İskoçya'nın Son Kralı

Son filmi Kod adı: Olympus’un tanıtımı için Moskova’da bulunan Gerard Butler etrafında küçük bir tayfunla geziyordu. GQ tam da bu konuya parmak bastı.

28 Ağustos 2013

İskoçya'nın Son Kralı

Genç bir kız karşısına bir anda çıkan Hollywood yıldızını görünce şöyle sesleniyor: “Şışşt! Butler bu...” Gerard Butler ve ben son bir saattir bir barda sosis ve haşlanmış fasulye kaşıklıyoruz. Ama kız, istemeden de olsa bana unutmak üzere olduğum bir şeyi hatırlatıyor. Butler aslında “This is Sparta!” diye bağıran adam, The Phantom of the Opera’da The Music of the Night’ı söyleyen de oydu. RocknRolla’da Tom Hardy ile dans etti ve Angelina Jolie’yi öptü. Ve şimdi elindeki çatalı sallayarak bana geçen gece nasıl ortalıktan kaybolup Moskova’yı keşfe çıktığını, arka sokaklarda kaybolduğunu, Tverskaya Caddesi’ne ulaşmaya çalışma hikayesini ve şans eseri bulduğu altgeçidi anlatıyor: “Ben gayet sıradan bir İskoç erkeğiyim. Bütün o havalı şeylere ve korumalara ihtiyacım yok. Eğer bir şehirde gördüğünüz tek şey, kaldığınız otel ve tiki restoranlarsa hiçbir şey görmemişsiniz demektir.”

“İnanamıyorum! İkimizin fotoğrafını çekebilir misiniz?” diyor şapkalı kız telefonunu bana doğru uzatırken ve bu, sohbetimizin sonu oluyor.

Butler, Moskova’da Kod Adı: Olympus’un tanıtımı için bulunuyor. Kuzey Koreli teröristlerin Beyaz Saray’a sızıp başkanı rehin almalarıyla ilgili bir aksiyon filmiydi. Gerry (Bu insanların onu gerçek hayatta çağırdığı isim, sonuçta İskoçya hariç hiçbir yerde kimse kimseye Gerard diye seslenmiyor) itibarını kaybetmiş olmasına rağmen dünyayı nükleer felaketten kurtarmak zorunda kalan bir gizli servis ajanını canlandırıyordu. Film 80’lerin aksiyonlarının izinden gidiyordu. Ana karakterin Kuzey Korelileri döverken araya espriler sıkıştırdığı türden.

İzleyende biraz burukluk yarattığı da bir gerçek. Jennifer Aniston’la çevirdiği filmlerde çok az saldırganlık sergileyen Butler’ın gerçek hayatta da önüne geleni pataklama alışkanlığı olmamasına biraz üzülüyorsunuz: “En son ne zaman bir kavgaya karıştığımı bile hatırlamıyorum. Kaldı ki bu konuda dikkatli olmak durumundayım. Birine vurmam demek, akşama kendimi haberlerde izlemem demek. Eskiden dövüşürdüm elbette. Ama çoğu gençlik kavgalarıydı. Bir keresinde İskoçya’da altı kişinin yerde yatan birini tekmelediğini gördüm. Adam sadece kapanmış, kafasını korumaya çalışıyordu. Onlara ‘Aklınızı mı oynattınız?’ diye bağırdım. Bana doğru döndüklerinde aklımdan geçen ilk şey, ‘Harika, şimdi beni öldürecekler!’ oldu. Ama görünüşe göre kafaları fazla güzeldi ve koşarak kaçtılar. Sonra yerde yatan adam bana baktı ve ‘Defol git burdan bok kafalı’ diye bağırdı. Aklımdan ‘Seni yattığın yerde dayak yemeye bırakmalıydım aptal herif’ demek geçti. Gerçi düşününce belki kendisine kimin vurduğunu bilmiyordu ve benim dövdüğümü zannetti. Kim bilir?”

Hukukçu genç adamın bir anda değişen yolu

Hikaye anlatmayı ve o hikayeyi mimik ve jestlerle desteklemeyi seviyor. Lakin genellikle konu o kadar dallanıp budaklanıyor ki neyi, neden anlattığını unutuyor. Sabah GQ çekimine yetişmeye çalışırken de birdenbire gece kendi otel odasına girme denemesini anlatmaya başlamıştı. Anahtarını kaybetmiş ve hem koridorlarda hem de asansörde onu takip eden farklı yaşlarda Rus kadınlarından kaçmaya çalışmış. Özellikle de kocası ve onunla Venezuela’da geçen hayatından çok sıkılan hanımefendi ve ona hem annesini araması hem de bir menajer bulması için yalvaran şişman bir kız. Hemen arkasından her İskoç’un vazgeçilmez mevzusu olan iki adet kilt hikayesi anlatıyor. Bu tek kişilik şov, aslında bir kitle için değil kendisi için. Zira belli ki işinden çok büyük heyecan duyuyor. Eski bir avukat olarak kıyaslayacak bir referans noktası da var.

Şu anda Butler’ı avukat olarak hayal etmek zor. Ama bir zamanlar Glasgow Üniversitesi Hukuk Fakültesi bileti ona rahat bir gelecek için iyi bir alternatif olarak görünmüştü: “Paisley’de büyüdüm. Glasgow’un banliyölerinden biri. Orayı çok severim ama sonuçta bütün gerçekleriyle orta sınıf işçi ailelerinin yaşadığı bir yerdir.” Peter Mullan filmlerindeki gibi mi? “Evet, tam olarak öyle! Yani belki o filmlerdeki kadar tatsız bir yer olmayabilir. Filmlerinde genelde Glasgow’un çetin yüzünü göstermeyi sever. Ama temel olarak evet. Benzer. Mullan filmlerini severim. O sonuncu, viski hakkında olan, adı neydi? Bekle bir saniye! Sen Peter Mullan’dan bahsediyorsun. Bir an Ken Loach hakkında konuşuyoruz zannettim. Her neyse, evet, benim çocukluk ortamım aynen öyleydi. Beraber okula gittiğim pek çok arkadaşım şu anda hapiste. Bir tanesi zamanında okulun yarısını yakmıştı. Garip bir karışımdı. Çocuklar tamamen kontrolden çıkmıştı ama aynı zamanda çok yetenekli ve çok zekiydiler. Bunun da bugünkü bana çok faydası dokundu. Bir aktör olarak gerçek hayatın neye benzediğini erken yaşta öğrenmek çok işime yaradı.”

Gerry’nin gerçek hayatı daha da iyi öğrenmesinden endişelenen annesi duruma el koyar ve onun için hukuk fakültesinin uygun olduğuna karar verir. Butler iyi bir dereceyle mezun olur, iyi bir firmada iş bulur ve tam mazbatasını almak üzereyken birdenbire kovulur: “Şimdi hukuk kariyerimin nasıl mahvolduğunu düşündüğümde merak etmeden duramıyorum. Ya öyle olmasaydı? O an hayatımın kırılma noktasıydı. O kadar sinirlendim ki bu, özgür kalmamı sağladı. Bir keresinde birisi, ‘Ölene kadar hiçbir şey için pişman olma. Çünkü ancak o zaman her şey yerli yerine oturacak’ demişti. Kovulduğumda bunu aileme, özellikle de oğlunun hukuk öğrencisi ve hukuk topluluğu başkanı olmasından, sonra da iyi bir firmada iş bulmasından çok gurur duyan anneme söylemem gerekti. Her şey parçalanıyordu. Ona şöyle dedim: ‘Anne kovuldum. Hepsi bu. Yapacak bir şey kalmadı.’ O kadar kötüydü ki bunun hayatımın en kötü anı olduğuna emindim. Ve şimdi geriye dönüp baktığımda aslında ne kadar şanslı olduğumu görüyorum.”

Beni kovan avukatlar ayakta alkışladı

Kovulmadan bir hafta önce Gerry, Edinburgh Fringe Festivali’nde Trainspotting’i seyretti ve hukuk ona olduğundan da sıkıcı görünmeye başladı: “Aktörlerin seyircileri ağlatıp bir dakika da sonra güldürebilmelerinden çok etkilenmiştim. Bütün oyun boyunca benim de ait olduğum yerin sahne olduğunu düşündüm. Bir hafta sonra işten atıldığım için çok sinirliydim ve bundan da bir gün sonra valizimi toplayıp aktör olmak üzere Londra’ya doğru yola çıktım.”

Haliyle yeterince parası yoktu, haliyle barmen olarak çalıştı, haliyle seçmelere katıldı. Ondan sonrası bir garip tesadüfler silsilesi: “Sonunda menajerim bana Coriolanus’ta küçük bir rol bulmayı başardı (İşin komik yanı yıllar sonra Coriolanus’un Ralph Fiennes versiyonunda da oynadım). Ertesi gün bir reklam teklifi geldi ve Trainspotting’in yeni uyarlamasında ana karakterlerden birini aldım. Reklamda beraber oynayacağım diğer oyuncu da Edinburgh’da sahnede izlediğim adamın ta kendisiydi. Danny Boyle’un filmi çıkalı bir süre olmuştu, dolayısıyla oyun çok popülerdi. Ve tam bir yıl sonra Trainspotting’le Edinburg Festivali’nde aynı sahnenin üzerindeydim. O oyun hayatımı değiştirdi. Beni kovan avukatlar da seyirciler arasındaydı ve ayakta alkışladılar. Aslında aramızda bir kırgınlık yoktu. Onlar da, ben de berbat bir avukat olduğumu biliyorduk.”

Şu anda olduğu yere gelmek için Butler deli gibi çalıştı, kendisini takip eden herkes de bu konuda hakkını verecektir zaten. Ve işte! 40 küsur yaşında ünlü bir film yıldızı, Los Angeles’la New York (Görünüşe göre burayı çok seviyor ve gerekçelerini nefes almadan sıralayabiliyor) arasında yaşıyor. Her gün düzinelerce yeni insanla tanışıyor, 300’den fazla kadın onunla fotoğraf çektirmiş durumda.

Bu delilik mi? Gerry anlatıyor: “Evet, bu gerçekten çılgınca. Tam da bu yüzden bir promosyon turuna çıkmadan önce gücünüzü iyice toplamalı, hatta mümkünse psikiyatrınızla bir tur görüşmelisiniz. Sonra da kemerinizi bağlayıp yola çıkıyorsunuz zaten. Ama aynı zamanda Kod Adı: Olympus’un prodüktörü de olduğum için sadece promosyonun değil her şeyin parçası olmak durumundayım. Pazarlamacılarla ve PR ekibiyle toplantı, fragmanın montajı, satış stratejileri, televizyon hakları gibi bütün süreçlerin içindeydim. Sonra da üç hafta boyunca basın promosyonlarına, Jay Leno’dan Jimmy Kimmel’a 12 talk show’a katıldım. 350 civarı röportaj verdim. Şimdi Rusya’dayız, yine bir alay röportaj ve televizyon programı yaptık. Yarın İsrail’e gidip başbakanla tanışacağız. Sonra iki gün Londra, ardından İtalya, dört gün Güney Afrika ve üç gün Meksika. Aslında farklı ülkelerden gazeteciler ve insanlarla tanışınca kendinizi bir şekilde şarj etmiş oluyorsunuz. Filmizi beğenmeleri ve sordukları sorular çok heyecan verici. Ama aynı zamanda bir o kadar da zor. Üç gündür buradayım ve doğru dürüst uyuyacak zaman bile bulamadım. Hiç bitmeyen bir jetlag. Sabah kalkıyorsunuz, önünüzde sizi bekleyen 40 röportaj, bir basın toplantısı, binlerce soru duruyor. Bir an yatağa oturup bunu yapmaya daha fazla devam edemem diye düşünüyorsunuz. Ama sonunda bir çaresini buluyorsunuz işte.”

Hızlı arama tuşunda kimler kayıtlı?

Şaka yapmıyor. Sadece yarım gündür beraberiz ve şu ana kadar bir benzin deposunu dolduracak kadar kahve içmiş durumda ama yine de her an uyuyakalabilecek gibi duruyor. Size kiltlerle ilgili hikayeler anlatmadığı ya da İskoç aksanının nasıl yapılacağını öğretmediği zamanlarda gözlerinin altındaki torbaları fark ediyor ve mütemadiyen uçakta uyumanın ne kadar tatsız bir şey olacağını düşünüyorsunuz. Ama diğer yandan da bu işi deli gibi seviyor.

Peki bu tempoda yaşayan bir adamın hızlı arama tuşunda kim kayıtlı? “Menajerim, asistanım, ailem ve dört arkadaşım. Ama dürüst olmak gerekirse telefonun bu özelliğini fazla kullanmıyorum. Alışkanlığım yok. Teknolojiye kolay adapte olan bir adam değilim. Birkaç yıl önce bir BMW Z8 aldım. Arabanın bir sürü özelliği var. Ama ben oturup sürmekten başka bir şey yapamıyorum. Yeşil Yol ve Esaretin Bedeli’nin yönetmeni Frank Darabont’la tanıştım. Arabaları çok seviyor. Beni gördüğünde ‘BMW Z8’e bayılıyorum. Favori arabalarımdan biri. Şu butona basarsan resmen uçuyorsun. Şuradaki S butonu da spor sürüş için’ dedi. Bense ‘Ha, demek ki o işe yarıyormuş. Ne olduğunu bilmediğimden hiç basamamıştım’ dedim. Durumumu görüyorsunuz.”

Butler’ın kendini aşağılamak konusunda özel bir yeteneği var. Bunu İskoçlara has bir özellik olarak görüyor. Ülkesine yılda üç kez gidiyor ve Noel’i daima orada geçiriyor. Ailesi de hâlâ orada yaşamakta: “Adını hatırlayamıyorum ama bir Rus oligark bizim eve 3 km uzaklıkta bir kale satın aldı (Muhtemelen Vladimir Lisin’den ve 6.8 milyon sterlin değerindeki Aberuchill Kalesi’nden bahsediyor), orada yaşıyor, yerlilerle arası çok iyi, bir sürü iş imkanı yarattı. Yani düşünsene dünyanın her yerinde yaşayabilirdi ama İskoçya’yı seçti. Bu da İskoçya’nın ne kadar güzel bir yer olduğunun kanıtı bence. Ruslar da çok büyük bir isim ülkelerine yerleşmeye karar verse bununla gurur duyarlardı herhalde.” “Hiç sanmıyorum” diyorum, “Ruslar onun deli olduğunu düşünürlerdi. Gerard Depardieu’de olduğu gibi...”

“Bu dediğin aklıma başka bir hikaye getirdi” diyor: “Babam öldükten hemen sonra Toronto’dan İskoçya’ya uçuyordum. Kız arkadaşımla aramın bozuk olduğu bir dönemdi. Kavga etmiştik. O da çok sinirlenip pasaportumu yırtmıştı. Havaalanına pasaportum olmadan gittim. Yanımda sadece öğrenci kimliğim vardı. Uçağa binmek için onlara yalvardım. İndiğimde annemin doğum sertifikamla karşılaması koşuluyla beni uçağa aldılar. Uçakta beni kendi ülkeme almayacaklarını düşünerek korkudan titriyordum. İnince pasaport kontrol memuruna şöyle dedim ‘Bakın... Pasaportumu kaybettim. Bu öğrenci kimliğim...’ Adam şöyle dedi: ‘Doğru. Ve annen elinde doğum belgenle sokakta bekliyor. Geç.’ O an şöyle düşündüm: Adam haklı, kim İskoçya’ya kaçak olarak girmeye tenezzül eder ki? Ama şaka bir yana İskoçya’yı ve İskoçları gerçekten seviyorum. Orası beni olduğum insan yapan yer.”

Şu an gerçek bir vatanseveri dinliyorsunuz

İskoçya’dan konuşmaya devam ettikçe aslında bir vatanseverle karşı karşıya olduğumu anlıyorum. “İskoç kimliğimi epey güçlü hissediyorum” diyor ve Attila’yı canlandırmak için beraber çalıştığı Larry Moss’la ülkesinden konuşurken neredeyse ağlamak üzere olduğunu anlatıyor.

Ama şu anda Rusya’dayız. Uçağı yarın ve o Moskova’daki son gecesini gözleri açık geçirmek isiyor (öyle de yapıyor). Butler bir saat uykuyla ayakta kalabilen bir adam. Onu o bir saatlik uyku için rahat bırakmadan önce yetişkin bir erkek olarak, pencerenin önünde seni arzulayan 300 kadın beklerken uyumanın nasıl bir his olduğunu soruyorum. “Garip! Epey garip! Ama eğer bunu elimden alırsan muhtemelen kafamı kaldırır ve bir dakika nereye gidiyorsunuz, benim sıraya girmiş 300 kadınım nerede diye sorarım.”

Bunu dedikten sonra yanımdan ayrılıyor ve dev bir İskoç’un koca bir hipster kalabalığı içinde kaybolmasını izliyorum. Birkaç saniye sonra ondan geriye kalan, kızların çığlıkları oluyor.