İste, güven, dua et kadını

Wilma Elles, nam-ı diğer Caroline, bu aralar çok meşgul. Röportajı gecenin ikisinde yapacak kadar. Kendisiyle, drakula kılığında, gece yarısı kuledibinde başlayıp, sabaha karşı Tünel’deki evinin kapı önünde biten kısa metraj bir film çektik.

26 Temmuz 2012

İste, güven, dua et kadını

Dizi oyuncuları Çeşme/Bodrum şezlonglarında iki seksen yatmış senenin yorgunluğunu denize dökerken, Wilma durmadan, duraksamadan koşturuyor. Almanya’ya uç, defilelerde boy göster, dön, film setine yetiş, ardından diğerine, sonra diğerine. Set günleri çoğaldıkça, çekim saatleri uzadıkça, bizim buluşma saati atıyor da atıyor. Röportaj için tek bir arzusu var, o da evinin yakınında ama magazin muhabiri ordusunun uzağında buluşmak.

Her değişen saat sonrası, eklemeyi ihmal etmiyor: “Benim için sakınca yok, her saatte buluşabiliriz.” Cevap veriyorum: “Benim için de.” Harfi değişmeden tekrarlanan diyaloglar, gecenin 2’sinde, kuledibinde Wilma’yı beklememle son buluyor. Birkaç dakika içinde “Ararım, sorarım / Ararım seni her yerde” nağmeleri eşliğinde Wilma Elles beliriyor; elde bira, gitar etafında toplanmış genç kalabalığın tam ortasında. Sanki dar kırmızı kotu, uzun sarı saçları ve parlayan rujuyla kalabalıkla tezat bir görüntü verdiğinin hiç farkında değil, gayet rahat, gayet huzurlu.Yüzünde geniş bir tebessüm, kalabalığa karışmaya, birinin elinden bira kapıp Akdeniz Akşamları diye şakımaya çoktan meyilli.

Saçının normalden uzun, dudağının her zamankinden belirgin oluşunu açıklıyor alelacele: “Film makyajım böyle. Yoksa normalde geceleri böyle çıkmam dışarı.” Şahane bir saç-makyaj çalışmasının ürünü olarak gerçekten de Drakula’nın sevgilisi edasında yürüyor Galata sokaklarında.

GALATA MUHTARINDAN HALLİCE

Enginar kepenkleri çoktan indirmiş, Kiva Han masasındaki son birkaç turistin tepesine dikilmiş, kalkmalarını bekliyor. Tek seçenek, Georges Oteli’nin girişindeki havalı bar. Köşedeki esnaf, Wilma’yı “Yenge n’aber?” sıcaklığında selamlıyor, sarılıyor. “Her gün taze sıkılmış meyve suyu alırım buradan” diye açıklıyor samimiyetin nedenini.

Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde ağır ağır yürürken “Galata çok değişti, eskisi gibi değil” diyecek kadar mahalleli hissediyor kendini. İki yıl evvel İstanbul’a ilk geldiğinde, yapım şirketi, Şişhane’de bir rezidans tutmuş Wilma’ya. “Çok doğru yapmışlar. Yabancılar için en ideal muhit buralar” diyor. Semtin çok bozulduğunu, farklı farklı insanların gelip buraların havasını değiştirdiğini anlatırken, sanırsınız Köln’den gelme Wilma değil, Galata muhtarlığına aday Simay Bülbül var karşınızda.

İçeri girmemizle Georges’un barı Le Fumoir da kapatmaya hazırlanınca röportaj karesi iyice beklenmedik bir hale giriyor; otelin kapı önüne çöküyoruz, elde şaraplar, Wilma başlıyor anlatmaya. Dün Çanakkale Çocukları’nın çekimi bitmiş, bugün Drakula’nın Karısı setindeki ilk günü. Dün rahibe hemşire, bugün bir Laz uşağının vampir karısı. “Ne tuhaf, ne garip şey şu oyunculuk” deyip duruyor. Bir yandan da iPhone’nundan Münih’te birkaç gün evvel katıldığı Rolls Royce davetinden kareleri gösteriyor bir heyecan. Baştan aşağı Swarovski taşlarla kaplı Rolls Royce’un önünde, derin yırtmaçlı kırmızı elbisesiyle şuh bir “genç Nicole Kidman” pozu vermiş.

Ekranda parmağını kaydırmasıyla, öncesinde otel odasında, banyo aynası karşısında kendini çektiği fotoğraf düşüyor önümüze. Hafif utanarak, mahcup bir ifadeyle “Bu kadarmış. Öncesi başka kareler...” derken ufak bir parmak hareketi, tek bir kare değişimi Wilma’nın asıl suretini seriyor. Caroline halinden, Nicole Kidman pozlarından çok çok uzakta, her 20’lerindeki genç kız gibi heyecanlı ve hevesli, güzel görünmekten, seksi bakış atmaktan haz duyan biri.

RAP USULÜ TAKATUKACI

Wilma’nın konuşmasını taklit eden çok. Darılıp gücendiği yok, yükselen kahkahalara bir desibel de o ekliyor karnını tutarak. Yine de iki yıllık İstanbul serüveni sonunda çat pat değil, sullar seller gibi Türkçe konuşması takdir edilesi bir mevzu. Dilinin dönmediği kelimelere dair kendince bulduğu yöntemler var. Aldığı oyunculuk dersinden aklında kalan tekerlemeleri hafif rap tadında döndürmeye başlıyor dilinin yettiği kadar: “Takatukaları takatukacıya, takatukalatmaya al götür.” Düz haliyle tam telaffuz edemese de rap makamından girince takır tukur şakımaya başlıyor. “Bir berber bir berbere” tekerlemesiyle devam ediyor mini performansına.

Telaffuzla ilgili bir de ekleme ricası var: “Bana kalsa ben bundan daha iyi de konuşurum. Ama dizideki yönetmenim engel oldu.” Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin yönetmeni Zeynep Günay Tan, karakter gerçeklikten uzaklaşacak korkusuyla Türkçesinin kırık dökük kalması konusunda, Wilma’yı zor zaptetmiş. Konuşma aralarında verdiği ufak esler karşısında, hafif telaşla, söylemek istediği kelime konusunda yardımcı olmamak elde değil.

Misal, aşktan konu açılıyor. Aşkı tarif ederken bir ara duraksıyor: “Gurur? Onur? Kırılganlık?” Hemen araya giriyorum: “Tek kelime mi? Yerli mi, yabancı mı?” Surat ifadesinden dilinden dökülecek kelimeyi tahmin etmek sessiz sinema/Tabu arası tuhaf bir oyun. Her defasında kafasını sallayarak ve bambaşka bir kelime sarf ederek bitiriyor cümlesini; bendeniz yine ters köşe.

SİBEL YÜZDE 10’SA WILMA YÜZDE KAÇ?

“Ne zaman Almanya’ya gidiyorum, kesinlikle İstanbul’u özlüyorum” gibi laflar dolanmış diline. Türk mutfağını, misafirperverliğini otomatiğe bağlamış gibi öve öve bitiremiyor: “Almanya’da Türk-Alman diye bir tabir vardır ya, ben de kendimi Türkiye’de Alman-Türk olarak görüyorum.”

Uluslararası ilişkiler seansı, popüler Türk-Alman takımı üyeleriyle devam ediyor. Sibel Kekilli’ler, Altıntop kardeşler... Kekilli’nin “Yüzde 10 Türk’üm” açıklamasına karşılık, Wilma’nın hissettiği Türklük oranı yüzde 50 civarlarında. Almanya ve İstanbul arasındaki kesişim kümesinin havalı bir elemanı olmaktan gurur duyuyor.

Almanya ziyaretleri ayda bir defa, birkaç gece düzeyine inmiş, aklında fikrinde varsa yoksa Türkiye: “Türkiye’deki davetler de çok havalı, çok zengin. Parti sahipleri her zaman cömert ve şık davranıyor. Berlin Moda Haftası’na gittim. İkramlar çok az ve uyduruktu mesela.”

Ardından hararetli bir İstanbul daha iyi tanıtılmalı, daha güzel tanıtmalıyız propagandasına başlıyor. Senaryoda kim Alman, kim Türk kestirmek güç. Sahnedeki tek eksik, fonda “Havasına suyuna/taşına toprağına” notaları.

İki ülkenin güçlerini neden birleştirmesi gerektiğine dair yaptığı kısa ama vurucu konuşma sonunda, kafadaki soru işareti iyice netleşmeye başlıyor: Masum görünümlü, seksi bakışıklı, yetenekli Wilma Elles, aslında gizli bir diplomatik şahsiyet olabilir mi?

Yazının devamı GQ Türkiye Ağustos sayısında


Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Sebep Daha: Vittoria Ceretti

KADINLAR | Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Sebep Daha: Vittoria Ceretti

Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Sebebi Daha: Megan Williams

KADINLAR | Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Sebebi Daha: Megan Williams

Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Sebep Daha: Gaia Weiss

KADINLAR | Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Sebep Daha: Gaia Weiss

Aykırı Prenses: Vanessa Kirby

KADINLAR | Aykırı Prenses: Vanessa Kirby

Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Neden Daha: Rocío Crusset

KADINLAR | Instagram’ı Sevmemiz İçin Bir Neden Daha: Rocío Crusset

Instagram'ı Sevmemiz İçin Bir Sebep Daha: Rose Bertram

KADINLAR | Instagram'ı Sevmemiz İçin Bir Sebep Daha: Rose Bertram

Daha Fazla Göster