"Oscar konuşmam bile hazır"

1968 model bir Ford Mustang... Fransa’nın küçük bir sahil kasabasının pub’ında oturan bir İtalyan... Engin Altan Düzyatan... Wilson Pickett ve İstanbul yollarında geçen koca bir gün... Size mantıksız bir kurgu gibi gelebilir. Zaten hayatın mantıkla açıklanabilecek bir şey olduğunu kim iddia etti ki...

25 Eylül 2013

Yıl 1998... Fransa’nın güney sahillerinin küçük bir kasabasının, bir o kadar küçük pub’ından giriyorum. İçeride iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan. Hepsinin yüzü de aklınıza kazıyabileceğiniz cinsten. Köşede bir masada yıllarını mekana vermiş birkaç müdavim. Barda, sırtında çantası, yanında haritası ve güneş gözlüğü olan 20’li yaşlarda bir genç. Geri kalanı turist zaten... Akşam saatleri... Barmen, “İlk defa geliyorsun galiba, seni hiç hatırlamıyorum” diyor. İyi bir barmen, bu dünyadaki en kallavi muhabbet arkadaşıdır. Dozu bilir, sınırlarını iyi çizer. İnsan sarrafıdır her şeyden önce. “Buralarda öğrenci çoktur. Özellikle yaz aylarında her milleten adam bulursun. 35 yaşındayım. Hayatım bu kasabada geçti ama laf aramızda, yazlarını hiç sevmedim. Buraya kışın geleceksin. Etrafta kimseler yokken, çıkaracaksın tadını.”

Barmen lafına nokta koymadan barda oturan genç dönüp, “Aklında güzel hikayeler varsa ne zaman nerede olduğunun bir önemi yoktur. Dünyayı güzel yapan, aslında sizin onu nasıl gördüğünüzdür” diyerek muhabbete dahil oluyor. Belli ki çok gezen biri. Belli ki bu bara ilk defa gelmemiş. Hatta dünyanın birçok yerinde, benzer birçok mekanda benim gibi başka başka kişilere aynı şeyleri söylemiş. Cümleleri fazlaca klişe gelebilir ama dünyanın neresinde, ilk defa girdiğiniz bir mekanda böyle bir adam görseniz muhabbet edersiniz.

Anlatmaya başlıyor... “Tiyatro eğitimi aldım. Birçok oyunda sahne aldım. Ama en büyük zevkim dünyayı gezmek. Her coğrafyanın farklı hikayesi var. Yılda üç ay plansızca geziyorum, festivallere gidip oyunlar izliyorum. Şehrin boş bir sinema salonuna gidip film seyrediyorum. İnsanlarla tanışıp hikayelerini dinliyorum. Ne kadar çok hikaye bilirseniz o kadar iyi oyuncu olursunuz. Hedefim mi? Dünya çapında bir oyuncu olmak. İtalyan’ım ben, iddialı olmayı severim. Adımı bir kenara yaz, yıllar sonra mutlaka bir yerlerde duyacaksın.” Birden susuyor, “Kendimi anlatmaya, ancak iyi müzik başladığında ara veririm” diyor. Wilson Pickett’in Mustang Sally’si çalmaya başlıyor. Bu genç adamın hayallerine kadeh kaldırırken, şarkıya “Ride Sally ride” diye eşlik ediyoruz...


Yıl 2013... İstanbul’da 1968 model Ford Mustang’le şehir turu yapıyoruz. Şoför koltuğunda Engin Altan Düzyatan var: “Bugüne kadar bindiklerin otomobil abi, buysa makine. Bu bambaşka bir şey. İnsan buna bindiğinde otomobil kullandığını hissediyor. Her zaman çıkamıyorum trafiğe ama bende yeri çok ayrıdır. Hafta sonları çok kalabalık olduğu için genelde hafta içi sakin zamanlarda kullanıyorum.”

Baltalimanı’ndan Bebek’e doğru giderken, kafalar bir bir dönmeye başlıyor. 1968 model Mustang zaten başlı başına efsane demek; üstüne bir de renginin turuncu olduğunu düşünün. “Bu arabayı satın almakla bitmiyor. Satın almak için verdiğim paranın iki katını da elini yüzünü toplamak için harcadım. Sadece şasisi ve motorunu satın almıştım, geri kalan her şeyi sonradan yapıldı” diyor Engin Altan. Bu kadar yatırımın keyfini çıkarmak için de arada sırada uzun yol yapıyormuş. Uzun yol dediysem, havaalanına kadar gidip oradan sahil yolu dönüşlü bir “keyif rotası” belirlemiş kendine.

Oyuncaklara tutkun bir adam o. Toparlamayı, biriktirmeyi, bir tanenin yanına başka bir tane koymayı seviyor. En bilinen oyuncakları da motorlu taşıtlar. Ford Mustang onlardan biri. Garajında farklı amaçlar için kullandığı birkaç oyuncağı, bir de motosikleti var. Hepsine sahip olmanın, kendine göre mantıklı bir açıklamasını da bulmuş. Ama bu durumdan şikayetçi: “Bu kadar çok oyuncağın olduğunda hepsine zaman ayıramıyorsun. Arada sırada kullanıp kapının önünde bırakıyorsun. Farkındayım, hepsini ayrı ayrı seviyorum ama artık bu alışkanlığımdan kurtulmam lazım. İnsan başka türlü ferahlayamıyor. Bağlandıkça daha da bağlanıyorsun. Planım, şehirde kullanabileceğim küçük bir araç, outdoor’da işime yarayacak bir araç ve motosikletimi tutmak. Gerisinden kurtulmanın vakti geldi de geçiyor.”

İki ay önce yaşanan gözaltı konusunu soruyorum. Konuşmak istemeyeceğini tahmin etsem de soruyorum. “Devam eden bir dava süreci ve davanın üzerinde gizlilik kararı var; o yüzden herhangi bir yorum yapmam doğru olmaz. Ben o olayı arkamda bıraktım, artık önüme bakıyorum” diyor. Engin Altan harbi adam. İşini iyi yapıyor, iyi oynuyor ama hayatın kendi akışında hiç oynamıyor. Olduğu gibi biri. Yolculuğumuz devam ediyor. Eylülün ilk yarısı, sonbahar şehirde hissedilmeye başlanmış. Trafik rahat, Boğaz’ın suları insanda son bir tatil isteği uyandırıyor. Keyfimiz yerinde. Ford Mustang meraklı gözleri üzerine çekmeye devam ediyor. İmkanımız olsa kasetçalara bir Wilson Pickett koysak... “Ride Sally ride” diye bağırsak...

Röportajın tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Ekim sayısında ve iPad edisyonunda...