Oyunbozanlar: Can Evrenol

Yaptığı işlerle hayatın farklı alanlarına dokunan yedi adam ve dört kadın var karşınızda. Yollarını bu seride kesiştiren ise aldıkları riskler… Hikayelerinin derinlerine inip yaptıkları işlere odaklandığınızda oyunun kurallarına kafa tuttuklarını göreceksiniz. Onların cephesinde ezbere, düzene, sıradanlığın genel geçerliğine geçiş yok. Üretkenliklerinin temelinde ise tam da bu yatıyor: oyunu bozmanın verdiği o tarifsiz heyecan! Serinin üçüncü ismi yönetmen Can Evrenol.

04 Nisan 2018

Oyunbozanlar: Can Evrenol

Korku sinemasının gerilim hattında bir süredir farklı bir aktör var. Korkunun en tahammül edilemez halini benimseyerek ve yapmacıklıktan sakınarak Türkiye’deki ana akım üç harfli korkudan çok başka bir yerde duruyor. Kan kırmızısı, tansiyonu yüksek, iz bırakan işler yapma peşinde bir adam… Yönetmen Can Evrenol, şu sıralar ekibinden hikayesine sürprizli, Türk yapımı top-secret bir Netlix dizisi üzerinde çalışıyor. Başrolünde Çağatay Ulusoy’un yer aldığı dizi, alışık olmadığımız türde bir süper kahraman hikayesi. Ve evet, zombi vari ölümsüz varlıklar dolu…

Can Evrenol bu yıl aynı zamanda bir korku antolojisinde yer aldı. ‘The Field Guide To Evil’, sekiz farklı ülkeden sekiz farklı yönetmenin kendi ülkelerine dair çektiği kısa korku hikayelerinden oluşan 2018 yapımı bir uzun metraj. Dünya prömiyerini SXSW (South by SouthWest) festivalinde yapacak. “Avusturya'dan Veronika Franz (Goodnight Mommy), İngiltere'den Peter Strickland (Duke of Burgundy), Almanya'dan Katrin Gebbe (Nothing Bad Can Happen) gibi hayranlık duyduğum yapımların usta isimleriyle aynı projede yer almak heyecan verici.” Anadolu'da Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi ve Kazak Türklerinin oral mitolojilerinde adı geçen Al Karısı/Çarşamba Karısı/Al Bastı üzerine çekti projedeki kısa filmini Evrenol. “Hamile kadınlara ve yeni doğan bebeklere musallat olan bir varlık, bir nevi cin Al Karısı...” Projede senaryoyu hamile eşi Elif Domaniç’le birlikte yazdılar. “Bora Yüksel'in yapımcılığında ufak bir ekiple çalıştık. Başrolde genç oyuncu Naz Sayıner harika bir iş çıkardı. Görüntü yönetmenimiz Meryem Yavuz bugüne kadar beraber çalışmaktan en keyif aldığım insanlardan biriydi. Elif ve Büşra Şeftalicioğlu beraber sanat, kostüm ve dekoru yaptılar. Oldukça güzel ve manyak bir ufak film oldu. Projedeki diğer kısa filmleri daha hiç görmedim tabii. Filmi sinemalarda bir bütün olarak izlemek için sabırsızlanıyorum.”

Peki Türkiye’de korku filmleri yapmak, başlı başına bir oyunbozanlık mı?

“Türkiye'de geçtim korkuyu, kaliteli bir komedi filmi yapmak bile oyunbozanlık. Her Şey Çok Güzel Olacak gibi komedi filmi çıktı mı başka mesela? Son dönem ülke sinemasından açık ara en sevdiğim film Sarmaşık. Bir de geçen !f'te Kar'ı izledim, çok sevdim.”

Netflix'te The Ritual'ı çok beğenmiş. “Chucky'nin yedinci filmini de bir festivalde izleyip çok eğlendim. Korku sinemasında gelmiş geçmiş en iyi yedinci film olabilir.” diyor. Netflix’teki açık ara favorileri Ozark ve Black Mirror. “Onlar dışında Friends From College ve Crown çok severek izlediğim yeni diziler. Son yıllarda en severek izlediklerin dersen True Detective, House of Cards ve Fargo.”

The Witch'in yapımcılarının yeni filmi Hereditary, Lars von Trier'in yönetmen koltuğunda oturduğu The House That Jack Built'in yanı sıra Hollywood'u da etkisi altına alan korku rüzgarıyla perdede korkulu geçeceği konuşulan 2018’den özellikle beklediği bir film yok. "Korku rüzgarı hiç bitmez. Bu yıl bence Haluk Bilginer’in yeni Halloween filminde oynayacak olması bomba” diyor.

Vaktinin geri kalanında boks, kickbox ve jiujitsu antrenmanları yapıyor. Çok sıkı bir MMA takipçisi aynı zamanda, “Devamlı açıp eski maçları izlerim, UFC olsun, PRIDE olsun.”

İlham veren asi centilmeni Red Kit. İlk korku tüneline ise İzmir’de bir lunaparkta girmiş. “Bişey anlamamıştım. Sonra da düzgün bir korku tüneline hiç gitmedim diyebilirim. Küçükken korkardım zaten. Annem de uzak tutardı beni. Süt çocuğuydum öyle konularda. Alakasız olacak ama Gondol'a da hiç binmedim hayatımda.”  

Bir ara bir furyaya dönüşen kaçış/korku evlerine de bir kez gitmiş. “Geçen sene Kadıköy'de Halka 2 temalı bir oyuna gitmiştik gece. Bayağı iyiydi! Verilen emeğe şaşırmıştım.” Emek demişken, Evrenol bir odayı tıka basa dolduracak parçaya sahip film ve oyuncak koleksiyonlarıyla birlikte yaşıyor. “Çok sevdiğim manyak bir vintage action figure koleksiyonum var; He-Man, Star Wars, GI Joe gibi eskiler...” Hatta bu oyuncaklarına bazen story’lerinde klipler çekiyor. Meraklısını beyninden vurulmuşa çevirecek kadar geniş bir film koleksiyonu da var (Koleksiyonları için favori adresi Lulu Berlin).

Bir film karakterinin heykelini yaptıracak olsa “Bora Akıncıtürk’ten dev bir Jabba the Hutt (Star Wars) heykeli isterdim. Bora’nın gökdelen boyutunda bir şişman adam yapma hayali vardı eskiden.” diyor. Bora bu teklifi ciddiye alsın almasın, Evrenol’un sahip olduğu koleksiyonlar eBay’i tek tuşla karıştırabilecek cinsten, müzelik. O konuşulan, idol babalardan olacak, orası kesin.

Annesi çocukken ona Alien, Psycho gibi hikayeleri çocuk versiyonlarıyla anlatırmış. Artık Can’ın da anlatıcısı olduğu bir masal saati olacak. Çocuğu yönetmen olsun ister miydi? “Tabii ki. Umarım sinemayı çok sever. Ama o büyüdüğünde sinema aynı sinema olarak kalacak mı diye korkuyorum bazen.”

Geleceğin sinemasını CGI (‘Computer-generated imagery’, en basit anlatımla, bilgisayar grafiklerinin kullanıldığı bir özel efekt yöntemi) olmadan konuşmak zor örneğin. “CGI alıp başını yürüyecek gibi gözüküyor ama ben hâlâ havasına giremedim” diyor ve ekliyor Can, “CGI ağırlıklı yapılan filmleri izlerken genelde sıkılıyorum. Yeni Blade Runner'dan keyif aldım ama eski havası var mı dersen maalesef derim. CGI'ı akıllıca kullanmak lazım. Avengers izlerken sorun yok, ama esas Mad Max Fury Raod veya Shape of Water'daki gibi kullanılınca güzel bence CGI. Öte yandan CGI'sız yapılmış olan Dunkirk muhteşem bir tecrübeydi.”

Peki baba olacak olmak, o nasıl bir his? “Hangi filmleri kaç yaşında izlemesine izin vermeliyim o geliyor aklıma bazen. Hâlâ gerçek üstü.”