Kızılçamların Gölgesinde Dengeyi Bulalım

Doğada milyonlarca yıldır var oluşunu, her koşuldan kendini iyileştirerek çıkmasına bağlayabiliriz kızılçamların; onlardan biraz ilham almanın vaktidir.

05 Haziran 2022

Kızılçamların Gölgesinde Dengeyi Bulalım

20 milyon yıl öncesini hayal edebilir misiniz? İnsanlığın, hatta dünyanın bile daha şimdiki şeklini almadığı bir zamandan… İnsan odaklı tarihimizde, genellikle hiç konuşmadığımız, “tarih öncesi” bir dönemden bahsediyorum. Ama Anadolu’nun bir sakini, 20 milyon yıl öncesinden beridir bu topraklarda, yaşamın ve doğanın döngüsü içerisinde kendini geliştiriyor, değişen dünyaya, habitata uyum sağlıyor. Anadolu Kızılçamı milyonlarca yıldır, geçirdiği değişimler ile bu toprakların en eski ve coğrafyaya en fazla uyum sağlamış canlılarından biri. Öyle ki, kızılçamlar Anadolu’da 5,6 milyon hektarlık bir alanı kaplıyor, yani İstanbul’un 10 katı daha büyük bir alana yayılmış durumdalar. 

Bu Kadim Ağacı Tanıyalım

Kızılçam, kurak koşullara son derece dayanıklı; çok farklı toprak koşullarında yetişebiliyor ve 1650 metre kadar yükseğe yayılabiliyor. Sadece kendi için değil, arılarında güvenli bir şekilde bal üretmeleri için bir alan sağlıyor, öyle ki dünyadaki çam balının yüzde 90'ı kızılçam ormanlarında üretiliyor.

Yani, milyonlarca yıl içerisinde, kendini mükemmelleştiren bir canlı Kızılçam. Öyle ki, bu kurak bölgede sürekli yaşanan orman yangınları için bile bir çözüm yaratmış. Bir orman yangını olduğunda, kızılçamın yangını hasarsız atlatan kozalakları açılıyor ve içindeki tohumlar küle düşüyor. Ardından, baharda yağmurlarla beraber tohumlar çimleniyor; kısa süre içinde de yangın yerinde kızılçam fidanları gözükmeye başlıyor. Tam da bu nedenle, geçtiğimiz yaz yaşanan orman yangınları sonrası, bilim insanları kızılçam ormanlarının kendi haline, kendi döngüsüne bırakılması çağrısı yaptılar. Zira, Akdeniz’in yangın rejimi, yani yangınların kendisine özgü sıkılığı, mevsimi ve tipi var; kızılçam ise bu koşullara uyum sağlamış ve kendini koruyabilen bir canlı.

Kızılçam

Aslında kulağa biraz garip geliyor, hepimizin bir felaket olarak gördüğü yangınların bir döngü ve rejiminin olması şaşırtıyor. Bununla beraber, elimizdeki veriler artık doğal döngünün bozulduğunu söylüyor. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde (ETH Zurich) Yangın Ekolojisi ve Modelleme üzerine doktora çalışmalarına devam eden ve bu yaz “yangın ekoloğu” terimini çoğumuzun ilk defa duymasnı sağlayan İsmail Bekar, artık yangın rejimlerinin bozulduğunu belirtiyor. Milyonlarca yıllık bu döngünün bozulmasının ise iki sebebi var diyebiliriz. Birinci sebep, dolaylı bir şekilde iklim krizi. İklim değişikliği; sıcaklıkları arttırarak, yağış örüntülerini değiştirerek, havanın sıcak olduğu günleri artırarak, yangın rejimini değiştiriyor. Bununla beraber, İsmail Bekar, iklim değişikliğinin yangının çıkış sebebi olarak kabul edilmesinin genel bir yanılgı olduğunu belirtiyor. İklim değişikliğinin sebep olduğu değişiklikler bunun sorumlusu. Bu değişiklikler bölgeleri yangına elverişli hale getirerek, doğal ve insan kaynaklı sebepler ile yangının daha kolay çıkmasına sebep oluyor. İkincisi ise insan kaynaklı sebepler. Bekar, yangınları özellikle yangına eğilimli ekosistemlerden tamamen çıkarmanın, hem ekonomik hem de ekolojik olarak mümkün olmadığını, aslında agresif yangın söndürme politikalarıyla her yangının hızlı bir şekilde söndürülmesi ile, doğal dengenin kendi içinde kurduğu yangınları büyüttüğümüzü belirtiyor. Zira, farklı zamanlarda çıkan küçük yangınlar, büyük yangınların çıkma riskini azaltıyor çünkü çıkan küçük yangınlar orman tabakasında biriken yanıcı ölü bitki ve odun parçalarını yok ediyor.

Agresif yangın söndürme politikaları uygulayarak yangınları engellemek ve çıkan yangınları hızlıca söndürmek yangın rejimi içerisindeki doğal yangınların sıklığını azaltıyor. Böylece orman tabakasında biriken odun ve bitki parçaları uzun yıllar boyunca yanmamış geniş alanlara hızlıca yayılarak daha büyük ve daha geniş çaplı yangınlara zemin hazırlıyor. Buna ek olarak, özellikle Türkiye’de ormanlarda son dönemde artan insan aktivitesi, yangın riskini artıran bir başka insan kaynaklı sebep. Turistik aktiviteler, ormanların içine yapılan yollar veya elektrik tellerinden ortaya çıkan kazalar yangına sebep olan nedenlerin başında. Bu iki sebebin çözümü ise daha çok uçak, daha çok teçhizat alınması değil. Bekar, yangın ile mücadeleye, yangından önce başlanması gerektiğini belirtiyor. Akdeniz’in yangın rejiminin belirlenerek, bu döngünün bize sağladığı veriler ile uygun yerleşim planları ve orman ve hata yangın yönetim planları yapılması gerekmekte.

Yani geçen yıla kadar ciddi bir şekilde kabul etmediğimiz, “Türkiye’nin orman yangını gerçeğini” kabul etmemiz lazım. Bekar, yangın ekolojisi ve iklim değişikliği çalışmalarının bir araya gelmesi ile elde edilecek verilerin, hem ekonomik hem de ekolojik zararı azaltacağının altını çiziyor. Çünkü her ne kadar “sürdürülebilirlik” son dönemde popüler olsa da, şu anki gidişata göre, küresel ısınma üç derecelik seviyeye varacak. Buna ek olarak, insanlığın sürekli tüketime yönelik ve yeni kaynağa bağımlı lineer ekonomik sisteminde de ciddi bir değişiklik yaşanmazsa, özellikle yeni maden kaynakları için daha fazla ormanlık alanın insan faaliyetine açılacağı da bir gerçek.

Kızılçam

Ne Yapmalı?

Orman yangınları Akdeniz Havzası için bir döngü. Yangınlar ile toprağın ve ağaçların yeniden canlanması sağlanmakta. Bu belki insan gözü ile baktığımız zaman, uzun bir sürede gerçekleşiyor gibi gelebilir ama kızılçamların gözünden baktığımızda kısa bir sürede yeni bir habitatın oluşmasını sağlıyor yangınlar.

Kızılçamlar yanıcı diyerek, milyonlarca yılda oluşmuş dengeyi bozmak ve buraya başka bir ağaç dikmek çözüm değil. Bekar’a göre bu şekilde ağaç dikmek bütün bölgenin ekosistemini bozarken, sürdürülebilir bir çözüm de sunmuş olmuyor. Üstelik, ağaç dikimi aslında çok maliyetli bir operasyon. Hele ki, geçtiğimiz yaz yanan on binlerce hektarlık alana tek tek ağaç dikmenin, neredeyse imkansız olduğuna dikkat çekiyor Bekar. 

Bekar burada, yangın ekolojisi konusunda en önde gelen isimlerden Juli Pausas’ın bir sözünü hatırlatıyor; “Seller yağmuru, aşırı otlatma otoburları, mega yangınlar ise orman yangınlarını kötü yapmaz.” Doğru politikalara başvurarak mega yangınlar ile beraber yaşanabileceğini hatırlatırken, her yangının kötü olmadığını ve bunu kabul etmemiz gerektiğinin altını bir kez daha çiziyor. “Yangın da, yağmurlar, rüzgarlar ve Kızılçamlar gibi bu ekosistemin, bu doğal döngünün bir parçası.”

İnsanların burada yapması gereken, ağaçların yangın rejimi içerisinde kendi döngüsünü yaşamasını, tohumlarını saçma şansını artırmasını ve bunu yaparken verileri iyi okuyarak, can ve mal kaybını en aza indirilmesini sağlamak. Ancak bu şekilde biz de doğanın döngülerinin çalışmasına yardımcı olmuş oluruz.

Buna ek olarak, ormanların insan kaynaklı sebepler yüzünden yanma riskini azaltabilir, insan kaynaklı faaliyetleri kontrol altında alabiliriz.Doğada “çöp” diye bir kavramın olmadığı, bir türün atığının, diğer bir türün besini olduğu, bu şekilde türlerin büyüdüğü ve yeniden döngünün içerisine girerek milyonlarca yıllık düzene ayak uydurduğu döngüsel bir sistem var. Buna karşılık, insanlığın elinde ise genellikle topraktan kaynak çıkardığı, bu kaynak ile üretim yaptığı ve ortaya çıkan ürün harici atığı başka bir köşeye atıp orada bıraktığı bir sistem de var. Yani doğa elmanın atıklarından kompost yapıp yeniden toprak ve ağaç yaparken, biz elmayı bir köşede çürümeye bırakıp, doğayı değiştiriyoruz.Bunu her yaptığımızda ise aslında sınırlı ve sonu yakın olan kaynaklardan bir parça daha koparıp onu döngü dışında bırakıyor, bir nevi yok ediyoruz. Yani, döngüsel bir sistemi olan bir dünyada yaşayıp ona doğrusal bir sistem yüklemeye çalışıyoruz. Ama insanlık her ne kadar kendi sorunlarını yaratsa da, çözümünü de yine kendisi buluyor.

Özellikle Avrupa Birliği içinde kendine adım adım yer bulan Döngüsel Ekonomi Sistemi, doğa ile aramızdaki sistem kavgasını bitirmeye çalışıyor.

Kaynak & Atık Dengesi

Tek yapmamız gereken, doğanın “atık” diye bir kavramı olmadığını hatırlamamız. Bu yüzden gıda atığı gibi atıkların kompost ile toprağa besin ya da biyogaz ile enerji kaynağı olarak yeniden kullanılması, tek kullanımlık plastik ambalajlar yerine sonsuz kere geri dönüşebilen cam ve metal ambalajlara geçilmesi atılacak adımlara örnek olarak gösterilebilir.

Peki elektronik aletlerimiz? Bu ürünlerin içindeki polimerlerleri, metalleri ve alaşımları yeniden kullanmak üzerine odaklanan bir tüketim döngüsü kurmak mümkün. Döngüsel ekonomi içerisinde, teknolojik aletlerimize sahip olmayıp onları bir sözleşme ile kiralayıp, yeni bir teknolojik gelişme çıktığında ya da belli bir kullanım süresi sonrasında ürünleri üreticiye iade edip yenisi ile değiştirmeyi içeren bir alt sistem öneriliyor. Zira bu ürünlerin içerisinde bulunan metaller ve alaşımlar, bağlı oldukları ürünlerin raf ömründen daha uzun bir ömre sahip. Bu yüzden kalite kaybı olmadan kullanılması mümkün. Neden bugünün ürünleri, yarının kaynakları olmasın ki? Şu andaki “at ve yenisini al” kültürü yerine “geri ver ve yenile” kültürü ile ürünler ve parçalar basitçe sökülebilir ve geliştirilebilir bir şekilde tasarlanabilir.

Bu ekonomik sistemi konuşurken bu ürünlerin üretiminin de yenilenebilir enerji ile sağlandığını belirtelim. Tek seferde yakılarak verimsiz bir şekilde enerji üreten fosil yakıtlar yerine, kaynağı sınırsız, rüzgar, güneş, dalga, jeotermal veya atıklardan üretilen biyogaz enerjisi tercih edilmekte. Küresel sera gazı emisyonlarının % 62’sinin toplumun ihtiyaçlarına yönelik malzemelerin çıkarılması, işlenmesi ve üretimi sırasında ortaya çıktığını düşünürsek bu döngüsel ekonomik sistemdeki her bir değişimin etkisi ve önemi oldukça fazla.

Küresel malzeme kullanımı 1970’den bu yana üç kattan fazla arttı ve 2050’de her şey böyle giderse tekrar ikiye katlanma riski var. Bugün yılda 100 milyar ton malzeme tüketiyoruz ve bunun ancak %8,6’sını döngüsel bir sistem içerisinde kullanıyoruz. Bu veriler Circle Economy’nin Döngüsellik Açığı Raporlaması Girişimi tarafından her yıl dünyanın döngüsellik durumunu oransal olarak ifade eden raporundan alınma.

Rapor 2018’de ilk yayınlandığında döngüsellik oranı %9,1 iken, 2019’da herhangi bir gelişme olmamış. 2020’de ise dünyanın döngüsellik oranı %8,6’ya düşmüş. 2021 yılı için veri eksikliğinden dolayı, döngüsellik oranının aynı kaldığı, yani, %8,6 olduğu düşünülüyor.

Yani dünya daha döngüsel bir sistem kuracağına, tam tersi yönde ilerliyor. Eğer küresel ısınmayı 2032’ye kadar 2 derecenin altında tutmak istiyorsak, döngüsellik oranının en az iki katına yani %17 seviyelerine çıkması lazım. Bu konuda örnek alabileceğimiz bir ülke ise Hollanda. Hollanda %24,5’luk oranıyla döngüsellik konusunda lider konumda. Circle Economy’nin Hollanda için hazırladığı rapor ise, daha iyi bir inşaat sistemi, komposta verilen önemin artması, toplumu bitkisel ağırlıklı bir diyete davet eden ve yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandıran küçüklü büyüklü değişiklikler ile Hollanda’nın %70 oranında döngüsel olabileceği belirtiyor. Yakın zamanda tüm dünyanın bir Hollanda kadar olabileceği konusunda rüyalar kursak da, küresel olarak döngüsel ekonomiye yönelik atılan her adımı bir kazanç olarak görmek mümkün.

Bununla beraber, elimizdeki veriler küresel ısınmayı sınırlamak ve insan etkisi ile değişen habitatların miktarını azaltmak için daha çok çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Bunun ilk adımı ise gerçekleri kabul etmek. Şu anki ekonomik sistemimiz ile doğanın ulaştığı döngüsel sisteme ulaşmamızın mümkün olmadığı ilk gerçek. Üretilen kaynaktan ve o kaynaktan çıkan ürünlere  yönelik her adımda sorumluluk kabul ettiğimiz ve en iyi verimi kazandığımız bir sistem ile doğaya olan etkimizi azaltabiliriz. Doğanın bize etkisini ise, onun döngülerini ve hatta felaketlerini kabul ederek, onları çalışarak, veriler toplayarak ve bu verilerden yola çıkarak hayatımızı şekillendirerek azaltabiliriz.

Bizden daha uzun süredir burada olan doğanın döngüsüne saygı duymamız gerektiğini kendimize sürekli hatırlatmakta fayda var. Dengeye ancak bu şekilde ulaşabiliriz.

 

Bu yazı Bahar 2022 sayısında yayınlanmıştır. 

 

 GQ TÜRKİYE BAHAR 2022Burak Deniz Kapak