeyeyim. Gaye Sökmen Ajans’la on yıldan fazla süredir çalışıyoruz, hepsi benim arkadaşım. Geçenlerde dedim ki medya takip şifremi değiştirin, ben artık bir şey görmek istemiyorum. Sektöre dönene kadar kendimi dinlemek istiyorum. Şu anda öyle bir dönemdeyim ki, her şeyi oturup düşünüyorum. Nerede mutluyum, nerede değilim. Beni tam manasıyla kendi derinime iten şeyler aslında neler; bunları keşfediyorum. Sanırım doğada keşfediyorum ki kendimi doğaya veriyorum.”


Kıvanç’la ne zaman bir yere girseniz, tüm gözler size döner. Kimi hayranlıkla, kimi kıskançlıkla, kimi aşkla, kimi sadece birkaç saniyeliğine bakar. Ama illa bakarlar. Etrafında önce büyük bir çember oluşur. Dikkatliyseniz bunu hissedersiniz. Sonra o çember daralmaya başlar. İşadamları, gazeteciler, hayranlar, oyuncular, sosyal çevre, yani Eddie Vedder’ın dediği gibi “society”, gitgide boşluk kalmayacak kadar daraltır bu çemberi. Arkadaşı, yani yanında kimsenin aldırmadığı bir gölge olarak bile yorulursunuz bu durumdan ama o, bunu her gün yaşar. Belki de bu yüzden bu kadar tedbirli. Ailesinin, kız arkadaşının, arkadaşlarının, hatta onların ailelerinin üzerine bu kadar titriyor. Bu çemberin içinde onlara da sahip çıkıyor. Katı kuralları var. Kendinden de, yakınlarından da bekliyor bu kurallara sadık yaşamalarını. Prensiplerinden ödün vermiyor. Sakınıyor özel hayatını basından, insanlardan.

“Hem geldiğin topraklar, hem ailen işliyor aslında bu kodları. Bir insana baktığım zaman, önce annesinin, babasının onu nasıl yetiştirdiğine bakarım. Bir insanın köklerini saldığı yer, ailesidir. Beş kardeşiz. Fikirler aileden geçer. Sektöre adım attığım günden beri fikirlerim yeni formlar almış, değişmiş olabilir. Ama en temelinde ailem var. Ne yaparsam yapayım, geride bir ailem olduğunu bilerek yapıyorum. Sektöre gireli 12-13 yıl oldu, hâlâ özel yaşantımın kurcalanmasına alışamadım. İlk günkü kadar geriliyorum. Bu da benim zaafım herhalde. Televizyon sektörünün, hele reklamlarla geldiği durumu düşünürsek, bir dizi iki saat sürüyor. Onun fragmanları ya da tekrar bölümleri de sürekli ekranda dönüyor. Bir şekilde insanların evine zaten giriyorsun. Hem de çok ciddi miktarda. Üzerine bir de özel hayatımla kimsenin gözüne sokmak istemiyorum kendimi, çevremi. Ailemle, kız arkadaşımla, arkadaşlarımla geçirdiğim anları niye insanların evine sokayım ya da kendime bunu neden yapayım? Bir şeyler de bana kalsın. Ailemi, dostlarım ve partnerimle edindiğim geniş ailemi, cam bir kavanozun içine koydum, taşıyorum. Kırılmasın diye uğraşıyorum, her şeyden sakınıyorum.”


45 yaşında olduğunu hayal etse, aklına ilk ne gelir? “Ben daha yarını hayal edemiyorum, çok zor bir şey ama dur bakalım, hayal kurmak güzeldir. 45 yaşında, işini devam ettiren, çoluklu çocuklu bir adam olurum herhalde. Yine ailesini fazlaca korumaya programlanmış ama bu defa geniş ailesiyle birlikte çekirdek ailesini de koruyan... Yine uzak yaşayan, yine çok konuşmayan, uluorta kendini göstermekten hoşlanmayan...”

“Bugün 20 yaşında olan, hatta senin o dönemki haline benzeyen bir erkeğe ne öğüt verirdin?” diyorum. “Hiçbir şey için yaşantından ve yapmak istediklerinden vazgeçme. Onun dışında, sana gelen her şey hoş gelmiş, sefa gelmiş.”

Havanın soğumaya, karnımızın iyice acıkmaya başladığı an aklıma geliyor. Nesini seviyordu Into the Wild filminin? “Gerçek bir hikayeden uyarlanmış bir film. Yaşadığı sisteme bir şekilde isyan eden genç bir adamın, dünyevi her şeyden arınarak özgürlük ve mutluluk arayışını anlatıyor. Düşünsene, bizi esir eden tüm teknolojik ürünleri, diplomayı, parayı ve maddi her şeyi reddediyor.”