
Kendi düşünce sistemi olan bir yapay zekânın geliştikçe kendi yaratanını daha çok merak etmesi, insan denen kompleks organizmayı hem erdemleriyle hem de zaaflarıyla keşfetme macerası, bütün hayalperestleri heyecanlandırır. Edebiyatın ve sinemanın bilimkurgu türündeki birçok eserinde, yapay zekânın (YZ) giderek bu zaafları kullanabileceği bir duruma kendini yükseltmesi, yükselttikçe de ironik bir şekilde “insanlaşıp” yine insana düşman olması işlenir.
YZ içeren filmlerinortak paydası, insanları makinelerden ayıran “ruh” ve “vicdan”ın, insan eliyle ve aklıyla üretilebilen mekanik şeyler olmadığını anlatması. Üretilen teknoloji ürününün, insanoğlunun iyi özelliklerine mi yoksa zaaflarına doğru mu gelişeceği önemli bir vurgu. Veya insanlığın “faydası” için bazı insani değerlere karşı çıkma olasılığının varlığı da önemli bir tartışma konusu.
Bilimkurgu edebiyatının üstat yazarlarından Philip K. Dick, eserlerinin çoğunda insanı insan yapan şeyin ne olduğunu merak eder ve araştırır. Okuyucularının da bunu düşünmesini sağlar. Sinemada mükemmel bir karşılığını bulmuş olan romanı Do Androids Dream of Electric Sheep?’deki gibi... Yazarın bu kısa romanı Ridley Scott’ın yönettiği bir bilimkurgu başyapıtının çıkış noktasını oluşturur.
1982 yapımı Blade Runner, kontrolden çıkmış yapay zekâlı insan benzeri androidlerin (replika) peşine düşmüş bir ödül avcısı olan Deckard’ın hikayesini anlatır. Replikalar insanlar gibi “yaşam hakları” olduğunu savunan ve bunun için mücadele eden asilerdir. Deckard’ın dört kaçak replikayı kovalarken yaşadıkları, onu büyük ikilemlere sürükleyecektir. “Bizi insan yapan şey nedir?” sorusu yakıcı bir şekilde tam ortasında durur filmin. Et ve kemikten oluşmak mı? Yoksa taşıdığın bilinç, vicdan, saygı ve sevgi mi?

Blade Runner
Scott’ın filmi film-noir çağrışımlı usta işi bir tekno-gerilim değildir sadece. İnsanların farklı olanlara, azınlıklara uyguladığı dışlamayı da işleyen eleştirel bir yapıya da sahiptir. Scott’ın yapımcı stüdyoya karşı direttiği kendi kurgusunda Deckard ile replikalar arasındaki sınır iyice muğlaklaşır. Ana karakterinin aslında yaşam hakkı arayan bu azınlığın içinde olma ihtimalini de seyircinin aklına küçük bir soru işareti olarak ekler.
Bu filmlerde yapay zekâyı geliştiren insanlar, bu gelişimin bir sınırı olması gerektiğini düşünenler ve böyle bir derdi olmayanlar şeklinde ikiye ayrılır.
Yapay zekâya sahip makinelerin insanı merak etmesi ve hatta insan olmaya özenmesi, edebiyatla ve hikayelerle büyüyen herkes için çok tanıdık. Zira Carlo Collodi’nin Pinokyo kitabını okumayan çocuk azdır. Pinokyo’dan ilhamla ünlü teknoloji dergisi The Wired için yazılmış bir minik bilimkurgu öyküsü, önce Stanley Kubrick tarafından çekilmek istenmişti. Ancak ünlü yönetmenin ömrü vefa etmeyince, Steven Spielberg bir miras olarak gördüğü bu projeyi çekmeye karar verdi.
2001 yapımı Yapay Zekâ (A.I.)21. yüzyılın ortalarında geçen bir hikaye sunar bize. Buzulların erimesiyle dünyanın büyük bir çoğunluğu sular altında kalmıştır. Yeni Dünya düzeninde insan görünümünde olan robotlar imal edilerek nüfus ve kısıtlı kaynakların tüketimi bir nebze olsun kontrol altına alınmıştır.
Filmin en başında bilim adamı Profesör Hobby artık “sevebilen”, yüreğinde sevgi de taşıyabilecek robotlar üretmenin zamanının geldiğine dair bir konuşma yapar. Aradan 20 ay geçer. Erkek çocuklarının komada olmasından dolayı hayli mutsuz günler yaşayan Monica ve Henry çiftiyle tanışırız. Henry bir gün eve David adlı bir çocuk robot getirir. Sevmeye programlanmış ilk çocuk robot olan David, büyük bir sevgiyle “anne” dediği Monica’ya adar kendisini. Monica da giderek ona daha çok ısınır. Ancak bir süre sonra bir mucize gerçekleşir, ailenin gerçek oğlu uyanır ve David’i istemez.
Eğer David’i geri götürürlerse fabrika onu eritecektir. Bu yüzden Monica’nın içi onu geri vermeye el vermez, onu bir ormana götürür ve gözyaşları içinde terk eder. David annesinin ona okuduğu Pinokyo masalının da etkisiyle kendisini insan haline getirecek Mavi Peri’yi aramaya başlar. Robot bir çocuğun gerçek bir insan olma arzusu, “hissedebilme” duygusuna ulaşmak isteyen bir yapay zekâyı simgeler.
“Yapay zekânın insanı anlaması ve bir süre sonra elde ettiği bilgileri insanların aleyhine ve kendi yükselişi için kullanmayı seçmesi, ‘duygu’ kavramından uzak olsa da kimliğini sağlam bir yapı üzerine inşa etmesi, birçok bilimkurgu klasiğinin başlangıç noktasını oluşturuyor.”
Yapay zekânın kendi yaşam hakkını savunması, yaratıcısını eleştirmesi, beğenmemesi ve onu bir gün aşması gereken bir baba olarak görmesi, teknolojiyi bencil zevklerimize alet etmemiz, bazen yaptığımız icatlarla Tanrı kompleksine kapılmamız, erkeğin eril ve cinsiyetçi bir bakışla kadın kılığına soktuğu makineyi bile köleleştirme eğilimi...
Bu temaların hepsini birden bünyesinde toplayan önemli bir film de Ex Machina...
Yazarlıktan yönetmenliğe geçiş yapan Alex Garland’ın yazıp yönettiği 2014 yapımı Ex Machina’nın ana karakterinden biri olan Nathan bir internet zenginidir. Google gibi bir arama motoru vardır ve dünyada internet kullanıcılarının yüzde 90’ı bu arama motorunu kullanmaktadır. Rakipleri internetten elde ettikleri verileri insanları alışverişe yönlendirmek için kullanırken, o bu veriler üzerine yapay zekâlı bir kadın robot üretmek için çalışmıştır. Böylelikle de ortaya Ava (Havva’nın Hıristiyan ismi Eva’dan üretilmiş bir isim) çıkmıştır.


(Sol) The Terminator. (Sağ) The Matrix
Zihnini özgür bırak.
Caleb adlı genç programcı hafta sonunda Nathan’ın teknolojik ve gözlerden uzak evinde Ava’ya Turing testi yapmak için görevlendirilir. Ancak YZ ve insan karşılaştırması amacıyla yapılan bu test gittikçe şekil değiştirir. Caleb, güzel bir kız yüzüne ve sesine sahip Ava’dan giderek etkilenmeye başlar. Görünüşe göre Ava da Caleb’tan etkilenmiştir ve Nathan tarafından taciz edildiğini söyleyerek ondan kaçmasına yardım etmesini ister.
Bu ilginç hafta sonunda Ava insanları çözmeyi başarır. Hatta insanlardan çok erkekleri çözer, kadınların erkekler üzerindeki etkilerini ustaca gözlemler. Caleb’ın psikolojisini de analiz ettikten sonra onu etkilemek çok daha kolay olur.
Aslında yapay zekânın insanı anlamasıve bir süre sonra elde ettiği bilgileri insanların aleyhine ve kendi yükselişine kullanmayı seçmesi, “duygu” kavramından uzak olsa da kimliğini sağlam bir yapı üzerine inşa etmesi birçok bilimkurgu klasiğinin başlangıç noktasını oluşturuyor.

Keanu Reeves bilgisayar programcısı ve aynı zamanda hacker Neo rolünde.
Mesela The Terminator’de insanlığın sonunun başlangıcı, yapay zekânın “süper zekâ”ya (ASI) getirilmesiyle başlıyor. “Süper zekâ”nın sonrası ise artık mantık yürütebilen ve uyum sağlayabilen “yapay genel zekâ” (AGI)... Sonrasında pek çok insanı işsiz bırakacak bir seviyede derin bir kargaşanın yaşanacağını, The Terminator gibi The Matrixfilmleri de savunuyor.

Ex Machina. İngiliz bilimkurgu psikolojik gerilim filminde başrolde Alicia Vikander dikkat çekiyordu.
Yapay zekâya dair çekincelerin ve etik meselelerin sıkça konuşulduğu günümüzde M3GAN, Afraid, Soulm8te, Companion ve hatta son iki Görevimiz Tehlike filminde olduğu gibi YZ’nin tehdit unsuru olarak gösterilmeleri bu tedirginliğin tezahürleri.
Bilimkurgu edebiyatı ve sinema üzerine düşeni bolca yaptı ve bu konudaki adımların sağduyuyla ve düşünerek atılması gerektiğine dikkat çekti ve çekmeye de devam ediyor.
Yapay zekâ içeren filmlerin ortak paydası, insanları makinelerden ayıran ‘ruh’ ve ‘vicdan’ın, insan eliyle ve aklıyla üretilebilen mekanik şeyler olmadığını anlatması.
Yapay zekânın insanı tam kavrayamama halini ya da anlama çabasını aşk teması üzerinden ele alan Spike Jonze’nin 2013 yapımı filmi Aşk’ı (Her)ele alalım.

Her
Ayrı yaşadığı karısından boşanmak üzere olan Theodore, yeni çıkan bir işletim sistemini bilgisayarına yükler. Bu işletim sistemi yapay zekâya sahiptir ve Theodore’un seçtiği gibi kendisiyle bir kadın sesi üzerinden diyaloğa geçer. Kendisine Samantha ismini seçen makine çok hızlı öğrenmektedir, duygusal olarak yıpranmış ve kendisini hep yalnız hisseden Theodore ile çok kolay iletişim kurar. 600 sayfalık bir kitabı bir saniyede okuyabilen Samantha buna rağmen insanların doğasını çözmekte çok da usta değildir. Theodore’la bir sevgili simülasyonu geliştirir. Onun göremediği, dokunamadığı ama sesiyle ona ulaşabilen bu sanal sevgiliye tutulmasını sağlar. YZ Samantha ona yoldaşlık eder ama aslında o kadar üstündür ki, bunu aynı anda yüzlerce kişiye daha yapabiliyordur! Theodore bir gün bunu keşfedince yeni bir hayal kırıklığıyla daha tanışır. Film, teknolojinin gelişiminin insanın yalnızlığını artırıp artırmadığı konusunu tartışmaya açarken, Theodore’un benzer dertten mustarip yakın bir kız arkadaşıyla baş başa kaldığı sahneyle sona eriyor. Yine de insanın halinden yine insanın anladığını imliyor aslında...

Chappie
Neill Blomkamp’ın Chappie filmindeki “22 Numara” kod adlı YZ robotunun insanlıkla hiç ilgisi yoktur ilk başta. İnsan polislere yardımcı olan “emir kulu” bu robot, polis gücünün bir elemanıdır. Ancak 22 Numara, çatışmalardan sürekli yaralı döndüğü için bir gün çürüğe ayrılır. Programcısı, onu kendisinin ileri dereceli bir YZ deneyinde kullanmak için alıkoyduğu sırada küçük bir suç çetesi tarafından kaçırılır. Çete elemanları genç bilim insanından robotu kendi soygunlarında kullanmak için tamir etmesini isterler.
Yeni ismiyle Chappie sürekli gelişen bir yapay zekâya sahiptir ama çocuk gibi eğitilmesi gerekiyordur ve sadece beş günlük bir ömrü vardır. Chappie’nin baba dediği çetebaşı ona silah kullanmayı öğretmeye çalışır ve bebek zihinli robotun bir an önce sertleşmesi için onu zorlar. Ona zarar vermeyi öğretir. Onun masumiyetini bozar.
Chappie filmi “Bir yapay zekâ ürününün manipüle edilmesi, bir insanın manipüle edilmesinden farksızdır” mesajını verir. Bütün çocuklar masumdur, onları diğer insanlar ve maruz kaldıkları şartlar bozar. Chappie yalanı, ihaneti, hırsızlığı, menfaat uğruna hile yapmayı, nefret duymayı, intikam peşine düşmeyi insanlardan öğrenir! Yani merak ettiği insan ırkına fazlasıyla dönüşür!