
Bir zamanlar iş görüşmelerinde adaylar olası kariyer gelişimlerini sorardı. Bugün ise özellikle 25 yaş civarındaki gençler zaman talep ediyor; sınırlar, kısacası iş-yaşam dengesi istiyor. İK uzmanları anlatıyor, yöneticiler doğruluyor: iş özel hayata fazla sızdığında, gençler hiçbir dramatik sahne olmadan çekip gidiyor. Biohacker Stefano Santori’nin sözleriyle: “Bu onlar için soyut bir kavram değil, dokunulmaması gereken somut bir zaman meselesi. Saat altıda çıkmak. Spor yapmak. Öğle arasını suçluluk duymadan kullanmak. Sürekli erişilebilir olmamak. Zaten uzaktan çalışmayla birlikte ‘bağlantıyı kesme hakkı’ meselesi iyice patladı; çünkü esneklik, sürekli müsait olmak demek değildir.”
Ancak meseleye biraz daha geniş bakıldığında, iş-yaşam dengesi yalnızca saatle ilgili değildir; bedenin tamamıyla ilgilidir. “Nörobilim bunu açıkça söylüyor: iyi çalışmak, aralıksız çalışmak demek değildir. Mikro molalar, hareket ve nefes konsantrasyonu ve üretkenliği artırır. Buna rağmen birçok şirket hâlâ durmayı zaman kaybı gibi görüyor.” Aynı şey öğle arası için de geçerli; çoğu zaman bilgisayar başında yenilen hızlı bir yemeğe indirgeniyor. “Oysa stres altında, yüksek kortizolle yemek yemek metabolizma, besin emilimi ve sindirim için mümkün olan en kötü koşul.” Oysa yapılması gereken çok basit: gerçekten durmak, kısa bir yürüyüş yapmak, multitasking’den çıkarak yemek yemek.
Santori’ye göre ofis aydınlatması bile yeniden düşünülmeli. “Ofislerde soğuk, mavi spektrum ağırlıklı yapay ışık hâkim. Ucuz ve verimli ama biyolojik olarak agresif. İç saatimiz bunu sürekli gün ışığı gibi algılıyor ve öğleden sonra bile kortizol üretmeye devam ediyor. Sonuç: yorgunluk, uykusuzluk, toparlanma zorluğu.” Buna bir de “sosyal vardiya” ekleniyor: yoğun geçen beş iş gününden sonra hafta sonlarının ritimlerin tamamen kaydığı uzun geceler, geç uyanmalar ve saat dışı yemeklerle yaşanması. Pazartesi ise hiçbir şey olmamış gibi tekrar başlanıyor, ama bedelini beden ödüyor. Paradoksal olarak, biraz daha az uyuyup yine de her zamanki saatte uyanmak, rutinin temel direklerini korumak açısından daha az zararlı olabilir. Ve performans meselesini yeniden düşünmek gerekir.
“Bugünün işi artan hedefler üzerine kurulu: 10 yaptın, 11 istenir, sonra 12. Bu dopamin bağımlılığını besleyen bir mekanizma ve sonunda tükenmişliğe, motivasyon kaybına, can sıkıntısına yol açar. Sadece işte değil, özel hayatta da.” Sürekli uyarılma hâlinde yaşayan insanlar, boşlukta kalmakta, ilişkilerde durmakta, yavaşlıkta zorlanır. Bir de multitasking miti vardır. “Her şeyi aynı anda yapmak verimlilik gibi görünür ama tam tersidir: stresi artırır, odağı yok eder ve çevremize net bir mesaj verir: dikkatimin merkezinde değilsin.” Bu yüzden iş-yaşam dengesi artık sadece kuşaklara özgü bir talep değil; iş, beden ve öz bakım arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır. Ve bunu görmezden gelmek güçlü olmak değil, daha kırılgan olmaktır. Ofiste de, ofisin dışında da.
Önlem alınmazsa uzun vadede hasar kaçınılmazdır. “İnsan bir anda çökmez. Bayılmaz. Sessiz bir ‘hastalıkla’ yavaş yavaş hastalanır; belirgin semptomları olmayan bir duygusal ve hormonal düzensizliktir bu. Yavaş ilerler, bu yüzden fark edilmez. Ama bu sırada bilişsel sistemi, metabolizmayı ve uykuyu bozar.” En tehlikelisi ise zamanla bunun normalleşmesidir. “Asıl endişe verici olan budur. Üç günlük kriz değil, o geçer. Sorun yaşam tarzıdır. Sürekli hiperaktivite hâlinin üretkenlik sanılmasıdır.”
İki telefonla yaşamak, mailleri göz ucuyla okumak, gün boyu yüksek nabız… Akşam ise aniden çöküş. “Ben çok iyi uyuyorum” der çoğu kişi. “Yatağa yatar yatmaz bayılıyorum.” Oysa bu en kötü işaretlerden biridir; çünkü fizyolojik uyku bir geçiş süresi ister. Anında uykuya dalmak dinlenme değil, kapanmadır. Beden gün boyu kortizolle ayakta kalır, seviye düşünce savunmaya geçer. Sabah ise bir önceki gün sizi yıpratan aynı hormonla yeniden ayağa kalkarsınız.
Sorun şu ki tüm bunlar verimlilik sanılır, oysa bu işlevsel tükenmişliktir. İyi haber şu: şirketi baştan aşağı değiştirmeden de bir şeyler yapılabilir. “Bazı savunmalar bireyseldir. Gözleri agresif yapay ışıktan korumak. Öğle arasını savunmak; ona ‘yenilenme molası’ demek: dışarı çıkmak, nefes almak, uzaklara bakmak, bedeni hareket ettirmek, amaçsızca biriyle konuşmak.”
Zihinsel emek de yeniden eğitilebilir. “Multitasking sahte bir beceridir. Odaklanmayı yeniden öğrenmek, tek işe dönmektir: aynı anda tek şey, belirli zaman bloklarıyla. Yirmi beş dakika tam dikkat, beş dakika gerçek mola. Tekrar et. Pomodoro tekniği denir buna; mucize değil, bir antrenmandır. İşe yarar çünkü beyni yeniden insani bir ritme döndürür.”
Ve iş sonrası… Asıl belirleyici oyun orada oynanır. “Zaten aşırı uyarılmış bir günün ardından geç saatte spor yapmak, strese stres eklemektir. Daha az ama daha erken ve düzenli egzersiz daha iyidir. Yürüyüş, açık hava.” Dışa dönükler sosyal ilişkilerle, içe dönükler yalnızlıkla şarj olur; bu ahlaki bir tercih değil, fizyolojidir.
Sonuçta mesele şudur: “Bugün normallik dediğimiz şey, çoğu zaman sadece iyi organize edilmiş bir patolojidir. Ve ona üretkenlik demeye devam etmek, onu daha az zararlı kılmaz; sadece fark edilmesini zorlaştırır.”
BU İÇERİK İLK OLARAK GQ ITALIA WEB SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR.