Men of the Year Bilim Ödülü: Ercüment Ovalı

Prof. Dr. Ercüment Ovalı, kan ve kök hücreden yapay deri üreterek tıp dünyasının en prestijli ödüllerinden birine layık görüldü. Yani bir anlamda, Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesiyle ‘buluş’turdu. Ovalı ile geliştirdiği projeyi, gelecek planlarını ve bir bilimadamının varoluşsal meselelerini konuştuk.

25 Ocak 2018

Men of the Year Bilim Ödülü: Ercüment Ovalı

Sondan başlayayım. Röportajımız bittiğinde Ercüment Ovalı’ya, imkansızı başarmakla ilgili cevap vereceğini tahmin ederek son bir soru sordum: Mottonuz var mı?

“Zoru başarırız. İmkansız biraz zaman alır” dedi. Bu sözü derslere başlamadan önce tahtaya yazar, laboratuvarlarına asarmış. Elbette isabetli tahminimin kaynağı, zihin okuyabilme yeteneğim değil. Zira karşınızda kök hücreden yapay deri üretip, bir de üzerine “yakında yapay kalp yapılacak, kendinize daha iyi bir kalp hatta marketten karaciğer bile alabilecekseniz, kanserle ise kendi hücrelerimizi savaştırabileceğiz” gibi kulağa ütopik gelen projeler sıralayan bir adam olunca, olmaz sanılanı oldurmaya duyduğu inanç şüphe götürmüyor…

Prof. Dr. Ercüment Ovalı, geçtiğimiz aylarda “Kan ve Kök Hücreden Yapay Deri Üretimi” projesiyle ABD Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Derneği’nin ‘En İyi Deneysel Araştırma’ ödülüne layık görüldü. Yani, tıp dünyasının en prestjli ödüllerinden birine… Ovalı ve ekibinin bu çalışması dünyada her yıl yanık nedeniyle tedavi gören milyonlarca insan için umut olacak. “Geliştirmeye 1993’te başladım, 2003’e geldiğimizde bile bu kadar iyi bir ürün değildi. Hatta çok önemli sorunları vardı ama yine de ümit vericiydi” diyerek anlatmaya başlıyor, başlangıcı bugünlerden oldukça eskiye uzanan hikâyeyi. Kıkırdak dokusu üretmek amacıyla çıkılan yolculuk, zamanla insanın kendi iç dünyasını tamir için kullandığı bir malzeme olan kan pıhtısını endüstriyel olarak kullanma yöntemleri aramaya doğru ilerlemiş. Fakat proje hem normalde iki-üç ay dayanması gereken doku kolayca parçalandığı için çok başarılı olamamış hem de maddi sebeplerle rafa kaldırılmış. Ta ki Ercüment Ovalı, şimdilerde direktörü olduğu Acıbadem Labcell Hücre Laboratuvarı’nda neler geliştirebileceğini araştırmaya başlayana kadar… Ovalı, plastik cerrahlar ile yaptığı toplantıların sonunda, özellikle deriyle uğraşan plastik cerrahların çok önemli deri kayıpları yaşadığını göz önünde bulundurarak yıllar önce kıkırdak dokusu oluşturmak için kullandığı dokuyu yeniden kullanıp kullanamayacağını merak ediyor. Ve ortaya Acıbadem Sağlık Grubu, Acıbadem Üniversitesi, Bezmialem Üniversitesi ile Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın San-Tez projesi kapsamında geliştirdiği araştırma çıkıyor. Kök hücreyle yanık tedavisinde çok iyi sonuçlar veren araştırmanın makalesi, alanında dünyanın en prestijli dergisi olan Plastic and Reconstructive Surgery’de yayımlanınca da dikkat çekmesi kaçınılmaz oluyor. “Amacımız aslında yarışmaya katılmak değildi” diyor Ovalı. “Çünkü bir ürünü satılabilir hale getirmenin birinci basamağı araştırmanın iyi dergilerde yayımlanmasıdır. Asıl hedefimiz ürüne dönüşecek iyi bir makalenin yayınlanmasıydı ve yayınladık. Onu yayınlarken çalışmaya da devam ettik ve ürünü daha da geliştirdik. Hep söylüyorum; bir çalışmayı değerli kılan sadece içeriği değil, sunumudur da… Mesela Bir Fikrin mi Var adlı yarışmayı kazandığında alay konusu olan ‘Organik Hoşaf’… Aslında iyi bir fikirdi ve daha popüler olabilirdi. Tabii doğru ismi verebilselerdi. Eğer bizim makalemizi de ben yazmış olsaydım belki yayımlanmazdı. Bu yüzden bu projeye emek veren 180 kişi çok çok önemli.”

Projeye ödül veren derginin ödül mekanizması iki şekilde işliyor: Etkili olan ögelerden biri editoryal ekibin değerlendirmeleri. Diğeri ise okuyucuların makaleyi bilgisayarlarına ne kadar indirdiği, kendi çalışmalarında nasıl kullandıkları ve ne kadar referans gösterdikleri… Ürettikleri ürüne DermaTürk adını verdiklerini söyleyen bilimadamı, seçilme sebeplerini şöyle anlatıyor: “Bizim makalemiz özellikle okurlar söz konusu olduğunda, diğer makaleleri açık ara farkla geride bırakmış. Bunun en güzel yanı da, buluşun kliniğe hızlı giriş yapabiliyor olması.

Bazı buluşlar vardır ki okunur ve insanlar onların hayatlarına sokulmasını bekler. Bazıları ise okunur ancak insanların hayatına asla giremez ve belki de ancak yüzlerce çalışmadan sonra eski bilginin değeri anlaşır. Tıpkı Nobel Bilim Ödülü’nün genellikle geçmişte yapılan ama bugüne ışık tutan çalışmalara verilmesi gibi.” İşte Ercüment Ovalı’nın buluşunun farkı burada yaratıyor. Çünkü makaleyi okuyup buluşu öğrenen farklı bilimadamları da laboratuvarlarına girip aynısını yapabilecekler. Bu noktada egosuyla arasının nasıl olduğunu merak ediyorum. Yıllarını yeni bir şey keşfetmeye adayan insan, keşfettiği şeyi başkalarının kolayca uygulayabilmesinden gurur mu duyar, yoksa içinden “biraz uğraşsınlar” diye mi geçirir? “Egosuz bilimadamı yoktur” dese de, egolarıyla kurdukları ilişkinin farklı olduğunun altını çiziyor profesör: “Ben Türkiye’de, tıp alanında hobisi olan bilimden para da kazabilen belki de tek insanım. Bu yüzden kendimi şanslı hissediyorum. Yaptığım ürününün muadilleri çıksa bile beni bozmaz. Zaten hep yenisini yapıyorum.”

Yeniliklerden söz etmişken, Ercüment Ovalı’nın altı yeni projenin daha müjdesini verdiğini söylemeden geçmeyelim. Bunlardan biri de kanserle mücadelede en başarılı yöntemlerden biri kabul edilen ‘immünoterapi’nin bir çeşidi olan car-t hücre tedavisini yakında Türkiye’de uygulamaya başlayacak olmaları. “Tasarladığımız farklı genetik yapıları birleştirip yapay bir virüs yapıyoruz, o yapay virüsü de bir grup hücrenin içine bırakıyoruz. Hücrelerden bazıları virüsle karşılaşınca öldürücü hale geliyor. Yani kendi hücrelerimiz kanserle mücadele ediyor” diye anlatıyor. Ona göre, ilerleyen yıllarda insanların bugünkü kanser tedavi yöntemlerine bakıp “ne kadar vahşice” diyecekler… İnsan hayatını değiştirebilen bir iş yapmak, bilinmezliklerin sırlarını çözmek onun için hayatta üzerine düşen görevi gerçekleştiriyor olmakla eş anlamlı. Yani ister istemez kişisel, ‘varoluşsal’ bir mesele de… Yine de bazen “bir çay ocağım olsa, arkadaşlarımla sohbet etsem, çay satsam, insan hayatıyla ilgili bunca riskin altına girmesem” dediği de olmuyor değil. Şimdilik tüm bunlara ara vermeyi, en azından hafta sonları telefonunu kapatıp, kitaplarını geride bırakıp Trabzon’da üniversitede çalışan eşinin ve arkadaşlarının yanına giderek başarabiliyor. Ama eminiz, çay ocağı işletseydi de yeni çaylar keşfederdi!