"Bu takım benim!"

Alex ve Aykut Kocaman gerilimi bazı soruları tekrar gündeme getirdi: Bir takımın patronu kimdir; Teknik direktör mü, kaptan mı, başkan mı?

07 Ekim 2012

Fenerbahçe’de bir devir sona erdi. Hem de oldukça tatsız bir biçimde. Sarı lacivertli takımın yıldızı, 10 numarası, kaptanı ve hatta efsanesi olan Alex De Souza, kulübüyle olan sözleşmesini feshederek Fenerbahçe defterini kapadığını kamuoyuna duyurdu. Türkiye’ye geldiğinden beri attığı goller, yaptığı asistler, kırdığı rekorlarla sarı kanaryaya gönül vermiş futbolseverleri mesteden Alex, taraftarın kendisini ölümsüzleştirmek adına diktiği heykelin çimentosu kurumadan apar topar takımdan ayrıldı.

Beklenen 'sürpriz'

Ezeli rakiplerinin taraftarlarının dahi saygısını kazanmış maestronun sonunun böyle olması taraflı tarafsız herkesin içini burksa da, Alex’in kulüp içinde sorunlar yaşadığı ve bu tatsız sonun yaklaşmakta olduğu birçok kişi tarafından öngörülebiliyordu. Aykut Kocaman’ın takımın başına geçmesiyle ikili arasında yaşanan gerginlikler zaman zaman kamuoyu tarafından dillendiriliyordu. Genç hocanın Alex’in olmadığı bir sistem istediği görevi devraldığı ilk sezondaki hamleleriyle belli olmuş ancak Kocaman kısa sürede Alex’siz takım sevdasından vazgeçip kaptanı yeniden takıma monte etmişti. Fenerbahçe’nin çok daha farklı sorunlarla boğuştuğu geçtiğimiz sezon, Kocaman-Alex ikilisi gemiyi mümkün olan en az hasarla limana yanaştırarak uyumlu bir ekip profili çizmişti. Ancak eski sıkıntılar bu sezonun başında yeniden hortladı ve kaptanın attığı bir tweet kulüpteki kariyerine son vermesine yol açan gelişmeleri başlattı. Kadroda olmama sebebinin hocasının kıskançlığı olduğunu Twitter’a yazan Brezilyalı, artık Alex’siz ve tamamen kendisine ait bir takım oluşturmak isteyen Kocaman’ın eline büyük bir koz verdi ve yaşanan şiddetli geçimsizlik kaçınılmaz olan ayrılıkla sonlandı.

'Teknik direktör - yıldız oyuncu' yıldız barışmazlığı

Dünya futbolunda, teknik direktörlerle yıldız oyuncuların anlaşamadığı ve sürecin iki taraftan birinin kulüpten ayrılmasıyla sonuçlandığı birçok örnek mevcut. 2011-2012 sezonu Chelsea’si bunlar içindeki en yakın örnek. Bir sezon önce Porto ile UEFA Avrupa Ligi’ni kazanan genç hoca Andre Villas Boas, Roman Abramovic’in yeni Mourinho’su olarak Chelsea’nin yolunu tuttuğunda herkes bu birliktelikten çok umutluydu. Mou’nun Porto’daki beyinlerinden biri olarak yetişen ve hem ligde hem de Avrupa’da kupalara uzanan Boas’ın Londra ekibine yeni kupalar kazandırması bekleniyordu. Ancak genç hoca takımda bazı değişiklikler istiyordu ve takımın sadece kendisine ait olması için çalışmaya başladı. İlk hamle olarak takımın yıldızı ve saha içi patronu Frank Lampard’ı kesen Boas, büyük bir kavganın fitilini ateşliyordu. Takımı gençleştirmek ve oyun felsefesine uygun hale getirmek isteyen genç hoca sahada kötü sonuçlar alıyor ve Lampard’ı takımdan kesmesi, üzerinde büyük bir baskı oluşturuyordu. John Terry ile birlikte bu takımın sahibi olan Lampard oynamak istediğini belirten açıklamalar yaptıkça Boas’ın suyu daha da ısınmaya başladı. Kendisinden sadece bir yaş küçük olan takım kaptanının yönetimle arası harikaydı ve soyunma odasında da en çok sözü geçen insan oydu. 35 yaşındaki teknik direktör üzerindeki baskıyı kırmak için sürekli kazanmalı ve Lampard’ı herkese unutturmalıydı ama olmadı. Sahada işler istediği gibi gitmedi ve Lampard-Terry ikilisinin istediği oldu. Boas, 3 Mart’ta WBA’ya 1-0 kaybederek kovuldu, Lampard ve Terry ikilisi ise o sezonun sonunda Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırarak tüm dünyaya bu takım bizim diye haykırıyorlardı.




Zlatan mı Pep mi?

2009-2010 sezonu başlamadan önce gerçekleşen bir takas, birden dünyanın en çok konuşulan haberi haline dönüştü. Barcelona, takımın gol makinesi Samuel Eto’o’yu Inter’e göndermiş ve üzerine yaklaşık 40 milyon euro ödeyerek İsveçli süper star Zlatan Ibrahimovic’i kadrosuna katmıştı. Barcelona’nın böyle bir takasa neden ihtiyaç duyduğu uzun süre tartışılmış, Eto’o’nun takım içinde sorunlar yaşadığı için ayrılmak istediği görüşü ağırlık kazanmıştı. Takıma yeni katılan Zlatan ise kelimenin tam anlamıyla bir ‘winner’dı. Gittiği her takımda şampiyonluk yaşayan İsveçli oyuncu, şimdi de ilk kez ayak bastığı İspanya’nın zirvesine çıkmak istiyordu. Ancak bir peri masalı gibi başlayan sezon, Zlatan için kısa sürede kabusa dönüşecekti. Hocasıyla yaşadığı sorunlar gün yüzüne çıkmaya başlayan İsveçli takım içinde yalnız kaldığını ve istenmediğini hissediyor ve mutsuzluğu her gün artıyordu. En uçta oynamak istemesine rağmen, Messi’nin kanatta oynamak istememesi sebebiyle hücumda kanatlarda görev almaya başlayan Ibrahimovic artık takımda kalmak istemiyordu. O sezon şampiyonlukla sona erse de, yıldız oyuncu Milan’ın yolunu tuttu. Otobiyografisinde Barcelona günlerini hiç de hayırla yad etmeyen İsveçli, 6 ay boyunca Guardiola ile konuşmadıklarını söyleyerek eski hocası hakkında oldukça ağır şeyler kaleme aldı.

Lanetin bir diğer kurbanı: David Beckham

Teknik direktörler ve futbolcuları arasında yaşanan sorunlarda örnekleri çoğaltmak mümkün. Alex Ferguson’un takımın süper yıldızı David Beckham’ın suratında patlattığı krampon sonucunda Beckham’ın takımdan ayrılması ya da Fatih Terim’in Milan günlerinde takımın ailece efsanesi olan Maldini’yi kesmeye kalkması ve kendisinin kovulmasıyla sonlanan süreç de herkesin malumu.

Takımın tek patronu olmak isteyen teknik direktörler ve büyük egolara sahip futbolcular arasındaki rekabet bundan sonra da yaşanmaya devam edecek. Kimi zaman oyuncu hocayı takımdan gönderecek, kimi zaman hoca koltuğuna kurulup takımın gerçek patronuna dönüşmenin keyfini sürecek. Tüm bunlar yaşanırken hiçbir yere gitmeyecek ve her zaman takımı destekleyecek olan tek bir kitle olacak; taraftar.

Armağan Ükünç