Olağanüstü Yeteneğinden Hazzetmeyen Densiz: Marlon Brando

25 yıl önce 16 Mayıs gecesi Los Angeles polis telsizlerine bir cinayet ihbarı geldi. Olay yerindeki adam aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu: “İsteyerek olmadı, planlamış olsam babamın evinde mi yapardım?’

21 Haziran 2015

Olağanüstü Yeteneğinden Hazzetmeyen Densiz: Marlon Brando

Katil, hamileliği boyunca alkolik gezen bir annenin oğluydu. Zihinsel engelli doğmuş, doğduğu gün annesini terk eden babasının aklı başına gelip oğlunun velayetini alana kadar geçen 13 yıllık süreçte, küçük çocuk annesinden ve onun birlikte olduğu adamlardan dayak yemiş, cinsel istismara maruz kalmıştı. Uyuşturucu bağımlısıydı.

Kurban, bu genç adamın üvey kız kardeşinin erkek arkadaşıydı. Alkol ve şiddet bağımlısıydı, hamile olan sevgilisini sürekli dövüyordu. Genç kız o gece daha fazla dayanamayıp üvey abisine durumu itiraf edince, genç adamın gözü dönmüş, kız kardeşini korumak için silahına sarılmıştı.

Cinayeti ihbar eden, katilin babasıydı. Bir hafta önce oğlu ve kızıyla birlikte yaşadıkları eve, kızının erkek arkadaşını davet etmiş, aynı evde birlikte yaşarlarsa bir aile olabileceklerini düşünmüştü. Kızı da en az oğlu kadar sorunluydu; yıllardır sinir krizleri ve öfke nöbetleriyle boğuşuyor, tedavi olmayı kesinlikle kabul etmiyordu. 19 yaşındayken babasının film setini basmış, yönetmen sert bir dille çekimlere ara vermeyeceğini söyleyince çıldırmış ve son sürat kullandığı arabasıyla korkunç bir kaza yapmıştı. Yüzünde o kazadan kalma derin yara ve yanık izleri vardı. Dünyanın en ünlü estetik uzmanlarının kapısına dayandığı halde bu izlere çare bulamayan baba, kızını mutlu edebilmek için torununun babasına evini açmıştı.

Efsane aktör Marlon Brando’nun oğlu, o gece, cinayetten 10 yıl hüküm giydi. Hapisten çıktıktan sonra babasıyla görüşmeyi kabul etmedi, 49 yaşında zatürreeden öldü. Kızı, olaydan beş yıl sonra, basına cinayetin tek sorumlusunun babası olduğunu söyledi. Evinde kendini astığında 25 yaşındaydı. Don Vito Corleone, o meşhur filmin unutulmaz sahnelerinden birinde, “Eğer oğlumun başına bir kaza gelirse veya bir polis onu vurursa ya da kendisini hücresinde asarsa hatta kafasına yıldırım bile düşse bu salondaki bazı kişileri suçlarım. Ve o zaman affetmem” demişti. Marlon Brando da affetmedi. Kendini. 

Hisset ki hissettir

Hiçbir zaman affedemediği biri daha vardı. Hayatta en çok sevdiği kadın, annesi. Çocukluğu ayyaş bir anneye sahip olmanın utancıyla geçti, gençliği bir dediğini iki edemediği annesinin tutarsızlıklarına göz yummakla. Oyunculuk sevdasına düşerek Sanat Akademisi mezunu olan iki kız kardeşinin aksine, tek hayali asker olmaktı. Diz sakatlığı yüzünden askeri okul sınavlarını kazanamayınca babasının isteği üzerine bir firmanın satış ekibine girdi. İş disiplini hiç ona göre değildi. Geç olsa da kız kardeşlerinin yolundan gidip oyunculuk eğitimi almaya karar verdi. Bu karar, sadece onun hayatını değil, sinema tarihini değiştirecekti.

Bu tarihi etki, Brando onca sanat okulu arasından Actors Studio’yu seçtiği gün iyice pekişti. Okulun eğitimi Stanislavski Sistemi denilen özel bir oyunculuk metodu üzerine kuruluydu. Bu metot, oyuncuların canlandırdığı karakterin hissettiklerini hissetmediği sürece izleyiciye de geçiremeyecekleri felsefesine dayanıyordu. Oyuncu adaylarına, kendileri için birtakım hayali koşullar yaratarak duygularını uyandıracak yöntemler öğretiyordu. Oyunculuğun abartı, gösteriş ve mimiklerden ibaret olduğu bir dönemde, yalınlığı ve gerçekçiliği ön plana çıkarıyordu. Aktörler bir karakteri canlandırırken kendi deneyimlerini kullanmak zorundaydılar. Hiç şüphesiz, 1944 yılında Marlon Brando mezun olup Broadway sahnesine adım atarken okul, tarihinin en parlak mezununu veriyordu.

Broadway sahnesindeki göze çarpan başarısı, kısa bir süre sonra oyuncuyu beyazperdeye taşıdı. 1950 yılında The Men isimli filmde, belden aşağısı felçli bir gaziyi canlandırması gerektiği için, iki hafta boyunca bir hastanede terapiye katılarak tekerlekli sandalye kullanmayı öğrenen oyuncu, yapımcıları kendine hayran bıraktı. 

O rolden sonra kariyeri durdurulamaz bir ivme kazandı. 1951’de A Streetcar Named Desire filmindeki Stanley Kowalski rolü, 1952’de Elia Kazan’ın Viva Zapata! filmindeki Meksikalı devrimci rolü, 1953’te The Wild One’daki motorcu, asi delikanlı tiplemesiyle genç kızların odalarından James Dean posterlerini söktürmesi... Bugün çok sayıda sinema eleştirmeninin, kariyerinin en iyi filmi dedikleri, filmin yönetmeni Elia Kazan’ın “Sinema tarihinde bundan daha iyi bir oyunculuk performansı var mı bilmiyorum” yorumunu yaptığı ve son sahnede senaryonun tamamen dışına çıkarak yaptığı doğaçlamayla ilk Oscar heykelini kucaklayacağı On the Waterfront filmindeki Terry Malloy rolü. Sosyal meselelere duyarlığını dile getirmekten çekinmediği o yıllarda oynadığı, 1957 yapımı Sayonara filmiyle, o dönem tabu olan ırklar arası evlilik konusuyla, 10 dalda birden Oscar adaylığı... 1961 yılında ilk ve tek yönetmenlik deneyimi olan One-Eyed Jacks stüdyolarında tanımadan sevmediği, tanıdıktan sonra daha da sevmediği Frank Sinatra’yla bir araya gelmesi. 

Sinatra nefreti

Frank Sinatra, Marlon Brando’nun koynundan karısını çekip çıkardığı ne ilk ne de tek erkekti. Ancak Sinatra’nın mafyayla olan sağlam ilişkilerini kullanarak Brando’yu dağa kaldırttığını da düşünürsek, çapkın oyuncunun tosladığı en sağlam kaya olduğu kesin. Marlon Brando, bu sayfalarda yer bulan her ikon gibi, istediği her kadını elde edebilecek cazibeye ve güce sahipti; öyle de yaptı. Dünya yıldızlarının tamamı gösterişin dibine vururken, salaş kıyafetleriyle takılan bir dünya yıldızının alışılmadık derecede rahat tavırları, ünlü kadınların ilgisini fazlasıyla çekiyordu.

Kolay elde ettiği için, sahip olduklarının değerini bildiği söylenemezdi. Bir keresinde “Senaristlerin bu aşk hikayelerini nasıl yazdığını anlamıyorum; tarif ettikleri her kadınla birlikte oldum, öyle bir duygu hissetmedim” demişti. Aslında âşık olmak gibi bir derdi yoktu. Ama gerçek olan bir şey vardı ki, kadınsız yaşayamıyordu. Yakın dostları, iki lafından birinin cinsel fantezileriyle ilgili olduğunu söylerdi ama bu fantezilerin çoğu kadınları aşağılar nitelikteydi. Kadınların arıza adamları sevdiği bir varsayım değil gerçekti. Hatta görünen o ki, ondaki şeytan tüyü hemcinslerini de baştan çıkarıyordu. 

Ancak aynı şeyi birlikte çalıştığı yönetmen ve yapımcılar için söylemek pek mümkün değildi; oyunculuğuna hayran olsalar da umursamaz tavırlarından, kaprislerinden ve disiplinsizliğinden yaka silkmişlerdi. Dünyanın en ünlü yapım şirketlerinden veto yediği 1960’lı yıllarda gişede başarısız birkaç yapımda yer aldıktan sonra, 1966’da Tahiti’nin 30 mil kuzeyinde bir ada satın aldı ve yaptırdığı malikaneye yerleşerek insanlıkla bağını tamamen kopardı.

Hikaye burada bitseydi, muhtemelen şu an bu yazıyı okumuyor olacaktınız. Marlon Brando, sadece o dönemi yaşamış kişilerce 1950’lerde parlamış ancak kısa sürede unutulmuş genç bir yetenek olarak hatırlanacaktı. Ama o sahip olduğu yetenekten hazzetmese de, ona bu yeteneği bağışlayanın planları bu kadarla kalmıyordu. 1972 yılında, ünlü yazar ve senarist Mario Puzo, The Godfather isimli kitabını film senaryosuna dönüştürdüğünde, Don Vito Corleone karakterini Marlon Brando’nun oynamasını istedi. Filmin yapımcısı Paramount, 15 yıldır hiçbir başarılı filmde yer almamış bir oyuncuyla çalışılmasının mümkün olmadığını söyleyerek Puzo’ya, Brando hariç istediği herhangi bir yıldız oyuncu için sınırsız bütçe verdi. Puzo’yu ikna etmek mümkün değildi. Filmin yönetmeni Francis Ford Coppola, bir deneme çekimi için Marlon Brando’yla bir araya geldi. O güne kadar deneme çekimi yapmayı kabul etmeyen Brando, senaryoya göz attıktan sonra kendi makyajını kendi yaptı ve 10 dakikalık çekimde Don Vito Corleone karakterine öyle bir ruh kattı ki, yapımcılar Puzo’nun neden bu kadar ısrar ettiğini anladılar.

Çok düşük bir ücretle oynamayı kabul ettiği bu rol, Marlon Brando’yu bir döneme damgasını vurmuş yıldız oyuncu mertebesinden zamanın ötesinde bir efsaneye dönüştürdü. Ve her neslin hayranlıkla izlediği babaların babası rolü, yıllar sonra iki evladının mezar taşını yaptırma cezasına çarptırılacak bir adama, sinema tarihinin en saygın repliklerinden birini söyletti: “Ailesiyle vakit geçirmeyen bir erkek, asla gerçek bir erkek sayılmaz.”