Yılın Farkındalık Projesi: Can Candan

Memur bir ailenin önce kolej, sonra da burslar kazanarak ekonomist olmak üzere Amerika’ya gönderilip sinemacı olarak dönen oğlu. Yunus’un babası. Ve nihayet Benim Çocuğum’la dayatılan aile modelinin alternatifi olduğunu göstermeyi başarmış bir adam. Can Candan’ın kendisi de belgesel gibi...

04 Aralık 2013

Yılın Farkındalık Projesi: Can Candan

2010’un Ekim ayında LGBT Aileleri İstanbul Grubu olan LİSTAG’ın Boğaziçi Üniversitesi’ndeki söyleşisi sonrasında kapıda tanışmıştım Can’la. Ailelerin hikayelerini bir belgesel haline getirme niyetini anlatmıştı. İtiraf etmeliyim, “Hah reytingi gördü, atlıyor” diye düşünmüştüm ilk konuşmamızda. Baktığım yerden, Boğaziçili beyaz akademisyen adam bir grup aktivisti nesneleştirerek kendine yarar sağlayacaktı. Bütün direnişime rağmen LİSTAG, Can’la çalışmaya karar verdi ve Benim Çocuğum işi başladı. Bugün dönüp baktığımda önyargılarımın yersiz çıktığından çok memnunum.

Can için “Yunus’un babası” ilk aklıma gelen şey çünkü Twitter adresi de @yunusunbabasi. Benim Çocuğum’la ilgili röportajlarında bu işe girişmeye karar verişini anlatırken de çokça bahseder dokuz yaşındaki oğlu Yunus’tan. Adanmış baba hikayesi gelmiyor endişelenmeyin; bir oğul olarak Can’ın hikayesiyle bir baba olarak Can’ın hikayesinin, endişelerinin çatışması, aslında filmin fikrini ortaya çıkaran şey. LİSTAG söyleşisini gözyaşlarıyla dinlediğini söyler hep; çünkü lezbiyen, gey, biseksüel ve trans çocuklarını olduğu gibi kabul eden ailelerin hikayeleri, bir oğul olduğu kadar bir baba olarak da kendisinin hikayesidir. Belki de Can’ın en sevdiğim tarafı, empati kurarken tek kimliğe odaklanmaması.

Memur bir ailenin önce kolej, sonra da burslar kazanarak ekonomist olmak üzere Amerika’ya gönderilen çocuğunun, önce fotoğraf, sonra film dersleri derken sinemacı olarak dönmesinin yarattığı hayal kırıklığını anlamak zor değil. Fakat daha ilginci, bu kararını ailesine telefonda haber veren bir gencin durumunun eşcinsel, biseksüel ya da trans olduğunu söyleyen, yani açılan bir gençten çok farklı olmaması. Ailenin beklentilerini ve hayallerini bir yana iterek, olduğu şeyi ve nasıl bir hayat istediğini ilan etmek, cesaret gerektiren bir şey. Konuşurken sesindeki yumuşaklık hiç ele vermese de sadece ailesine değil, akademiye ve sektöre karşı da böyle dik bir duruşu var Can’ın. Bir çocuğun toplumsallaşmasının ilk basamağına karşı geliştirdiği duruş, iyi bir başlangıç oluyor anlaşılan.

Aileye, akademiye, sektöre karşı dik duruş

Can’ın ilk filmi, 1989’da, henüz Amerika’da öğrenciyken yaptığı bir propaganda filmi: Coca-Cola’yı Boykot Et. Güney Afrika’daki Apartheid yönetimine karşı baskı oluşturmak üzere ülkede yatırımları bulunan ulusötesi firmalara karşı yürütülen bir kampanya için yaptığı film, büyük ilgi görmüş. Ekonomistlikten sinemacılığa geçişe de güç vermiş bu başarı. Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla Almanya’da ortaya çıkan ırkçılık tartışmaları üzerine, göç ve sınırlar üzerine düşünmeye başlamış Can. Yine 89’da Bulgaristan Türkleri sınırdışı edilirken tatile geldiği İstanbul’da bir kamera ve araba bulup sınıra gitmiş ve 91’de Göç isimli 30 dakikalık belgeselini yapmış. Göç’le ilk ödülünü de almış.

1990-91’de Berlin’e gidip Duvarlar’ı çekmiş Can; birleşen Almanya’da ortaya çıkan ırkçılık ve Türkiyeli göçmenlerin endişelerini göstermiş. Kitle fonlaması yoluyla bağışlanan toplam 12 bin dolarla yapmış filmi. Bu deneme bağımsız, sponsor değil kitle desteğiyle sinema yapılabileceğini çok iyi gösteriyor. Can bu yöntemi Benim Çocuğum’da da kullandı ve yine başarılı oldu. İlk haliyle doktoradan mezun olsa da içine sinmediği için tekrar kurgulamış ve Eylül 2000’de nihayet bitirmiş filmi.

2000, aynı zamanda Türkiye’ye geri dönüş yılı Can’ın. Çocukluğundan beri bir şekilde aynı yerlerde bulunduğu, Robert Kolej’de tanıştığı ama ancak 1995’te tesadüfen yeniden karşılaştığı eşi Ayfer’le buluşması da aynı yıl ve Duvarlar vasıtasıyla. Filmin Berlin gösterimini duyurduğu genel bir mail’e cevap vermiş Ayfer. Beyoğlu’nda bir kafede buluşmuşlar ve Can’ın deyimiyle, “hâlâ buluşmaya devam ediyorlar”. O zamanlar ikisi de özel üniversitelerde çalışıyorlarmış, şimdi ikisi de Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Bursa’da aynı mahallede başlayan ve aynı okullarda süren yolculuk, şimdi aynı üniversitede sürüyor.

2004’te, bugünlerde muhalif tavrı nedeniyle işinden olan akademisyen Serdar Değirmencioğlu’yla yaptığı, ÖSS hakkındaki filmi 3 Saat, öğrenci ve asistanlarıyla birlikte hayata geçirdiği bir proje. Altı öğrencinin üniversite giriş sınavlarına hazırlığı ve bu süre boyunca yaşadıklarına odaklı. Sınav sonuçlarının açıklandığı sahnede, altı öğrenciden beşinin yanında Can değil, öğrencileri varmış. Belgeseli yaparken hayatına girdiği insanları nesneleştirmemeye iyi bir örnek.

Yazının tamamı ve çok daha fazlası GQ Türkiye Aralık sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda...