Muhteşem dönüşlerin insanı

Muhteşem Yüzyıl'ın Muhteşem'i Halit Ergenç, dişiyle tırnağıyla kazıdığı oyunculuk kariyeri hakkında her şeyi GQ'ya anlattı.

27 Mart 2013

Muhteşem dönüşlerin insanı

Halit Ergenç’in arabasında, Levent-Etiler arasında, yoğun trafikten yırtmaya çalışarak ilerlerken, keşmekeş saatlerinde yola düşmüş her garibanın kaçınılmaz olarak daldı mı çıkamadığı o meşum muhabbete sarmış vaziyetteyiz: N’olacak bu İstanbul’un hali?..

Dolandığımız yerler, onun büyüdüğü semtler. “Ben çocukken bütün buralar dutluktu” deyip yemin etse, başı ağrımaz.

Sert rüzgarlara pabuç bırakmayacak biri

Bergüzar Korel ve oğulları Ali ile yaşadıkları sitenin otoparkına park edip hemen dibindeki kafeye varana kadar birlikte fotoğraf çektirmek isteyen birkaç kişi kesiyor yolunu. Ergenç artık işin kompetanı olmuş; talepte bulunurken heyecandan eli ayağına dolanan insanların elinden telefonu alıp kendisi çekiyor fotoğrafları, son derece zarif ve bir o kadar da seri... Binbir Gece’ydi, Muhteşem Yüzyıl’dı, reytingleri hallaç pamuğu gibi atan uzun soluklu dizilerin getirdiği popülarite pratiği olsa gerek. Kalabalıkta fark edilmeyecek bir tip de olmadığından, kolay hedef üstelik: O sakalları ve o gözleri nereye saklarsınız? Hadi gözleri, güneş gözlüğüyle idare eder diyecek olsanız, güneş gözlüğü sevmiyor: Hayatla arasına bir şey giriyor gibi geliyormuş; gözlük takmaktansa, güneşten gözlerinin kısılmasına razı. Bugün öylesi bir sorun yok gerçi; martın kazma kürek yaktırdığı günlerden birindeyiz: Lodos tepelere kadar ulaşmış, sert esiyor. Ki metaforlardan metafor beğenmemiz gerekse, Halit Ergenç’in, sert rüzgarlara pabuç bırakmayacak biri olduğunu söyleyebiliriz pekala.

Fuarda robot dansından pencerelere güneş filmine

İTÜ’de edineceği mesleğin “gerçekliğini” görünce, ikinci sene itibarıyla derslerden ayağını keser. Birinci senesinde okulda Macintosh operatörlüğü yaparak ufak tefek para kazanmaya başlamıştır; okula işe gider gibi gitmeye başlar. Herkesten gizli okulu bırakıp Mimar Sinan, Bilkent ve İstanbul üniversitelerinin opera bölümü sınavlarına girmeyi koyar kafasına. Cebindeki kısıtlı parayla, evi de gizlice idare edip katıldığı sınavlardan başarıyla çıkar (Hayır, Ankara’ya da bisikletle gitmez! Fakat yaptığı günübirlik tren seyahati de az buz enteresan değildir: Okula gidiyorum zannederken, elindeki adresin kampüs olmadığını geç fark eder, kendini başvuru formunu gönderdiği bir posta kutusunun dibinde bulur! Sora sora Bağdat metoduyla Bilkent’e ulaşıp, sınavı başarıyla verir ve alelacele trene atlayıp evdekilere yokluğunu çaktırmadan gerisin geri döner).

Gel gör ki bu kez de operacı olmak istemediğini fark edecektir. Müzikal bölümüne geçip dans dersleri almaya başlar. Bu kez hamur tutar. Öyle ki, bir hocasının teşvikiyle, kendinden deneyimsizlere ders verip yine okuldan para kazanmaya başlamıştır. Bu arada, yüzünün güldüğünü gören annesinin bu kararıyla ilgili baştaki hayal kırıklığı, yerini gurura bırakmıştır: “Evde bir kişinin mutluluğu, bütün resmi değiştiriyor. Huzur bulaşıcı bir şey.”


Leman Sam'a vokal yaptığı günler

Dans derslerinin yanında Leman Sam’ın arkasında vokal yapmaya da başlamıştır: “Baktığın zaman, sanki hayatımın her dönemi başka birinin hayatı gibi. Paspas da sattım, karaborsa bilet de. Pencerelere güvenlik ve güneş filmi de yaptım, İstanbul Festivali’nde nota çevirmenliği de, yer göstericilik de... Tekstil fuarında robot kılığında robot dansı da ettim, kitap fuarında stand üzerinde figür de attırdım. Üniversitedeyken Dormen Tiyatrosu başladı, Şarkılar Susarsa müzikaliyle. Ondan sonra Sevgilime Göz Kulak Ol’da rol teklif etti Haldun Abi. Hayatımın ilk tiyatro rolüydü, onunla karşılıklı sahnem vardı. Ondan çok şey öğrendim. Herkes söyler ya, müthiş bir hocadır diye, doğrudur. Aslında bugün yaptığım işi en çok ona borçluyum. AKM gibi kemikleşmiş bir kadronun içinde, dışarıdan bir konservatuvar talebesi olarak, müzikalde başrol oynamamı bu dünyada sağlayabilecek herhalde tek insandı. Kral ve Ben müzikalinde başrol oynadım Haldun Abi sayesinde.”

Amerika macerası

Konservatuara devam ederken müzikallerde sahne almayı sürdürür: Beni Seviyor, Müzikallerden Seçmeler, Tatlı Charity derken, kazandığı tecrübe, şansını Amerika’da denemesi yönünde bir heves doğurur içinde: “Deli gibi müzikal okuyor, araştırıyordum. O zaman kaynağa ulaşmak da zor. Benim bu kadar çabaladığımı görünce, faydası olur diye, Amerika’ya ilk kez yine Haldun Abi götürdü. Son senemden önce, 12 günlüğüne müzikal izlemeye gittik. Kral ve Ben, Rent, Sunset Bulvarı, Les Miserables, Phantom... Bütün baba müzikalleri izledik. Dönüşte birer-ikişer bölümlük dizi rolleri oldu. Dedem, Gofret ve Ben’de bir miktar para biriktirebildim. Öyle olunca hemen Amerika’ya gittim.”

Altı aylık giriş vizesi vardır; haricinde ne oturma ne de çalışma izni. 1500 siyah vokalle birlikte tek beyaz olarak başvurduğu bir seçme de dahil, hayatı gözünün değdiği bütün audition’lara katılmakla geçer. Sendikaya üye olmadığı için imkansızı zorluyordur: “Orada bir kitap okudum Acting as a Business diye, İş Olarak Oyunculuk... En baş sayfasında ‘Evinizde otururken kimse sizi keşfedemez’ yazıyordu. Ha, dedim, bütün dünyada sorun aynı. Les Miserables’ın denemelerine Javert çalışıp gitmiştim. İki gün kapıda yattım, sonunda ‘Anlamıyor musun kardeşim, istemiyoruz!’ deyip kapıdan kovdular. Orada mesleğin ne kadar zor olduğunu gördüm. Anladım ki biz burada stand-by’da çalışıyoruz aslında. Yaratıcılık terle besleniyor. İnsan böyle bir şeyi görünce unutmuyor, hep de kendini yakalıyor ondan sonra. Bugün, bazen daha fazlasını yapabileceğimi ve yorgun olduğumu hissettiğim için yapmadığımı biliyorum. Amerika’da her etnik kökenden, her milliyetten, her dinden, her renkten insan, sabahtan akşama kadar, hiç aralık vermeden çalışıyor. Giderken demiştim ki kendi kendime, bu işi daha iyi yapıldığı yerlerde yapacağım. Sonra anladım ki bu iş aslında benim ne kadar iyi yaptığımla alakalı.”

Röportajın devamı GQ Türkiye Nisan sayısında

#related_item_#