Rast: Gelince gelir

Türkiye’nin en ünlü mağaza zincirlerinden birini kurup en bilindik markalarından birini yarat. Memleketin önde gelen sanat koleksiyonerlerinden biri ol. Üstelik Boğaz’ın balıkçıları arasında Mustafa Reis olarak şanın yürüsün. Mustafa Taviloğlu’nunki gibi konsantrasyon bozukluğuna can kurban...

20 Ekim 2013

Rast: Gelince gelir

Stüdyo çekimi için randevulaştığımız saatin 45 dakika evvelinde Mustafa Taviloğlu’yla telefondayız. Eyvah ki eyvah! An itibarıyla karadan Maslak yolunda olması gereken Taviloğlu, Kilyos civarlarında, tekneden bildiriyor! Anlayış göstereceğimizi umarak meramını dile getiriyor: İki gün sonra üç ayrı ülkede tekstil fuarlarını dolaşacağı bir seyahate çıkacak. Türkiye’de geçireceği hepsi hepsi şu üç günü var veee: Sezon açılmış vaziyette!

Sezon derken, sonbahar-kış koleksiyonlarının piyasaya sürülmesinden dolayı Mudo’da işlerin yoğun olmasından filan değil, balık avı sezonunun açılmış olmasından bahsediyoruz: Palamuttan, lüferden...

Telefondaki uzun pazarlığımız boyunca, onu stüdyo konusunda iknaya yönelik birkaç cümle kurmaya gayret ediyorum. Neredeyse yarım saate varan diyaloğun yüzde 90’ında, o konuşuyor. Biraz benimle, biraz teknesinin kaptanıyla, biraz Kilyos’ta yanından geçtikleri sırada hava ve balık durumunu sorduğu tanıdık balıkçılarla, hatta biraz da balıklarla! Hep birlikte Taviloğlu’nun yönettiği bir telefon konferansındayız mübarek!

“İyi ki içinde bulunduğumuz bu zamanlar, yetişkinliğine denk gelmiş” diye düşünüyorum; zira bir zamane çocuğu olsaydı, şimdiye çoktan “Bizim oğlan hiperaktif çıktı” diyerek kırmızı reçeteli bir ilaç milaç basmışlardı bünyeye... Şahsına dair konulmuş bir tanı filan var mıdır, diye sormaya niyetleniyorum. O benden çok yaşayacak! İlerleyen saatlerde, henüz sormaya fırsat bulamadan kendisi söylüyor: “Düzen adamı değilim ben. Hayatımda beceremediğim şeydir: Turla bir yere gidelim de, rehber filan, birileri bir şey anlatsın, ben de dinleyeyim. Konsantrasyon bozukluğu var bende biraz, ADD (Attention Deficit Disorder) diyorlar ya şimdi; herhalde öyleyim. Ancak köşeye sıkıştırıldığım zaman iş yapıyorum. Onun dışında, normal zamanda, çok verimli olamıyorum. Az okuyup çok gezer, çok görürüm o yüzden. Ve bakmam; görürüm yani...”

Biz telefonu kapatana kadar, Kilyos’ta balıktan yana durumun kesat olduğunu fark etmiş, dümeni çoktan Rumeli Feneri’ne kırmış vaziyette. Bizi de oraya beklediğini, hem balık tutup hem konuşabileceğimizi, üzerine de tuttuğu balıkları afiyetle yiyeceğimizi söylüyor.

Rumeli Feneri’ne doğru ilerlerken, birkaç kez yoldan arıyor: Varmamıza ne kadar kalmış, şu anda neredeymişiz, tam olarak kaç kişiymişiz, ah o kadar kalabalık mıymışız, onca kişiye yetecek balığı pişirecek büyüklükte tava da yokmuş ki teknede, neyseymiş, n’apalımmış, madem öyle, biz de balıkları limandaki lokantada pişirtirmişiz.

Nitekim öyle oluyor. Izgaraya atılan palamutları kendisi tutmuş ve pişirebiliyor olmayı tercih edermiş elbet fakat yapacak bir şey yok, sabah nasipsiz geçmiş. Akşamüstünden umutlu.

Palamut ve salatanın başına çöktüğümüz masada sağ kulağı çok iyi duymadığı için beni soluna oturtuyor. Gelin görün ki nasıl bir işitme kaybıysa bu, yan masada dönen fısıltılara bile hakim; bir yandan e-mail’lerine bakarken, bir yandan bizim kendi aramızda, onun dikkatini dağıtmamak için alçak sesle konuştuğumuz şeylere cevaben yorum getiriyor. Bir yandan bizlere iPad’inden dostu Arap’ın gönderdiği balık fotoğraflarını gösteriyor, bir yandan o sırada pancar motorlu teknesiyle Boğaz’dan geçmekte olan bir diğer arkadaşı Fenerci’yi telefonla, az sonra onun tuttuğu balıkları yiyeceğimiz konusunda bilgilendiriyor, bir yandan da lokantanın sahibi kız kardeşlerle palamutun ızgarasının mı kızartmasının mı makbul olduğu konusunda fikir teatisinde bulunuyor.

Bu arada yüzü daima Marmara’yı Karadeniz’e bağlayan noktaya dönük, mütemadiyen balıkçıları kolluyor.

Mustafa Taviloğlu’nun “konsantrasyon bozukluğu” da bir başka âlem yani: Aynı anda, bir başına, beş ayrı medyum üzerinden 10 ayrı insanla konuşuyor olsa da esasında konusuna yüzde yüz konsantre olmuş vaziyette: Cümleten gözüne balık suretinde görünüyor olmamız mümkün!

Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda...