Ön sözüyle son sözü bir adam

Adını İngiliz futbolunun yetiştirdiği efsane futbolcular listesine yazdıramadı. Aynı takımın başında bininci maçına çıkan teknik adamların olduğu bir adada, istikrarını sorgulama hakkınız da var. Cesareti ve oyun felsefesi futbol otoriteleri tarafından takdir görse de emekli olduğunda Oscar ödül törenine davet edileceğini de sanmıyorum. Ama o parlak adamların futbol hikayelerini zaten biliyorsunuz. Ian Holloway onlardan farklı. Yeşil sahanın dışında kazandığı zaferler için seveceğiniz bir adam. Kaderine çalım atanlardan. Hayat ona her tokat attığında kahkahalarla diğer yanağını da uzatanlardan. Aşk hakkında ahkam kestiğinizi hissettirenlerden. Nam-ı diğer Ollie, suya ışığın vurduğu herhangi bir yerde, tek ayağı aksak tahta bir masada, bir duble rakı içmek isteyeceğiniz bir adam. Ön sözüyle son sözü bir olan...

07 Mayıs 2014

Ön sözüyle son sözü bir adam

Her futbolcu gibi William Holloway de oğlunun futbolcu olmasını istiyordu. Ancak bundan daha fazla istediği şey, onu kendi kararlarını veren, sorumluluk almaktan korkmayan bir delikanlı olarak yetiştirebilmekti. Ian, hayata dair ilk sınavını dokuz yaşında, Bristol City takımı yöneticileri önüne 12 senelik resmi bir kontrat koyduğunda verdi. Bristol City, şehrin havalı takımıydı; diğer takım Bristol Rovers’dan daha çok parası, daha iyi tesisleri, daha fiyakalı oyuncuları vardı. Ian’ın okulundaki tüm çocuklar City’yi destekler, birçoğu onun formasını giymeyi hayal ederdi. Kulüp, genç yıldız adayının tüm okul masraflarını karşılamayı da teklif ediyordu. Oğlunun bu cazip teklif karşısında duraksadığını gören babası yöneticilerden süre istedi. Sadece birkaç gün sonra, şehrin bir diğer takımı Bristol Rovers’ın genç koçu Gordon Bennett, bir akşamüstü, antrenman çıkışı Holloway ailesinin kapısını çaldı. Ian’ın anne ve babasıyla çay içip kısaca sohbet ettikten sonra “Senin iyi ya da kötü bir oyuncu olmanla değil, çok iyi bir oyuncu olmayı ne kadar istediğinle ve bunun için ne kadar çok çalışacağınla ilgileniyorum” dedi. Zaten Rovers’ın sahip olduğu tek şey, kendi yetiştirdiği oyuncularına verdiği değer ve gösterdiği vefaydı.

Küçüklüğünden beri Ian’ı şehrin her iki takımının da maçlarına götüren William, oğlunun iki takımı da kalbinin sesini dinlemesine güvenecek kadar tanıdığını biliyordu. Yılbaşı ağacının altındaki en küçük ve sade paketin kendisine gelmesi için dua eden bir çocuktu o. Gösterişli paketlerde sunulan hediyelere şüpheyle yaklaşır, “İyi bir şey olsaydı basit bir saman kağıdına sararlardı” diye düşünürdü. Rovers’ı seçmesi şaşırtıcı değildi.

Yeteneği, hırsı ve disipliniyle kısa sürede Rovers taraftarının gönlünde taht kurdu. Taraftarlar henüz A takımında oynamayan bir oyuncuyu iki sene üst üste “Yılın Genç Oyuncusu” seçtiler. 17 yaşında profesyonel oldu. Artık okula ve antrenmanlara yürüyerek değil, yakın arkadaşı Gary Thomas’la birlikte, otobüsle gidiyordu. Bir sabah inecekleri duraktan bir durak önce, küçük kız kardeşinin elinden tutan, sarı saçlı bir kız bindi otobüse. Adı Kim Mitchell’dı. Ian ilk görüşte âşık olmuştu.

Üç sene boyunca hayatına Kim ve Bristol Rovers haricinde hiçbir şeyin girmesine izin vermedi. Ancak ilk ve tek aşkı, yakın çevresinin de baskısıyla, yüzük takma zamanlarının geldiğini söylediğinde, 20 yaşındaki her genç gibi delicesine korktu. Kim sevdiği adamın, onu evlenmeye layık görmediği düşüncesine kapıldı ve onu terk etti. Ian ilk zamanlar gururunun kırılmasının sıcaklığıyla fazla bir şey hissetmedi ama kalp kırıklığının ağrısı birkaç ay sonra kendini göstermeye başladı. İçinde bir umut, Kim’i uzaktan izledi, korudu kolladı ama yanına yaklaşmaya cesaret edemedi.

1985 yılında, önce takım arkadaşı Tim Parkin, lösemi olan oğlunu kaybetti. Sadece birkaç ay sonra, takımdaki en yakın arkadaşı Mickey Barrett’ı, kanser tehşisi konulduktan sadece üç hafta sonra toprağa gömdü. Mickey’nin cenazesinde, Kim’in mahallenin parlak çocuklarından biriyle nişanlandığını öğrendi. Hayatına devam edebilmek için şehirden uzaklaşması gerektiğini anlamıştı. Wimbledon’dan gelen transfer teklifini kabul etti.

Futbol her şeyden önce ama Kim’den sonra gelir

Londra’ya taşınmasının üzerinden sadece bir ay geçmişti. Ailesini ziyaret etmek için antrenmanın olmadığı ilk hafta sonunda Bristol’a geldi. Ailece yemeğe oturdular. Jean Holloway’in boğazından lokmalar geçmiyordu. Bu, oğlundan saklayabileceği bir şey değildi. Kim’in ciğerlerinde ne olduğu tespit edilemeyen bir rahatsızlığı vardı ve hastanedeydi. Ian yemek masasından fırladı, birkaç dakika sonra hastanede, Kim’in başucundaydı. Kim odada nişanlısı da olmasına rağmen Ian’ı gördüğünde ağlamaya başladı. Zor da olsa Londra’ya döndü Ian ama kalbi de, aklı da Bristol’daydı. Bir hafta sonra annesinden gelen bir telefon, hayatını tamamen değiştirecekti. Kim nişanlısından ayrılmıştı ve Ian’ı görmek istiyordu. Bu son dileği olabilirdi. Kanserdi.

Ian sevdiği kadına bir ömür boyu yanında olacağına ve hayatının tamamını onu mutlu etmeye adayacağına söz verdi. Her hafta Londra-Bristol arası gidip geliyordu. Bu seyahatlerde çok yoruluyor, bu yorgunluğu da sahaya yansıyordu. Ama her seferinde “Bu onu son görüşüm olabilir” diye düşünüp yeniden yollara düşüyor, sevdiği kadını eğlendirmek için elinden geleni yapıyordu.

Onun varlığı Kim’i iyileştiriyordu ama Ian’ın bağışıklık sistemi çökmüş, sağlığı bozulmaya başlamıştı. Wimbledon’da devam edemeyeceğini fark etti. 23 yaşındaydı. Premier Lig’ de forma giymeye çok yakındı ama sevdiği kadını yarı yolda bırakamayacağına söz vermişti. 3. lig takımlarından Brentford’la anlaştı. Futbol, hayatında her şeyden önce ama Kim’den sonra geliyordu. Evlendiler. Sadece birkaç ay ömrü kaldığı söylenen genç kadın kanseri yenmişti. Üstelik hamileydi.

1987 yılında babasının göğsündeki ağrıların sıklaşması, Ian’ın eve dönme vaktinin geldiği anlamına geliyordu. Bristol Rovers takımı ve taraftarları onu bağrına basmaya dünden hazırdı. Babasını kaybettiğini çok önemli bir Federasyon Kupası maçı öncesi, soyunma odasında öğrendi. Takım arkadaşları dahil hiç kimse 4-0’lık galibiyetin mimarı Ian’ın, hayatının en zor maçına çıktığını bilmiyordu. Maç sonunda soyunma odasında katıla katıla ağladığını gördüklerinde, duyduklarına inanamadılar.

Hayatına devam etmek zorundaydı. Sevdiği kadın bir mucizeyi başarmış ve ona bir erkek evlat vermişti. Futbola tutundu, eski hırsı ve disiplini geri gelmişti. 25 yaşındaydı ve hiçbir şey için geç kalmış sayılmazdı. İyi bir takımı vardı, arka arkaya alınan galibiyetlerle kendine güveni yerine gelmişti. Kısa sürede eski formuna kavuştu. Üstelik artık bir de ikiz kız babasıydı. Transfer tekliflerini değerlendirme vakti gelmişti. Kim bilir belki de Premier Lig’de forma giyecekti.

Ama evde durumlar pek de iyi gitmiyordu. İkizler çok zor bir bebeklik dönemi geçiriyorlar, sürekli ağlıyor ve hiç uyumuyorlardı. Karı-koca bir şeylerin ters gittiğini hissetmişlerdi. Yapılan testler, kızların işitme engelli olduğunu ortaya koydu. Nedeni, çiftin milyonda bir görülen bir DNA uyuşmazlığının olmasıydı. Kim, kızlarının işitme engelli olmasına neden olmanın verdiği suçluluk duygusuyla yıkılmıştı. Ian yine sapasağlam ayakta durması gereken taraftı. Bristol Üniversitesi’nde işitme engelli çocukları olan ebeveynler için verilen özel bir eğitime katıldılar ve çocuklarına öğretecekleri yeni bir dil öğrendiler. Ian sürekli iletişim teknikleri hakkında araştırmalar yapıyor, edindiği bilgileri çocuklarına öğretmeye çalışıyordu. Holloway ailesi kızlarının hayatını normalleştirirken, oğullarını da ilgisiz bırakmamak için büyük bir uğraş içindeydi.

Aileniz her şeyden önce gelmeli

Ian çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak için, iyi bir takıma transfer olmak zorundaydı. Her zamankinden çok çalıştı ve karşılığını da 1991 yılında aldı. Beklediği teklif, Queens Park Rangers’dan gelmişti. Londra’ya taşındılar. Eşi sürekli kampta olduğu için Kim, Londra’da ailesinin desteği olmadan, üç çocukla zorlanıyordu. Kızların okula gitme çağı gelmişti fakat Londra’da işitme engelliler için eğitim veren okul şehrin dışındaydı. Her gün o yolu gitmek, küçük kızları çok yoruyordu. Üstelik ülkenin en iyi işitme engelliler okulu Bristol’da, ailelerinin ve akrabalarının olduğu mahalledeydi. Ian, Kim’in ve çocukların Bristol’da daha mutlu olacağının farkındaydı. Kulüp bu özel durumuna anlayış gösterdi, taşındılar. Ian bu sefer de hafta içi beş gün Bristol-Londra arası gidip gelmeye başladı. Ancak QPR’daki antreman ve maç temposu çok daha yoğun, Ian da eskisi kadar genç değildi. Bu tempoya üç yıl dayanabildi. 1996 yılında ailesinin yanına dönmesi gerektiğine karar vermişti. Bristol Rovers kulübü de onu takımda oyuncu-antrenör olarak görmek istiyordu.

Üç senenin sonunda kariyerine Rovers’ın teknik direktörü olarak devam etmeyi seçti. 2001 yılında eski takımlarından bir diğerinin, Queens Park Rangers’ın başına geçti. 2006’da kısa süreliğine Plymouth Argyle takımını çalıştırdıktan sonra Leicester City ile anlaşma imzaladı. Dokuz yaşındayken renklerine bağlayamadığı Ian Holloway, tam 50 yıl aradan sonra Leicester City takımıyla Bristol City’yi yenen teknik adam olarak tarihe geçti.

2008 sonunda Ian futbola ara vermek, ailesine ve kendisine vakit ayırmak istedi. Bir çiftliğe taşındılar, çok sayıda hayvan aldılar. Ian marangozluğa merak sardı. Doktoların “Engelli doğma ihtimali yok denecek kadar az” dedikleri dördüncü çocuğu da işitme engelli doğmuştu. Bu sefer ikizlerin bebekliğindeki kadar çaresiz hissetmiyorlardı. Ian artık sessiz iletişim ve empati konusunda çok bilgili ve tercübeliydi. Üstelik bu birikimi, çalıştırdığı takımlardaki tüm oyuncularıyla da özel bir bağ kurmasını sağlıyordu.

Kariyerindeki 364 günlük aranın ardından, 2009’da Blackpool’un başına geçen teknik adam, çok kısıtlı bir bütçeyle tarih yazdı. Haftada 10 bin sterlinden fazla almayan oyunculardan oluşan bir takımı Premier Lig’e taşıdı. Alt liglerde şehir şehir gezmiş oyuncularına oynattığı cesur oyunla, fark yediği karşılaşmalardan sonra bile tüm futbolseverlerin sempatisini kazandı. Maç sonu yaptığı aşırı “dürüst” açıklamaları ve sorulara verdiği muzip cevaplarla adanın en eğlenceli futbol adamıydı.

2012-13 sezonunda başına geçtiği Crystal Palace’ı da sezon sonunda Premier Lig’e çıkaran isim oldu. Ancak bir sonraki sezon ilk sekiz maçında sadece 3 puan toplayınca Premier Lig’in stresini kaldıramadığı gerekçesiyle sözleşmesi karşılıklı olarak fesh edildi. Fazla umursamadı. İşle ilgili kayıplara üzülmemeyi öğrenecek kadar çok sınanmıştı bu hayatta. Yeni yıla, İngiltere’nin holiganlarıyla nam salmış kulübü Millwall’la 2.5 senelik kontrat imzalayarak girdi. İngiltere’nin en sevilen futbol adamlarından birinin, kimsenin kendilerini sevmemesiyle övünen takımının başına getirilmesi de kaderin cilvesiydi.

Ian Holloway bugün Millwall’la farklı bir hikaye daha yazma peşinde. Kim ise anneliği kadar iyi bir yazar oldu. Büyük oğulları Bristol’da bir şirket kurdu ve orada yaşamayı tercih etti. İkizler uluslararası diploma sahibi iki genç kadın oldular. Ailenin en küçük ferdi, fotoğrafçılığa merak sardı. Holloway ailesi mutlu. Ve mutluluğu borçlu oldukları adam da bu yazıdaki son sözü söylemesi gereken kişi: “Aileniz her şeyden önce gelmeli. Unutmayın ki, hiç kimsenin ölüm döşeğindeki son sözleri, keşke işte biraz daha fazla vakit geçirseydim değildir.”