Türkiye bu tadı seviyor

Bir takımın değil Türk futbolunun efsane ismi Yılmaz Vural spor yaşamını ve önümüzdeki sezon planlarını GQ'ya anlattı.

04 Haziran 2013

Türkiye bu tadı seviyor

İşbu metin, bir yol hikayesi. Birazı bizim Elazığ’a yaptığımız yol, birazı Elazığ’da gerçekleştirdiğimiz röportajın birkaç gün sonrasında Sanica Boru Elazığspor’dan ayrılan Yılmaz Vural’ın İstanbul’a dönüşünde yaptığı yol ve en çok da Vural’ın 60 yıllık ömrünün 34 yılını kaplayan futbol hayatı boyunca kat ettiği o uzun yol.

15 Mayıs, 06:35 Elazığ uçağı kalabalık. Bir sakinleştirici için ruhumu şeytana satabilirim. Üstümüze başımıza bir parça Yılmaz Vural kaderi bulaştığından şüpheliyim. Geçen hafta röportaj için randevulaşırken Yılmaz Vural’ın telefonda söyledikleri çınlıyor kulağımda. Dedesinin ona Yılmaz ismini koyarken, sırtına ne mene bir yük yüklemiş olduğundan bahsetmişti gülerek. İnsanlar isimlerini kader gibi taşırmış. Hayatta onun payına da yılmamak düşmüş. Hiçbir işi kolay olmazmış ama o isteği gerçekleşene kadar yine de yılmazmış. Fakat Allah beni inandırsın, hakikaten hiçbir işi öyle hemencecik, kolaycacık olmazmış.

Bizim ahvalimiz de şöyle: Son beş yıldır fena halde uçuş korkusu yaşayan biri olarak, sabah uçağını kaçırmayayım diye uyumadım. Gül gibi bahar gecesinin ortasında, bir anda akıllara ziyan bir fırtına patladı. Üstüne bir de saat 03.00’te THY grevi başladı. Atatürk Havalimanı’nın girişine 500 kişilik Çevik Kuvvet yığıldığına dair haberleri okuya okuya, uçaktaki personelin nasıl bir haleti ruhiye içinde olduğuna dair endişelene endişelene, gergef gibi havaalanına ulaştım.

Uçakta tabii ki uyuyamadım; yanımdaki dehşet sıkıcı iki yuppie’nin şirket dedikodularını dinleye dinleye Elazığ’a vasıl olduk. Hava buzzz.

Begüm’le şehir merkezine ulaştık. Vural’a geldiğimizi bildiren bir SMS attım. Cevap yok. Bir saat kadar, uyuyordur diye bekledikten sonra aramaya başladım. Ve nihayet 15.00’e doğru ondan ses çıkana kadar, bilmem kez kaç telefon edip bilmem kaç SMS atarak, şehri bir baştan bir başa yürüyüp bir yerlerde pinekleyip bekledik. Sonunda telefonu açtı. Malatya’daymış, iyi mi! Bir üniversite seminerine gitmiş. “Sıkıntı yok Ebrucum” tonunda, tesise gidip beklememizi söyledi; öyle yaptık. Vardığımızda bizi, Vural’ın bizden az önce geldiği fakat imza töreni için tekrar ayrıldığı konusunda bilgilendirdiler.

Malum, 8’inci haftaya 3 puanla girerek ligden düşme paniğine kapılan Elazığspor’un, can simidi hesabına Vural’ın getirilişini müteakip elde ettiği başarı (Bizim röportajı yaptığımız günün ertesi hafta Sanica Boru Elazığspor, ligi 43 puanla 13’üncü olarak kapattı) şehri mutluluğa gark etmiş, Yılmaz Vural’ı kahraman pozisyonuna konuşlandırmış vaziyette. Üç günlük imza etkinlikleri düzenlenmiş, Vural halkla kucaklaşıyor.

Onu beklerken 16.00’da antrenman olduğu haberini almamız hoş oldu. Akşam uçağıyla da döneceğiz, nasıl olacak da olacak şeklinde bir kaşıntı tuttu. Bu arada Yılmaz Vural, gayet gamsız bir üslupla, hallolur makamından çalıyor. Bilin bakalım? Halloldu.

Önden fotoğraflar çekildi. Vural, 16.00’da antrenmana girdi. Birebir konuşurken kedi gibi gülümseyip adeta fısıldayan adamın maç esnasında saha kenarında nasıl bambaşka bir “şey”e dönüşebildiğine bizzat tanık olduk. Ki söz konusu bir antrenman maçı olduğu için nispeten sakindi. Buna rağmen anlatılmaz yaşanır diyorum, başka da bir şey demiyorum. Övgüsünde de, yergisinde de kor gibi ateşli, şık bir hamle karşısında “Mamma mia!” diye bağırarak sevinçle zıplayan, 60’lık bir delikanlı.

Antrenman sonrası kollarından çekiştiren insanlarla uzun konuşmalar yaptı (Ahtapot olsa işi kolaylaşacak, beher kolunda dörder kişi!), bana bir buçuk saatlik röportaj verdi, bize kısa bir toplantıya gireceğini söyleyip “Azıcık bekleyin, çıkışta yemek yeriz” dedi ve önce futbolcularla, sonra yönetimle toplantıya girdi. Ayrıldığımızda hâlâ toplantıların birindeydi. Bizi tüm itirazlarımıza rağmen, havaalanına bırakması için yardımcısı İlhan Var’a teslim etti. 22.00’ye doğru telefonla arayarak havaalanına rahat varıp varmadığımızı sorup, uğurlayamadığı için özür diledi.

Bu arada girmiş olduğu da, gelecek sezon kalacak mı gidecek mi kararını belirleyecek olan kader toplantısı! Nasıl geçtiğini sordum, henüz bir şey belli değilmiş. Ki bu konuya bilahare döneceğiz.


Röportaja konuşlanıp teybi açarken, adabı muaşeret klişesi olarak; “E, nasılsınız, iyi misiniz?” diye soruyorum. O, bu soruyu takım adına algılayıp “Bizim için hiç kolay geçmedi tabii” diyor: “Hakikaten tesisleşme ve organizasyon anlamında ligin en kısıtlı imkanlarına sahip bir takımın bunu başarması çok anlamlıydı. Hatta bazı TV kanallarında espri babında duyuyorum: Ya, hep biz ligin şampiyonunu mu yılın hocası seçeceğiz, bu takım ligde kaldıysa bunun da antrenörü şampiyonun antrenörü kadar başarılıdır, diyorlar.”

Bir an durup hafızamı yokluyorum, yanlış mı hatırlıyorum diye. “İyi de, onu siz söylemiyor musunuz? Ben birkaç röportajınızda gördüm, o sizin cümleniz?” diye soruyorum. “Yok” diyor, “Spor programlarında yorumcular söylüyor ama ben de söylüyorum tabii. Ben de diyorum, bu başarıyla ben de buna layığım diye.”

Kurşuncu Bahriye’nin torunu

Yılmaz Vural fabrika işçisi bir babayla ev hanımı bir annenin Adapazarı’nda doğmuş iki evladından büyüğü. Dedeleri Adapazarı’nın kurucularından. Bir amcası ressam, diğeri Ankara’da üniversitede öğretim üyeliği yapmış. Çoğunlukla üniversite bitirmiş, okumuş bir geniş ailenin ferdi olarak, sürekli sokaklarda oynadığı, neşeli, güzel bir çocukluk geçirmiş: “Bizim ailemizde tutuculuk yoktu. Adapazarı’nda babaanneme Kurşuncu Bahriye derlerdi. Etrafına sağlık dağıtırdı. Herkesin gelip danıştığı bir bilge kadındı. Mesela o zamanlar saç uzatmak falan meseleydi, o ise Adapazarı gibi bir yerde beni saçımı uzatmaya teşvik eder, yakışmış, karışmayın diye etrafı da sustururdu. Dini de baskıyla öğretmedi bize mesela. Namaz kılardım, bir kafamı kaldırırdım, yerde 25 kuruş olurdu. Çok enteresan bir kadındı. Hiç baskıyla büyümedik.”

Ailesi eğitimlidir fakat, babası okumamış bir beceri erbabıdır. Vural sosyal sınıftan yana, “neticede işçi çocuğu”dur. Çocukların kaderini genelde ailelerin tayin ettiği bir ülkede en büyük imtiyazı, ailesinin ona kendini var etme yolunda inisiyatif tanıması olur. Henüz 15 yaşındayken şapkasını önüne koyup ne olmak istediğini düşünür. 09.00-17.00 masa başında çalışabilecek bir yapısı yoktur. Bir şef, bir amir, bir patrondan emir alma duygusuna tahammülü de. Özgürlüğüne son derece düşkündür. E bu durumda ya futbolcu, ya tiyatrocu ya da gemi kaptanı falan olacaktır: “Kendi becerilerim ve yapımla var olayım, hayatta bazı şeyler bana bağlı olsun istiyorum. O yüzden de çok fazla kalamıyorum bir yerde. Kendime özel davranıyorum. Tabii ki bir hiyerarşi düzeninde saygıyla ortak çalışmak mecburiyetiniz var ama benim çalışmamı etkileyecek durum ortaya çıkarsa, hop diyorum, bir dakika kardeşim, alın paranızı pulunuzu, öptüm sizi... Çeker giderim, hiç anlamam.”

16 yaşındayken, Sakaryaspor genç takımda, lisanslı oyuncu olarak resmen futbola başlar. 74 yılında Sivasspor’da profesyonel olur. Sonrasında Tekirdağspor’a, oradan Hacettepe’ye geçer, zira Ankara’daki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi’nde üniversite hayatı başlamıştır. Liseyi çok kötü okumuştur ama üniversitenin en başarılı öğrencisidir: “Antrenörlük mesleğini seçtiğimde Tekirdağspor’da oynuyordum. Spor Akademisi açılmış dediler, hiç düşünmeden gittim ve işi adam gibi üniversitede öğreneyim istedim. Bunun mesleğim olacağının bilincindeydim, üniversiteyi de o kafayla okudum.”

Ankara Demirspor’da futbol oynadığı sırada üniversiteden hocası Suphi Varer, İzmirspor’a teknik direktör olarak gidecektir, Vural’da cevher görmüştür; yardımcı antrenör olarak kendisiyle gelmesi için onu ikna eder. Vural, Antalyaspor’a transfer olmuşken vazgeçer, futbolculuk hayatını noktalar. Bu arada üniversiteyi bitirmekle yetinmez, yüksek lisans yapmaya karar verir: “Okul bittikten sonra Futbol Federasyonu Eğitim Dairesi’ne gittim, kardeşim dedim, siz dünyanın neresindeki antenörlük kursunu kabul ediyorsunuz? Almanya’da bir tek yer var, Köln Spor Akademisi, onun kursunu görüp gelirsen karşılığı teknik direktörlük, dediler. Ha, iyi... Bir kelime Almancam yokken gidip altı senede hem Spor Akademisi’ni bitirdim hem de bütün antrenörlük kurslarını. 22 yaşımda antrenör olmak istedim, 26 yaşımda antrenör oldum.”

Röportajın devamı GQ Türkiye Haziran sayısında ve GQ Türkiye iPad edisyonunda...